top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

Öykü- Ebuzer Kalender- Uçurumun Kenarındaki Dünya

Dünyanın bu kadar küçük olduğunu bilmezdim. Ne bileyim belki de dünyayı büyüten bendim. Çok sonra fark ettim gözümdeki dürbünü, ters çevirince dünya bir anda küçüldü; içindeki tüm insanlarla beraber. Sonra o dünyayı aldım ve pantolonumun sağ yan cebine soktum. Ara sıra elimi cebime atıp dünyamı yokladım. Ardından soluğu mahallede aldım ve çocuklarla dünyasına misket oynadım. Çocukların dünyaları rengârenkti, hem de daha büyük. Ütüldüm. Böyle olunca yeni bir dünya bulmak ümidiyle yollara düştüm.

Daha yolun başındayım. Karşımda iki ölü adam. Kalın, tozdan maskeler var yüzlerinde. Üzerlerindeyse kir ve tozdan elbiseler. Tartışıyorlar. Yanımdan geçerken “Senin yüzüne öldük oğlum. Bir işin de düzgün olsun be.” diyor sıska olanı, kelimeleri saldırgan. Öldüğünü kabullenemeyiş var sesinin karanlığında. Bıyıklı olansa hep ölüymüş de bu diyara ilk defa gelen arkadaşını ağırlıyor gibi elini savuruyor ve “Eh be abi, amma da kafa ütüledin.” diyor, “Hiç ölmeyecektin sanki.” Onlarla beraber sesler de uzaklaşıyor ama bir cümle uzanıp beni kulağımdan yakalıyor. “Böyle ölmezdik belki.” Nasıl öldüklerini merak ediyorum. Eksik kalan hikâyelerini tamamlamaya karar veriyorum. Olaylar şöyle gelişmiş olmalı:

Bu adamlar kimilerine göre sevgili olsalar da bana göre iki iyi arkadaş. Yolları kayıt sırasında üniversite kantininde kesişen iki arkadaş. Sıska olanı tavuk dönerin yanına aldığı ayranı açmayı beceremeyince karşısında oturan bıyıklı ona yardım etmiş ve aralarındaki dostluk böylece başlayıvermiş. Sıska Yaşlı Bakımı, bıyıklı ise Tütün Eksperliği kazanmış. Bölüm seçimleri için ikisinin de haklı nedenleri var. Bıyıklı yükselen sigara fiyatlarından sonra memleketinde tütüncü açıp parayı vurma niyetinde. Hem üniversite ortamını da görmüş olacak, saçlarını uzatacak ve şanslıysa birkaç kızla yatacak. Sıskanın tercihinin altındaysa bir trajedi yatıyor. Çok sevdiği dedesi yatalak kaldıktan sonra bir top gibi çocukları arasında oradan oraya sekmiş ve sonunda bakımsızlıktan ölmüş. O zaman yemin etmiş sıska, “Büyüdüğümde Yaşlı Bakımı okuyup ihtiyarlara yardım edeceğim.” Babası sıskanın seçtiği bölüme itiraz etmiş. “Oğlum bunun okulunu okumana gerek yok, yaşlanınca bize bakarsın!” dediyse de dinletememiş. “Sizin dedeme baktığınız gibi mi?” demiş sıska sadece, ağzına isyan eden kaçak kelimelerle. O zaman babası celallenmiş. “İtin doğurduğuna bak, bizi beğenmiyor.” Anne kafasını sallayıp babaya hak vermiş. “O zaman mezardaki deden ödesin okul masraflarını köpek!” diye kükremiş baba. Lakin sıska kararından dönmemiş.

Ama kader hem sıskanın hem de bıyıklının planlarını bozmuş. İşler istedikleri gibi gitmemiş. Bilinmeyen kişilerce yaşadıkları hayata hapsedilmişler. Uzun hapis hayatı bıyıklıya zor gelmiş ve sonunda kaçmak için arkadaşını ikna etmiş. Planı tünel kazıp hapsedildikleri o hayattan başkasına kaçmakmış. Nihayet işe koyulmuşlar. Epey de kazmışlar. Tünel uzadıkça uzamış. Kaç gün geçmiş bilinmez ama bir gece bıyıklı heyecanla sıskaya seslenmiş, “Yarın tünelimiz yeni bir hayata açılıyor!” Ertesi gün hevesle koyulmuşlar. Son kazma darbelerini vururlarken büyük bir çatırtı kopmuş. Bıyıklı güçlendirmeyi iyi yapamadığından kazdıkları tünel tepelerine çökmüş. İlk ölen bıyıklı olmuş. Bence hikâyeleri bu. Çok da yakıştı onlara. Ne olmuş yani! Herkesin dünyası yalanlar üzerine kurulu değil mi? Onlara katılamam, dünyaları bana göre değil.

Ayaklarımı sürüye sürüye yürümeye devam ediyorum. Göz kapakları olmayan bir adamla karşılaşıyorum. Biraz mola. Adam gözkapaklarını aldırmış. Artık göz yumamıyormuş hiçbir şeye ya da hiç kimseye. Kendisi gibi küçük bir grup varmış uzaklarda bir yerde. Heyecanla atılıyorum, “Katılabilir miyim size!” diye. Yere çöp atan birini uyardıktan sonra cevap veriyor. “Valla yeğenim, aldırdım ya gözkapaklarımı pişmanım açıkçası. Huzurum kalmadı. Gözünü yumamayınca zarar görüyorsun. Bunun kiri var tozu var ne bileyim taşı, budağı hatta parmağı var. Her şey gözüne batıyor. Sen bilirsin ya boş ver yeğenim, göz kapakların yerinde dursun. Yum gözlerini, keyfine bak.” Adama hak veriyorum ve onu kendi dünyasıyla baş başa bırakıp yoluma devam ediyorum.

Ayaklarım beni hasta bir akrabamın yanına sürüklüyor. Odasına girdiğimde önce ölümü görüyorum. Oturuyor bir köşede. Elini çenesine atmış gözlerini kırpmadan çiseleyen yağmuru izliyor. Varlığını kimse garipsemediğine göre buradaki misafirliği çoktan bitmiş. Dalgın, neden burada olduğunu bile unutmuş gibi. Yorulmuş belki, hasta adamın başında biraz olsun dinlenmek istiyor. Ne zamandır yıkanmıyor Allah bilir, zira oda pis pis ölüm kokuyor. Hastaya gelince, solukları kendinde emanet duruyor. Ayağındaki birkaç numara büyük ayakkabılarla yürüyen bir çocuk gibi ilerliyor nefes alışverişleri. Ağır aksak, düşe yaza. Adamın yarı açık ağzından zorla kendilerini dışarı atıyorlar. Hastanın nerelerde gezindiğini kestiremediğim zihni arada bir bizim dünyamızı da uğruyor, karısının beni göstererek her defasında bir umutla sorduğu “Tanıdın mı?” sorularını cevapsız bırakıyor. Rahmetli Hanife’nin oğlu, diyor kadın sonunda, kendi sorusunu cevaplamanın verdiği hayal kırıklığıyla. Annemin adını duyan ölüm dönüp bana bakıyor, göz göze geliyoruz. Anlatılan kadar korkunç değil ya içim ürperiyor ve bakışlarımı kaçırmaktan kendimi alamıyorum. Hasta adam oralı değil, zaten annemi hatırladığını da sanmıyorum. Gözlerimi getirin, diyor bir ara. Sesi ürkek bir kuş gibi tüm odayı dolaşıyor, duvardaki deliğe, beton zemindeki çatlağa kadar doluyor, cama çerçeveye çarpıp başını duvarlara vuruyor ama muhatabını bulamıyor. Ben karısına bakıyorum, karısı bana. Ses yeniden kanatlanıyor ve bu sefer karısının düşük omuzlarına konuyor. “Gözlerimi getirin!” Kadın, gözlerin yerinde ya adam, diye sesleniyor büyümüş gözleriyle etrafı kolaçan ederek, üstüne gitsek vallahi ben almadım diyecek. Bana kalırsa adam gözlerini aramakta haklı. Çünkü bakışlarında bizi gördüğüne dair bir emare yok. Belki de yanı başında oturan ölüm çaldı gözlerini ve o gözlerle uzakları seyrediyor. Elindeki tırpanla başakları dolgun sarı ekinlere bakıyor örneğin, semiz yavrulu koyunları görüyor, gülümsedikçe yeşillenen eli kınalı taze bir gelini izliyor ya da saçları örgülü küçük bir kızı… Bir ara hastaya bakıyor ölüm, ardından saatine. Sonra üzeri yoğun bakımda yatan bir adamın resmiyle kaplanmış sigara paketini çıkarıyor. Bir tanesini hasta adamın dudaklarına yerleştiriyor, diğeriniyse kendi ağzına. Aynı sırayla yakıyor sigaraları. Gitme vakti geldi anlaşılan. Hem benim hem de hasta adamın. Sigaralar bitmeden gitmeliyim. Buradaki ölümlü dünya beni ürkütüyor.

Dışarı çıktığımda annemi görüyorum. Uzaklarda bir yerde. Ama burnundaki çilleri seçebiliyorum ya da topuğundaki yarıkları. Ölüme inat edercesine yaşıyor. Belki de aradığım dünya bu, annemin ölümsüz dünyası. Entarisindeki çiçekler çok canlı, yeni koparılmışlar gibi. Ya da annemin entarisi çiçeklerin toprağı sanki. Yakınında olsam kokularını alırım belki. Sonra o da beni görüyor, uzak uzak gülümsüyor. Bir kelebek oluyor gülücüğü ve gelip yanağıma konuyor, dua ediyorum o kelebek uzun ömürlü olsun diye. Sesleniyorum ama duymuyor. Sonra birden gidiyor, giderken beni de götürüyor. Benden geriye sadece bir boşluk kalıyor. İnsanların içinde kayboldukları, her şeyi yutan, kocaman ama ağırlığı olmayan bir boşluk.

Yolum bitiyor. Önüm uçurum. Dünyamı nereye kuracağımı artık biliyorum. Buraya, uçurumun kenarına… Önce keresteler buluyorum. Esnesinler diye suya yatırıyorum. Nihayet küremi yapmaya başlıyorum. Son keresteyi içeriden yerleştiriyorum. Üç-beş kişilik bir dünya. Şimdilik benden başka kimse yok. Kapısında bir yazı asılı, “Lütfen zorlamayın, kapı içeriden açılıyor.” Birilerinin beni uçurumdan aşağı yuvarlamayacağını ümit ederek yalnızlığımın dizine başımı koyuyorum. Şefkatli bir el geziniyor saçlarımda, gözlerimi kapıyorum. Yıllardır benden kaçan uykuyu ilk defa yanı başımda buluyorum.


Ebuzer Kalender

0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page