• İshakEdebiyat

Öykü- Deniz Mahabad- Dünyanın Ağrısına Müntehir Biri

Sayıkladım bitmedi,

Pencereyi açtım,

Uzun bir mevsim örtüm boşluğa

Deniz Mahabad


Birileri bodrum katlarına, kenar mahalle sokaklarına kara bir tavan inşa etmiş. Parlak, süslü binalardan etrafı izleyemiyorum. Devasa gövdeleriyle yenileri yapılıyor. Çok gözlü bu beton yapıların gölgeleri karabasan misali çöküyor üstüme. Bir bakıyorum, kuyudan bakarcasına.

Artık olarak görülenlerin, kıt kanaat geçindiği hatta geçinemediği bir mahallede ev kiraladım. Her sabah onları izliyorum. Kamburlarını midelerinde taşıyarak evden çıkıyorlar. Arka sokaklarda, hangi yöne gideceklerini bilmemelerine rağmen umutla tüm kenti gezmişler gibi halsiz dönüyorlar eve. Sonra kârsız sohbetleriyle yaşamın yakasından düşüyorlar. Sert mizaçları var. Taştan yontulmuşlar misali, içsel güzergâhlarında müsamaha yok. Açılıp kapanmayan kapıları küllenen ocaktan ibaret. Bata çıka ömür yettiremedikleri boğuşmalardan arda çarşaf gibi yüzleri kalıyor. Neyse bunları yazdıkça daha çok karamsarlaşıyorum. Hava tahminleri de hep kötüye oynuyor. Eziledur der gibi yağmur, kar eksilmiyor kara tavandan.

Otuz beş yılın otuz beşinde de dövüldüğüm divan boyunca hep bunları dinledim. Çoğu yanılgılarıyla yaşıyor. Eksik halleri hiç bitmez. Büyük yeminlerle zengin olacaklarına inandırdıkları eşleri her türlü zorluğu göğüslerken, tanrının kahkahası boz bulanık pencerelerine ısrarlı bir yoksulluk bırakıyor. Düşündükçe gözlerimin kepenklerine anlamsız zamanlar iniyor. Dizlerim karnımda söylenip duruyorum yatağa. Yan odada serdiğim tütünün kokusu evin küflerini topluyor. Yataktan, benim dışımda her şey akıyor. Koltuk altlarım paslı ter kokuyor. Fesleğen rüzgâra eşlik ediyor. Teras sonsuzluğa dokunuyor. Karanlık, yıldız kümelerini saymama delilik diyor. İşte o an, uyuyan kentin risalesine, kimsesiz çocukların anne ve babalarını yazıyorum.

Her gittiğim yerde tekrara düşüyorum. Aynı cümle aynı sözcük her kapıya konuyor. Her olay kusurlu bir söylenceye dönüyor. İşaretlerin tanrısını düşündükçe, doğumumu tartmaya akıl erdiremediğim gibi aynanın boşluğunda, kaçıncı yüzümü kaybettiğimi dert edinmeye başlıyorum. İşte, insanın keşfi eşyalarının toplamından daha küçükmüş. İnanmakta zorlandığım sonsuzluğun mümkünatı yok. Kaç tanesinin kalbiyle ölüme varılabilirim ki! Yedi kat değil, yüzlerce katı varmış gibi ağır gökyüzü. Hafif bir mutluluğa açılan gözlerim, karartı bulutlara içim kırıldı. Nasibini yel aldı derler. Desinler. Bilinçsizliğin bahçesindeki düzeni ilahlaştıranlar, korkunun mabedinden usanmazlar. Kırılganlığı bırakıp inceden başlasam her iyi olmayana inat... Yaşam dönüp dolaşıp sabrıma su oluyor.

Yolculuklara çıkasım var nicedir. Artık kalınmıyor uzunca beklenilen yerde. Yok olmak durağanmış da herkes ona yürüyor. Bir baş ağrısıdır sorma. Gelenler, gidenler, görüntüler, sıradanlıklar, sesler...Nereye denk geldiğini bildiğim halde, kapıda bekçivari duruşum her an her şeye yenilmişim hissini uyandırıyor. Kapının açılışı, kapanışı nefes alıp tutmak gibi. Kafamdaki tokmak kapıya denk geliyor, tak, tak, tak...

Dört katlı. En alt katta mermer atölyesi, üstü ev sahibi, bir üstü tek başına yaşlı kadın, bir üstü ben, bir üstü herkes. Yanımdan bir an olsun ayırmadığım telefonum. Arada terasa çıkıyorum. -Evi kiraladığım zaman, Hacı bana “xoce” “dam” senindir, istediğin gibi kullanabilirsin derken nasıl da böbürlenmişti- Kurbağa seslerine ve koyu karanlığa işleyen yıldızlara özlem duyuyorum. Kent yerinde ne mümkün. Akşam saat on gibi çıkar, siyah poşetle dönerken merdivenlerden sessizce çıkarım. Ev sahibi kapısını açık bırakmış, yatağını merdiven boşluğuna sermiş, başını eşiğe bırakarak uyuyormuş gibi. Arada derin derin öksürür. “Ben buradayım, bu saatte nerden geliyorsun? Evi soytarıya kiralamışız,” hırıltılarını hissediyorum. Ne de olsa Ortadoğu burası.

Duydum. Çocuğu olmuş ev sahibinin. Kız çocuğu. Ev sahibi huzursuz. Yedinci çocuğu. Elli beş yaşında. Hediye alıyorum, pembe bir battaniye. Aynı battaniyeyi altı çocuğunda da kullanan annemi hatırlıyorum. “Çocuk kısmı rızkı ile doğar xoca, çok şükür karnımız doyuyor, onun da doyar. Hem kız çocuğu çabuk büyür. Varır evinde oturur.” Kabul töreni, dünya bu ya, binadan giren herkesin elinde hediyeler. Hacı, kız demeye eriniyor, hem utanıyormuş gibi. Hacının yüzündeki gerginlik, kadının karnındakini dokuz ay yara sanmasından öte bir şey değil gibiydi. Sırf bu yüzden çocuk sahibi olmak istemeyen onca insanı düşünmeden edemiyorum. Karamsarlık bırakmıyor beni. “Suç bir kuyuda, onu çıkarmaya insan aranıyor,” diye kapıma iliştiriyorum kâğıdı. Kapımı kapatıyorum, sanki kimsenin kapıyı çalmasını istemiyorum. Gerçekten istemiyorum. Körpecik bebeğin ağlama seslerini-sesini arada duyuyorum. Dünyaya hazırlanmak ne büyük meşakkat.

İki çiçeğim var. Kalanşo. Kurudular. Sınava hazırlanıyorum. Çok soğuk geçiyor mevsim. Her yıl bir öncekinden beter. Kıvrıla kıvrıla yere ulaşıyor kar, dizlerinin üstüne çökerek saatlerce hareketsiz kalanların düştükleri derinlik tutuyor beni. Evimin hatırına mümkün olan en sessiz vakitlerimi istifliyorum. Oturmaktan yıpranmış çekyatı pencerenin dibine itiyorum. Arada üzerinde yatıyorum. Kenarlarını raf diye kullanıyorum. Bu bir teselli biçimi aslında. Bir kez daha anlamak, bir kez daha anlamak yani anlamaktan öte bir şey yok mu? Ah evet anlayarak delirdim. Bunu ne zaman bildiğimi çaresizken anladım, ne de olsa büyük çoğunluğumuz çaresizlikten yapılmış gereksiz bir eşya gibi duruyor-uz.

Bu kadar masum oyna-oyuna gerek yok. Hepimiz bulaştık dünyaya. Krokisini kendi ölçekleriyle çizenler-in ne çok başarıları varmış! Olur olmaz her yerde anlatıyorlar bir de! Detaylarına boğulduğumuz boktan heveslerine kulak olmaktan yoruldum artık. Her yerdeler. Son sözleri hiç olmaz. Süreklilik hali… Dünyanın memeleri zehirli, lakin milyarlarca yıl önce ki başlangıcın herhangi bir yerinde her neye dairse, var olmak korkunç ötesi gerçeklik.

Herkesin birbirine tahammül etmemesi ve ısrarla beraber yaşaması. Bir kaza mıydı yoksa? Şekil uygunluklarıyla tatmin ettikleri aynalar… Kısırdanlık dolaşıp duruyor. Kanlanıyor her dölüt. Erkek ve kız. Son sürat bir ihtimalle yaşamak. Dünya herkesi kendiyle aldatıyor. Sahtekârlık korkutmuyor hiçbirini. Fakat ev sahibi, kiracı bulmanın zikrini doksan dokuzluk tespihi ile yapıyor. Karısı sabah akşam merdivenleri yıkıyor. Yaşama isteksizliğime aldırış eden yok. Her gün aynı yönden bakıyorum. Açılarım değişmiyor ama iyi ütü yapıyorum. Aynı gömleği giymeden beş defa ütülüyorum. Düzleşmiş gibi duruyor sürekli. Uğruna özenle hazırlanacağım kimse de yok. Duygusallığın hüsran eşikleri hiç bitmiyor. Ütünün bir önemi de kalmıyor. Daha çok içre oluyor, daha çok dışarı. Telaffuzu olmuyor. İşine karışmak gibi olmasın deyip işimin içine ediyorlar. Sokakta yürürken görmesin beni. Tepeden tırnağa süzer sonra nereye gidiyorsun sorusunu peşime iliştirirler. Yeryüzü sert, kendiliğinden değil, gözleri dipsiz kuyu misali, her renkten yaşamaya ant içenlerin, kendi fecrinde yosun tutmayı bilmemeleri…

Yalnızlık, haznemi aralıyor. Ürkünç büyüdüm toprak damlı, sekiz kişinin aynı odada yattığı, soluk ışığıyla ampullerin sürekli bittiği evde. Düş kurmaya dahi emniyet yok, sanki ayrılık besliyor beni. Bir adımlık mesafeyi bile konuşamadım. Kin kapılarını aralayanlar bilmezler mi su hep akar. Yedeğimde bir başka ben olmayışı tanrının merhameti mi yoksa. Bir ben miyim gölgesinden çıkamayan. İki taşın sesinde ateş, iki insan sesinde yalnızlık. Dışarı çıkmaya yelteniyorum. Kapıda rastlıyoruz: “Xoca nasılsın?

“…İyiyim Hacı abi.”

Hacı, “Kaç yıldır ödenmeyen su faturası geldi.”

“…”

Hacı, “Her kata eşit paylaştım faturayı.”

“Sen sekiz yıldır kalıyorsun evde, ben dört aydır!”

Hacı, “Ne fark eder, ödenmesi gerekiyor. Eşit şekilde öderiz.

“Öderiz Hacı abi. Bu arada geçmiş olsun.”

Hacı, “Sağ ol xoca. Kız çocuğu işte. Başımızı eğdi ele güne karşı. Artık öyle bir kızım yok.”

“Öyle deme Hacı abi, sevmediğiyle mi evlenseydi. Huzurlu olsun yetmez mi sana?”

Hacı, “Hadi gule gule gule gule xoce.”

Dışarı çıkmaktan vazgeçiyorum. Yastığımın iniltilerini kabullendim. Yalnızlığıma iyi gelmeyen düşünceler sarıyor beni. Ne kadar uğraştımsa başaramadım, kemirdim kendimi. Her insanın acısı ömrü kadar değilmiş, anladım. Daha fazlasına dayanamadığım için müntehir olanlardan oluyorum.

204 görüntüleme3 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör