top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

Öykü- Deniz Mat Artun- Küçük Felaket

Büyük felaket başımıza geldiğinde kahvaltı sofrasındaydık. Çok soğuk bir gündü. Ocak’ın bitmesine üç gün, okulun ara tatile girmesine üç hafta vardı. Babam salondaki koltuğunda gazetesini okuyordu; annem ve ben televizyonda Seda Sayan’ı izlerken babamın marketten aldığı siyah zeytinin ne kadar kötü çıktığından yakınıyorduk. Annem başarısızlıkla sonuçlanan bir diyetten yeni çıkmıştı; hiç kilo veremediği halde bu kadar acıkabilmesine hayret etmiştim. Bir dilim ekmeğin üzerine tereyağını sürerken Seda Sayan’a bakışlarını yakalamıştım: böyle zayıf/yaşını göstermeyen/dolgun dudaklı/işveli/hayat dolu bir kadın olabileceği zamanların özlemiyle bakıyordu televizyona. O anda çaldı telefonu. Eniştem arıyordu; hayırdı inşallah. Annemin telefonu cevaplamasıyla önce inlemesi, sonra neredeyse uluması ve bembeyaz kesilen yüzüne ellerini kapatması bir oldu. Babam koşarak mutfağa girdiğinde annemin bileklerine kolonya sürüyordum. Babama baktı. “Derya kaçmış!” diyebildi sadece.

Ablamın mutsuz olduğunu bir tek ben anlıyordum. Evine her gittiğimde sonsuz bir temizlik döngüsüne hapsolmuş buluyordum onu. Sarı bezler, çamaşır suları, ahşap temizleyiciler, cam silme bezleri, elektrik süpürgesinin toz yüklü hazneleri arasında yorgun bir yüzdü ablam. Kendini yordukça var olabiliyordu. Bir an yerine otursa kaçtığı tüm düşünceler, unutmak istediği pişmanlıkları, eniştemin o hantal suratı, hepsi çullanacaktı üzerine sanki. Ablamın ölesiye mutsuzluğunu görüyordum. Balkonda bir sigarayı paylaşırken sesini iyice alçaltıp “Bir de çocuk istiyor,” demişti. Doğurmak bu adamın boynuna geçirdiği halkayı daha da sıkılaştırmasıydı. Sigarayı uzatmıştım ona; bitirmek onun hakkıydı. “Bilsen nasıl canım acıyor hala!” Biliyordum. Çatlamış ellerini okşamıştım. Çantamdan bir krem çıkarıp vermiştim ona ayrılırken. “Kendini yorma bu kadar.” Yorulmazsa ölürdü. Ama ölmemişti işte. Zindanından kaçabilmişti demek ki.

Babam sakinleştirici almak için eczaneye gittiğinde annem baklayı çıkarmıştı ağzından. Dört duvarın bile işitmesinden korkarak, “Başka bir kadınla gitmiş,” diye fısıldadı. Gözümü Seda Sayan’a diktim. Ablam hiç âşık olmamıştı. Liseyi bitirdiği gün eve görücü gelmişti. Eniştemin o hımbıl ifadesine baka baka ağlamıştı ablam; sessizce, gözünün kenarından akıtmıştı yaşları. “Kızım aynı eve bir girin, gönlün kayar bak, görürsün,” demişti annem sanki aşk meşk işlerinden anlarmış gibi. Sapsarı yüzüyle, bir haftada üç kilo verip incecik kalan beline sardıkları kırmızı kuşağıyla gelin etmişlerdi ablamı.

“Ne derim ben şimdi soranlara, nasıl çıkarım insan içine?” Annem ağlarken bir yandan da sofrayı topluyordu. “Baban duyarsa kalbi tekler, nasıl saklarım ondan?” Annemi teselli edecek gücüm yoktu; televizyonu kapattım ben de. Bu evde sabah sabah büyük bir felaket yaşanmıştı, artık bize sessizlik yakışırdı.

*

Gerinerek uyanıyorum. Güneş sızmış odaya, tavanda küçük yansımaları seyrediyorum önce. Ayça’nın nefesi yüzüme vuruyor, her seferinde ondan önce uyanmayı ne kadar sevdiğimi düşünüyorum. Saçları yastığa dağılmış, dudakları büzüşmüş. Burnunun ucuna dokunuyorum, ürperiyor. Gülümseyerek kalkıyorum yataktan. Başucumdaki telefondan saate bakıyorum; kaçtığım günden beri yalnızca saat olarak kullanıyorum telefonumu. Konuşacak kimsem kalmadı zaten, içim rahat bu yüzden. Belki bir tek Burcu özlemiştir beni, ablasının canı. Bu sabah daha da özlediğimi hissediyorum kardeşimi, uzun zamandır ilk kez sesini duymayı bu kadar çok istediğimi fark ediyorum. Ben yokken neler yaptığını merak ediyorum; bir yılı geçti onunla bir sigarayı bölüşüp sessizce dertleşeli. Bir de annemin sesini duyabilsem keşke…

Neyse canım, huzursuzluğa yer yok bu sabah. Bir koca domatesi dilimlemeli, tuz serpip zeytinyağı dökmeliyim. Ayça ile fotoğrafımız masanın üzerinde, birlikte geçirdiğimiz ilk günden bu fotoğraf. Otobüsten iner inmez gözümüze çarpmıştı fotoğrafçı dükkânı, Ayça, “Bu anı belgeleyelim,” diye tutturmuştu. Adam anlayacak diye ödümüz kopmuştu, yine de tam flaş patlarken elimi tutuvermişti Ayça, kazara olmuş gibi. Ekmekleri kızartırken mutfağa göz atıyorum; eskiden olsa bu tezgâhı, yerdeki taşları, duvardaki fayansları canımı çıkarma pahasına pırıl pırıl yapardım. Artık temizlik yapmıyorum. O kadar çok çitiledim, yıkadım, fırçaladım ve cilaladım ki, dünya üzerinde temizlenmesi gereken tek bir eşya bile bırakmadım. Artık vücudumu da hırpalayarak yıkamıyorum. Üzerimde gezinen o pis pütürlü dil de, nasırlı kalın parmaklar da yok oldu gitti sonunda. Şimdi banyoda büyük bir kalıp beyaz sabunu özenle gezdiriyorum bedenimde. Arap sabunu kokmuyor artık ellerim; mutluluktan mı bilmiyorum ama ferahlık kokusu var üzerimde.

Ayça çayı demlerken televizyonu açıyorum. Kanalları gezerken Seda Sayan çıkıyor karşıma. Başka bir hayat gibi geliyor bana; bir zamanlar her kahvaltımıza eşlik ederdi Seda Abla. Annemin ebedi dostu, en büyük kıskançlığı. Her seferinde ona bakıp iç geçirirdi; “Kızlar ananız da böyle doğmadı ya, ben de genç oldum,” derdi bize, sormuşuz gibi. Biz kıkırdayınca kızardı; evlilik çağı gelmiş kazık kadar kızlardık, anneyle nasıl konuşulacağını öğrenememiştik daha. Her evlilik lafı geçtiğinde içim bulanırdı. Hiçbir erkeği içimin çekmediğini, orta ikiden beri sıra arkadaşım Ayça’yla teneffüslerde kaçamak sarılışlarımızı, Ayça’nın geçen gün okula giderken beni yanağımdan öpmesiyle iki gece gözüme uyku girmediğini nasıl anlatırdım anneme? Kimse beni istemeye gelmesin, Ayça sonsuza kadar yanımda kalsın diye dualar ederdim. Hiçbiri kabul olmadı.

Ayça, “Aman kapat şunu!” dediğinde fark ediyorum ekrana dalıp gittiğimi. Televizyonu kapatıp bir bardak daha çay koyuyorum kendime. Ayça bugün yeni işine başlamanın heyecanında; benden daha cesurdur zaten, ben hala ilk girdiğim dükkânda debelenirken o kim bilir kaçıncı işinde, her seferinde daha da yükselen bir maaşla. Çay bardağıma dikili gözlerim, ağzımdan nasıl döküldüğünü fark etmiyorum kelimelerin: “Bugün Burcu’yu arayacağım.” Ayça elimi okşuyor yalnızca, kardeşimle konuşmamın beni ne kadar mutlu edeceğini biliyor o da.

Evde yalnız kaldığım anda telefonumu açıyorum. Gelen hiçbir mesaja bakmadan hemen Burcu’nun ismine tıklıyorum. Telefon çaldığı anda açılıyor. “Abla! Abla yetiş, ben yapamıyorum abla! Yapamayacağım abla!” Burcu’nun çığlıkları ağlama seslerine karışıyor. Telefon elimden düşüyor, ellerim titriyor.

İki saatte bir emzireceksin. Bu çok önemli! Süt vermezsen şekeri düşer uykuda/sarılık olur/hastalık olur/laf söz olur/sütü gelmemiş derler/sütü yetmemiş, yettirememiş derler/bu da anne mi derler/analığı batsın derler.

Tahin helvası yiyorum, su içiyorum, dereotlarını ellerimle dürüp dürüp ağzıma atıyorum. Kocaman oluyor memelerim, yemyeşil damarlar gözüküyor üzerlerinde. Bebeğin dudakları canımı acıtıyor, memelerim benden zorla sökülüp alınıyormuş gibi canım yanıyor. Ne zaman emzirsem çığlıklarım odamda yankılanıyor. Annem giriyor içeriye hemen. “Sus, bağırma öyle! Sık dişini biraz, sütün kesilecek yoksa.” Kayınvalidemin homurtusu duyuluyor bir yandan. “Üç yıl emzirdim ben bütün çocuklarımı, bir gün bağırmadım bunun gibi! Anasın sen, katlanacaksın acısına.” Memeye erişmeye çalışan bebek göbeğimi tekmeliyor, sezaryen dikişlerim acıyor. Kocamın sözleri aklımdan gitmiyor. “Biraz daha uğraşsan normal doğururdun, bu kadar masrafa da girmezdik.” Vücudumun her yeri ağrıyor, bebek hiç doymuyor, bir türlü artmayan kilosunun hesabı her seferinde bana kesiliyor, ağlamam kimsenin yüreğini yumuşatmıyor.

Yatak odasından çıkamıyorum bir türlü. “Sütün gelene kadar bebekle baş başa bu odadasın!” dediler. Benim cehennemim bu oda. Başımıza gelen büyük felaketin ardından, annemin mutsuzluğundan, babamın bir köşeye sıkışmış çaresizliğinden kurtulmak için evlendiğimde rahat ederim sanmıştım. Annemden uzakta, kendime ait bir evin içinde, kendi kurallarımla yaşamak için evlenmiştim önüme ilk çıkan adamla. Ne saflık ne aptallık! Ablam bana yıllarca sevmediği bir adamla aynı evi paylaşmanın ne kadar korkunç olduğunu anlatmamış, onun kaçışından hiçbir ders çıkaramamışım gibi, birkaç kez buluşup çay içtiğim adamın tekiyle evli buluvermiştim kendimi. Evimin patronu değil kölesi olduğumu anlamam uzun sürmemişti; kahvaltı bulaşıklarını lavaboda beklettiğim için yemiştim ilk tokadı. Annemin huzursuz eden sözlerinin elin adamının tokatları kadar can yakmayacağını anlamıştım ama iş işten geçmişti çoktan; rahmime yerleşivermişti bebeğim. Şimdi yatağa uzanmış, bilmem kaçıncı kez mememi bebeğin ağzına sokuştururken duvardaki fotoğrafımıza takılıyor gözlerim; gelinliğim, ağır makyajım ve zoraki gülümseyişim. Canım yanıyor yine, ittiriyorum bebeği. Hiç susmayacakmış gibi ağlıyor, kapının önünde bekleyen gardiyanımın memnuniyetsiz sesi duyuluyor: “Kızım çekme şu memeni hemen! Doyuramayacaksan niye doğurdun ki?”

Telefonum çalıyor birden. Ablam! Gittiği günden beri konuşmadığımız, bir kez bile aramamış, bir kez bile aramalarıma cevap vermemiş canım ablam. Seni dinlememişim abla! Sen çamaşır suyu kokan yalnızlığını üzerime boca ederken ben başka tarafa bakmışım. Başıma gelmez sanmışım, yıldırım aynı eve ikinci kez düşmez diyerek yanılmışım. “Abla!” diye bağırıyorum. Bebeği yatağın üzerine fırlatıp elimde telefon koşmaya başlıyorum. “Abla yetiş, ben yapamıyorum abla!”

Gözlerim kararıyor. Gelinlikli fotoğrafım, fotoğrafta bile gülmeyi beceremeyen asık suratlı, eli ağır kocam, bir türlü doyuramadığım aç ağızlı bebeğim, kapımda nöbetçi annem, salonda mutsuz kaynanam, hepsi peşimden koşuyor. Kaçıyorum! Ablamın yaptığı gibi buradan kurtulmam lazım. Balkona çıkıyorum. Korkuluklara tırmanırken telefon elimde hala. “Yapamayacağım abla!”

Düşüyorum. Peşimden koşanların hepsi yukarıda kaldı, yalnızım sonunda. Gülümsüyorum.

***

“Vah yavrum. Talihsiz yavrum!”

Annemin ağlaması duyuluyor, babam koltuğunda oturuyor hala. Evin her yerini mutsuz kadınlar doldurmuş, her köşede bir başkası gözyaşı döküyor. Sessizce ilerliyorum koridorda, beni gören komşular ağlamayı bırakıp birbirlerini dürtüyor. Babamla göz göze geliyoruz. Bakışlarını kaçırıyor. Annem çok zayıflamış; her sabah kilosundan yakındığı kızları yüzünden ideal kilosunda şimdi belki de. Beni fark ediyor. Ağlaması kesiliyor birden. Gözleri öfkeli, ama komşular buradayken rezalet çıksın da istemiyor belli ki. “Gitti kardeşin!” diyor. “Seninle konuştu son kez.”

Annemin yanına çöküyorum. Ayça salonun girişinde, annemin gözlerinden uzak bir köşeye ilişiyor. Ağlamak istiyorum ama gözyaşlarım artık akmıyor. “Nereden bileyim böyle yapacağını? Hepimiz doğurduk, büyüttük değil mi komşular?” Kadınlardan onaylayan sesler yükseliyor. Birden bana dönüyor annem. “Telefonlarını açsaydın, bir kez konuşsaydın, belki içi ferahlardı kızın. Kocanı bıraktın tamam; ailesini, kardeşini siler mi insan?”

Ayça’ya bakıyorum, uzaktan gülümsüyor bana belli belirsiz. Kardeşim mutsuzluktan ölmüşken kendi mutluluğuma şahit olmak içimi ağrıtıyor. “Geldim işte anne,” diyorum. “Gitmem lazımdı. Geç de kalsam, sonunda geldim.” Bir bebek ağlamasıyla kesiliyor sözüm. Bir kadının kucağında küçücük bir bebek geliyor salona. “Acıktı galiba, ne verelim abla?” Annem kızından miras kalan küçük bedene çaresizce bakıyor. O an kardeşime yetişememenin diyetini nasıl ödeyeceğimi anlıyorum. Uzanıp alıyorum küçük bebeği kucağıma. Ayça’ya bakıyorum. Anlıyor. Uzaktan, gözleriyle sarıyor beni ve bebeği. Gülümsüyoruz birbirimize.

“Bu bebeğe bakarım anne.” Sesim nasıl da cesur çıkıyor! “İzin ver götüreyim.”

Annemin eli minnetle omzumu okşuyor. Bebeğe bakıp içini çekiyor.

“Senin gidişine ‘büyük felaket’ derdi hep. İşte bu da bizim küçük felaketimiz.”

Kucağımdaki bebek bana sokuluyor. Kardeşim giderken bana bir aile armağan ediyor.


Deniz Mat Artun

0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page