• İshakEdebiyat

Öykü- Ebuzer Kalender- Her Hikâye Ayrılıkla Bitmez

ÜŞÜYENLER. Bu senenin en iyi yerli filmi olarak gösteriliyor. Dün izleme fırsatı buldum. Mevsim kış, şirin bir taşra ilçesindeyiz. Her yer kar; yollarda, yol kenarlarında, evlerin damlarında, saçaklarda, arabaların ve insanların üzerinde… Kuşlar ve sokak köpekleri gözükmüyor ortalarda. Onların yerine gönülsüzce işe giden insanlar, arabalarını kardan kurtarmaya çalışan adamlar, mahalle bakkalından ekmek alan üşümüş çocuklar ve çöp karıştıran kâğıt toplayıcıları var. Atmosfer çok başarılı, kahramanlarla birlikte siz de üşüyorsunuz. Yönetmen duyguyu verebilmek için tüm film boyunca kasvetli tonlar kullanmış. Ya kapalı havalardayız, ya karanlık mekânlarda, ya da karanlığı yeterince kovamayan zayıf turuncu ışıkların aydınlattığı odalarda. Kahramanların yüzleri bile karanlık. Erkek olanın kalın bir sakalla bıyığı var. Kadınsa esmer, uzun sayılabilecek saçları hep açık ve dağınık; zaman zaman yüzünü gölgeliyor. Diyaloglar kısıtlı; iletişimsizlik… Onun yerine sinemanın en büyük silahı var: Müzik.

Filmin kahramanlarına gelince; bir karı-koca. Karı ile koca kelimeleri, teker teker ele alındığında ne kadar da kaba. Sürekli üşüyorlar, ne yapsalar ısınamıyorlar. Her şeyi deniyorlar. Önce ayırdıkları yataklarını birleştirip beraber yatıyorlar. Yönetmen bu sırada kuşbakışı çekiyor kahramanları. Yorganın altındaki erkek ve kadın, birbirlerine arkalarını dönmüş iki sıradağ gibi uzanıyor. Aralarında ise bir vadi; ıssız ve yalnız. Bu sırada film müziğinin içinden bir rüzgâr sesi yükseliyor ve dağlar büzülüp küçülüyor…

Birkaç gün sonra akıllarına sarılmak geliyor. Sanki sarılmayı bilmiyorlar ya da unutmuşlar. Adam, bir kadına ilk defa sarılıyormuş gibi acemi hareketlerle arkası dönük karısının beline elini atıyor. Kadın üşümüş gibi titriyor ve kalçasını hafiften kaçırıyor. Ama sonra gevşiyor. Fakat yine ısınamıyorlar. Hatta daha da ileri gidip sevişiyorlar. Bu sırada film müziği kesiliyor. Tutkuyla sevişen bir çiftin yaptığı o güzel müzikten eser yok. Sevişmek de işe yaramıyor. Yine üşüyorlar. Üzerlerine kat kat yorgan da örtseler, sobanın dibinden ayrılmasalar da durum değişmiyor.

Bu durum o kadar dayanılmaz bir hal alıyor ki kadın ısınmak için sonunda kendini yakıyor. Yüzünde, acı hissettiğini gösteren tek emare yok. Sadece, “Üşüyorum,” diyor. Üzerindeki alevlerle evin kapısından usulca çıkıyor; rüzgârla birlikte kadının üzerindeki alevler dalgalanıp titriyor. Adam titreyen alevlere bakarken mırıldanıyor: Alevler de üşüyor. Kadın uzaklaşmadan önce son kez dönüp kapıda dikilen adama bakıyor. Gülümsüyor, belki de yıllar sonra ilk defa; adam ellerini cebinden çıkarıyor. Tam bekle der gibi elini kaldıracakken vazgeçiyor. Sanırım kadının gitmesi gerektiğini biliyor. Bu sırada araya müzik giriyor; tüyleri diken diken eden ve üşüten bir müzik. Kadın her adımında kar üzerinde alevden izler bırakarak uzaklaşıyor. Gözden kayboluncaya kadar adam onu izliyor. Kadın uzak köylerini titrek ışıkları gibi küçülüyor ve sonunda kayboluyor.

Kadın gittikten sonra adam daha da üşüyor. Beklemiyor bunu. Kadının evdeki yerinin bu kadar büyük olduğunu tahmin edemiyor. Eşyaları alınan bir evin soğuması gibi kadının bıraktığı boşluk daha da üşütüyor evi. Düşünceleri üşüyüp donuklaşıyor adamın; gözyaşları bile üşüyor, yere düşmeden donup kalıyorlar. Sonra adam kendi kendine konuşmaya başlıyor. “Kim üşümez? Soğuk.” Bir karar veriyor. Ertesi gün sabahın erken saatlerinde, üzerindeki ince beyaz bir elbiseyle, ilçenin yaslandığı tepeye titreyerek tırmanmaya başlıyor. Bir süre sonra karla bir oluyor, beyazlıklar içinde seçilemez hale geliyor. Kısa süreliğine kararan kamera tekrar aydınlandığında, sırtını bir kar öbeğine dayayıp oturan adamın yüzüne odaklanıyor. Onu, beyazlamış suratındaki gülümsemeyle yakalıyor. Adam donarken etrafındaki karlar erimeye başlıyor…

Film kısaca böyle. Aynı zamanda senarist de olan yönetmenin, Latin Amerikalı yazar Buzero Kalendera’nın ünlü “Yalın Ayak” isimli öyküsünden etkilendiği söyleniyor. Ben çok fazla bağlantı kuramadım açıkçası. O öyküde de bir çift var, bir de ayrılık... Öyküdeki adam bir sabah heyecanla uyanıyor; karısına artık çorap ya da ayakkabı giymeyeceğini ve her yere yalın ayak gideceğini söylüyor. “Dellendin mi herif!” der gibi adama bakan kadın, bunun iyi bir fikir olmadığını belirtiyor. Karısına küçümser bir bakış atan adam, “Ne anlarsın ki sen bu işlerden?” diyor. “Yalın ayak yürümek canını acıtır ve seni yaralar.” diye karşılık veriyor kadın. Ama adamın pek oralı olmadığını görünce, “Ne halin varsa gör!” diyor içinden ve onu kendi haline bırakıyor. Adam dediğini yapıyor ve hakikaten yalın ayak yürümeye başlıyor. Ama bu işin pek kolay olmadığını daha ilk günden anlıyor. Ayaklarına taşlar ve çiviler batıyor. Zaman zaman ayakları kanıyor, tabanlarında derin yaralar açılıyor ama o taşın, toprağın, asfaltın sonunda kendisini anlayacağını düşünüp inatla yalın ayak yürümeye devam ediyor. Tabii bu sırada adamın açılan yaralarını sarmak ve temizlemek karısına düşüyor. Sonunda adam acıya ve yaralara alışır hale geliyor. Artık taş-toprak canını acıtmaz oluyor. Ayak tabanındaki deri öyle kalınlaşıyor ki ayakkabıdan daha sağlam bir tabakaya dönüşüyor. Adam sonunda başladığı noktadan daha da geriye gittiğini düşünüp yürümeye küsüyor ve evine kapanıp yürümeye tövbe ediyor. Öyle ki karısına bile yürümüyor ve kadın öykünün sonunda adamı terk ediyor...

Aslına bakılırsa ben filmi pek beğenmedim. Çok soyut ve imgesel. Hem ayrılık var… Tam bir sanat filmi olmuş. Gişede pek iş yapacağını sanmıyorum. Eleştirmenlerden geçerli not aldığı için izleyenler olacak tabii ama bunların büyük kısmı izlediğine pişman olacak. İnsanları suçlayamam. Yönetmenin etkilendiği Buzero Kalendera’nın üslubundan da hoşlandığım söylenemez. O da metaforlara boğar öykülerini. Yalın Ayak öyküsünde olduğu gibi. Yapacak bir şey yok, seçim kendilerinin. Ama sonra anlamıyorlar falan diye suçlamasınlar milleti. Ben yazar olsam daha farklı bir üslup tercih ederdim açıkçası; daha açık, daha yalın. Ama gerçek şu ki, yazmak zor iş…

Neyse uzattım galiba, tıpkı gecenin yaptığı gibi. Bu sıralar sabahlar olmak bilmiyor. Karım giderken uykularımı da yanında götürdü. En azından onları bıraksaydı. Umarım gittiği yerde mutludur. O üşümezdi, sıcacıktı ayakları ve elleri. Ama toprak soğuk olur değil mi? Tıpkı alnımı dayadığım şu pencere gibi... Dışarıda sessiz bir curcuna var. Gecenin doğum sancılarını duyabiliyorum; gündüz dünyaya gelmek üzere. Gökyüzü kızıla çalmış. Pusların ardından koyu bir kızıllık… İşte başı gözüktü gündüzün; tıpkı annesine benziyor. Kara bir gündüz. Karşıdaki az katlı evler hâlâ uykuda; gözleri kapalı. Üşümüşler sanki, birbirlerine öyle sokulmuşlar ki. Makyajlarını da yapmamışlar daha, sıvasız ve renksiz öylesine. Belki ilerleyen vakitlerde, bürünecekler renkten renge.

Sokak başında bir adam gözüktü, ayakları yalın. Diğer tarafta bir kadın yaklaşıyor alevler içinde. Ortada buluştular, sımsıkı sarıldılar. Ardından el ele tutuştular ve karşıdaki iki katlı evin duvarından zorlanmadan geçip gözden kayboldular. Ev esneyerek uyandı. Gözlerini açıp gülümsedi, her yanı yemyeşil oldu. Duvarlarında sarı çiçekler açtı. Bana baktı, el salladı. Bir şeyler söylüyor. Anlayamıyorum. Şimdi heceleyerek tekrar ediyor. Dudaklarını okuyabiliyorum.

“Her hi-kâ-ye ay-rı-lık-la bit-mez.”

Gülümsüyorum eve. Ve içeriden, yatak odasından bir ses geliyor. Karımın sesi! “Aşkım haydi yatağa gel, üşüme. Bırak artık yazmayı…” İçim ısınıyor, tatlı bir uyuşukluk çökerken ruhuma uykum geliyor. Aylak adımlarla yatak odasına yürüyorum.


Ebuzer Kalender


158 görüntüleme3 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör