top of page
  • İshakEdebiyat

Öykü- Emek Bayrak- Mine'nin Baharı

1

“Hoş geldiniz,” dedi çaycı, sıska bedeninden zor çıkan bir sesle.

“Hoş bulduk,” dedi orta yaşlardaki hüzünlü kadın. Gençliğin izleri hâlâ güçlüydü. Kaçamak bir şekilde sıskalığına baktı adamın. Sanki, “Şu dünyada her şeyim sıska,” diyordu adam, “Hayatım, düşlerim ve sevinçlerim…”

“Ne istersiniz?” dedi zor duyulan sesiyle. Sesi zor bela çıkıyor, şehrin gürültüsünde dağılıp bir sinek vızıltısı kıvamına geliyordu sanki.

“Çayınız var mı?” dedi. Sonra aceleyle ekledi. “Ama taze…”

Başını salladı adam. Sanki bir kelime daha fazla konuşmak, sıska bedenine büyük yükler getiriyordu, o da bu dünyayı tasarruflu yaşıyordu. Varlığından, sesinden, kilosundan, kelimelerinden. Yüklerini atarak mı yaşıyordu? Sıskalığı yüksüzlüğünden miydi?

Kadın kaçamak gözlerine baktı. “Yüksüzlüğünden değil,” dedi içinden. “Çok yükü var bu gözlerin.”

Adam içeri geçti. İki masa ötede yaşlı bir adam sigarasını tüttürüyor, önündeki gazeteye iyice eğilmiş, bir şeyler okumak için epeyce çaba sarf ediyordu. Sonra da kendi kendine bir şeyler mırıldanıyordu.

Bir anda her şey anlamsız geldi. Buradaki varlığı, masalar, sıska çaycı, çay bahçesine bakan apartman, gürültülü sokağın kenarına sıkışmış bu çay bahçesi. Göğe baktı. Öyle anlamsız, öyle ifadesizdi ki… Ne mavi ne gri ne sıcak ne soğuk. Arafa dönmüş çehresini… Sahi hangi mevsimdeydi? Kendi sordu, kendi karşılık verdi. “Bahar bahar…”

Gitmeseydi keşke o iş görüşmesine. Bu kaçıncı görüşme?

“Buyurun? Şöyle oturun lütfen. İş deneyiminiz? En son nerede çalıştınız? Neden ayrıldınız?”

Sorular, sorular…

Soğuk, buz gibi sorular. Hikâyesini bilmeyen insanların ifadesiz suratları, kurdukları buz gibi cümleleri. Ve onun kurmak zorunda kaldığı duygusuz, kuru cümleler. Bu yaşta iş için gezdiği kapılar, gördüğü yüzler, o buzdan cümleler.

2

“Attılar işte… Daha az para vermek için. Beni atıp başka birini aldılar,” diyecek oldu, vazgeçti.

“Üfff,” dedi hem de çok sesli ama farkında değildi. Çaycı sıska, solgun eliyle koyu çayını masaya koyarken,

“Buyur,” dedi, kendine bir şey söylendiğini sanarak.

“Size demedim,” dedi biraz mahcup, “Koca bir üfff işte,” dedi çaycının arkasından,

“İş yok, para yok, sevdiğim yok.” Bir aya yeterdi ancak elindeki birikmiş parası. Sonrası memleket, sonrası bir uzun bir kış aile yanında. Belki bahara tekrar gelirdi İstanbul’a.

“Erol da gitti. Giden gidene.”

“Mine zamana ihtiyacım var, içime dönmem lazım. Anla beni lütfen,” deyip gitmişti. Mevsimlerden bahardı. Ve o da bir baharda gitmişti. Neyi anlamalıydı? İçine dönen adamı, ara sıra gittiği kafenin önünde bir kadınla görmüştü geçen Cuma. Bir iş görüşmesinden çıktığı gün, sokağın kalabalığına kaldığı o akşam. Çay içiyorlardı, Erol da neşeli görünüyordu. “Demek böyle dönüyor içine,” dedi, “iyice bir döndün mü bari içine Erol? E nasılmış için?” diyesi geldi. En çok da, “İçine tüküreyim,” diyesi. Erol onu görmedi bile.

Bu kadar mı üst üste gelirdi her şey? Bu kadar mı tepelerdi insanı hayat? Kaldırımlar bu kadar mı incitirdi bileğini insanın? Gökyüzü bu kadar mı somurturdu bir baharda?

“Ahhh ahhh…Gideyim bu şehirden, tasımı tarağımı toplayıp gideyim,” dedi. Mırıldanan yaşlı adam Mine’ye baktı.

“Nereye kızım?” dedi.

Utandı, demek o kadar sesli söylemişti.

“Memlekete amca,” dedi. Amca merakla sordu,

“Memleket neresi? Niye gidiyorsun memlekete? Hayırdır?”

Tam o sırada telefonu çaldı adamın. Sıska çaycıya seslendi acelece. “Şemsi oğlum yetiş, açılmıyor bu telefon yine.”

Şemsi belli ki telefonun dilinden anlıyordu.

Sıska elleriyle tuşa sertçe bastı ama açılmadı yine. “Tuşlu telefonların modası geçti,” dedi Şemsi kısık sesiyle.

“Sen iyice bas hele,” diye üsteledi adam.

Uzaktan seyrettiği bu hikâyeye dahil olup olmama konusunda tuhaf bir ikilem yaşadı. Adamın ondan yardım isteyen bir ifadesi vardı sanki. Kalktı yerinden,

“Anlamam ki ben de,” diyecek oldu, vazgeçti.

Neyse ki Şemsi açmayı başardı.

Yerine oturdu. Bir çay daha içse miydi? Düşünmeye vakit bulamadan Şemsi sordu.

“Tazeleyeyim mi?”

“Olur,” dedi.

Ne yaşlı adamın sesi ne de Şemsi’nin sıska varlığı. Her şey silindi bir anda. Gözlerinden inceden yaşlar dökülmeye başladı. Etrafta pek kimse yoktu. Sokağın telaşlı kalabalığa da bakmıyordu nasıl olsa. Ama Şemsi çayla dışarı çıkınca, eli güneş gözlüklerine gitti. Bu havada da takılmazdı ya. Aldırmadı, eskimiş gözlüklerini hızlıca taktı. Sonra da gözü az ileride oyun oynayan çocuklara takıldı. Bir zamanlar sokaklarda oynadığı, çocuk olduğu, oyunun en eğlenceli yerinde evden çağrıldığı zamanlar geldi aklına. Ona asır uzaklığında gelen o çağlar, dünkü tazeliğiyle canlandı birden. Sanki orada o çocuklarla oynuyordu. Birazdan çocuklardan biri mızıkçılık yapacak, az sonra da eve çağrılacaktı sanki.

Şemsi çayını koydu sessizce. Aynı sessizlikle de içeri geçti.

“Keşke ben de böyle çay getirseydim insanlara,” dedi içinden. Çay ve çaya dair her şey ona sevimli geliyordu. İşsiz, umutsuz günlerinin en iyi yoldaşıydı o. Ve onun sanki, “Haydi biraz daha dayan,” diyen kırmızılığı.

Çay tazeydi gerçekten de. Hem de sıcak. “Serin ve uzun bir bahar,” dedi içinden, “Benim en uzun baharım. Bahar gibi olmayan.”

Telefonuna baktı. Arayan soran yoktu. Bir ses, bir kelime bile. Sonra çantasının içinde gezdirdi ellerini. Sanki çantanın içinde bir şey bulacak da bir şeyler değişecek gibi. Bilmediği bir şeyi bulacak gibi. Eline Erol’un hediye ettiği boncuk kolye geldi. Kaybettiğini sanmıştı, az mı aramıştı. Eline aldı, boncukları diken gibi geldi. Masanın üstüne koydu.

Yaşlı adam konuşmasını bitirmiş, ona bakıyordu şimdi. Yarım kalmış merakını tamamlamak ister gibi bir hali vardı. Başını kaldırıp bakmak istemedi bu meraklı yüze. Tek kelime edecek gücü yoktu.

Şemsi adamın önüne oralet koydu, sıcacık bir turuncu tütmeye başladı masanın üstünde.

Mine o turunculuğa baktı sadece. Yine çocukluğu düştü aklına. Heveslendi önce, sonra da vazgeçti. Adam soru yağmuruna tutmadan kalkmak istedi. İçeri girdi. Sıska Şemsi elini çenesine dayamış televizyona bakıyordu. Ödemeyi yaptı, Şemsi’ye baktı. İnsanlara da pek bakmıyordu Şemsi. Sanki ondan da tasarruf ediyordu. “İyi günler,” deyip çıktı. Meraklı adama da “İyi günler,” dedi.

Elinde boncuklu kolyeyi tuttuğunu hissetti. Ne vakit masanın üstünden almıştı. Şaşırdı. Oynayan çocukların yanından geçiyordu. Kızlardan biri kenara çekilip merakla baktı ona. Sarı bluzu vardı. Kendi bluzu aklına geldi. Sarı, teyzesinin bayram için diktiği. Kıza elindeki boncuklu kolyeyi gösterdi.

“İster misin?” dedi.

Kız çekinerek, “Bilmem ki,” dedi. Diğerleri oyun oynuyordu.

“Al bunu, senin olsun,” dedi, küçük avuçlarına bıraktı kolyeyi.

Kız kolyeye baktı uzun uzun. Hızlıca ilerledi sokakta. “Uzun bir bahar,” dedi yine.


Emek Bayrak

111 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör
bottom of page