• İshakEdebiyat

Öykü- Emirhan Mutlu- Vesikalık Sabahı

Acaba bu koca şehirde beni öpmek isteyen kimse yok mudur, diye düşündüm aynada kendime bakarken. Sakal tıraşı olduğum zaman yüzüm pamuk gibi oluyor. Bu ayarda bir yüz öpülmeyecekse hiç tıraş edilmemeli aslında, yumuşaklığı ve pürüzsüzlüğü ziyan olur. Ama ben bu sabah tıraş olmak zorundaydım. Tıraş köpüğünü yüzüme bolca sürdüm ve yüzümün her tarafına yaydım. Ufacık bir yerin köpüğü az olsun, orası hemen kızarıp kabarır. Yüzüm çok hassastır. O yüzden asla sakal tıraşımı berbere yaptırmam. Her zaman kendim hallederim. Şimdi de öyle yaptım. Harika oldu yüzüm. Şu an beni öpecek bir kadın ne kadar bahtiyar olurdu.

Tıraş makinelerim arasından en ince olanını seçtim. Ona bir de en ince başlığı taktım, doğuştan birleşik olan kaşlarımı ayırmak için. Normalde çok takılmam. Günlük hayatımda hep kaşlarım bitişik halde gezerim. Çocukların çok garibine gider. Bir keresinde bir tanesi, “O kıllar kaşlarının ortasını kaşındırmıyor mu?” diye sordu da ne diyeceğimi bilemedim. Annesi, “Oğlum çok ayıp!” diye dürttü çocuğunu, sonra benden defalarca kez özür diledi. Ben hiç sorun etmemiştim halbuki. Çocuk işte.

Bir defasında da minibüste yanımda bir kadın kucağında çocuğuyla oturuyordu. Çocuk elindeki ufacık oyuncak arabayla oynuyordu. Bir ara bana baktı, ben de ona bakıp gülümsedim. Sonra elini yüzüme doğru uzatıp arabayı sağ kaşımın üzerinden gezdirmeye başladı. Kaşlarımın ortasını bir köprü olarak kullanarak arabasını sağ salim sol kaşıma ulaştırdı ve sol kaşımın bitiş noktasına gelince arabayı çekti. Annesi oğlunun eline vurdu. Çok mahcup oldu. Ama ben buna da alınmadım hiç. Yine de kadına bir şey söylemedim, çünkü mahcup olan bir insana, “Hiç sorun değil,” derseniz o insan daha çok mahcup olur. Sessiz kaldım öylece. Bir sonraki durakta da indim.

Yani kaşlarımın bitişikliği benim hayatımın ayrılmaz bir parçası. Ama bugün onu da kesmek zorundaydım. En ince uçlu tıraş makinemle kaşlarımı birbirinden ayırdıktan sonra cımbızla son rötuşları yaptım. Aynaya baktım, inanılmaz yakışıklı olmuştum. Gardırobumu açıp gömleklerimi çıkardım. Hepsini karşıma dizdim. En uygun olanını seçmem gerekiyordu. Renkleri karışık olanları eledim. Daha sade, bakınca gözü yormayacak bir gömlek gerekiyordu bana. Kot gömleği de eledim, fazla spor duruyordu. Mavi renk giymem gerektiğini düşündüm. Böyle havalara en çok mavi yakışır. Mavi olmayanları dolaba geri koydum. Elimde üç tane mavi gömlek kaldı. Biri mavi-beyaz-kırmızı kareli, biri koyu-açık mavi kareli, diğeri de mavi beyaz çizgili. Mavi-beyaz-kırmızı kareli olan fazla karmaşık geldi gözüme, onu da kaldırdım. Finale biri kareli diğeri çizgili iki mavi gömlek kaldı. Önce kareli olanı, sonra çizgiliyi denedim. Kareli beni fazla yaşlı gösterdi sanki. Evham mı yapıyorum acaba, diye düşündüğümden ikisini bu sefer ters bir sıralamayla tekrar denedim, yine kareli gömleğin beni yaşlı gösterdiği kanaatine vardım. Çizgili gömlek mücadelenin kazananı oldu. Büyük bir dikkatle giydim gömleği. Eteklerini pantolonun içine soktum. Evden çıktım.

Evimin çaprazındaki berberime gittim. Müşterisi yoktu. Telefonla konuşuyordu.

“Bak sen benim dediğim gibi yap. İki yüz otuz milyarı bankadan şeyap, kalanını elden. Aynen, ben de bizim evin işlemlerini halledeceğim akşama kadar.”

Beni görünce konuşmasını hemen telefonu kapatması gereken bir insanın konuşmasına çevirdi. Yarım dakika kadar sonra da telefonu kapattı. “Hoş geldin abi,” dedi. “Hoş bulduk,” dedim. O sormadan ben anlattım derdimi.

“Bıyıkların uçlarını toplayıp kabarıklığını alabilir misin?”

“Olur tabii abi, geç otur.”

Oturdum koltuğa. Boynuma havlu koydu, aşağı sarkan uçlarını elimle tutmamı rica etti. Ben de tuttum. Önce makasla bıyıklarımın uçlarını kesti, sonra da tarağı üstten takıp fazlalıkları makineyle aldı. Aynaya baktım, muntazam olmuştu. Ayağa kalktım.

“Ellerine sağlık, borcum var mı?”

“Ohoo borcun çok abi, öde öde bitmez,” deyip gülerek eliyle sırtıma hafifçe vurdu.

Ne zaman bıyıklarımı ya da ensemi düzelttirmeye gelsem buna benzer bir diyalog yaşanırdı aramızda. Ben işimi bedava yaptırmış olmak istemezdim, o da bunca zamandır hukuku olan birinin böyle ufak bir işinden para almak istemezdi. Teşekkür edip çıkacakken, “Abi kusura bakma biraz stresim var da… Çok muhabbet edemedim. Bir ev işimiz var da,” dedi.

“Hayırdır inşallah? Evi mi taşıyorsun?”

“Şurada bir daire buldum da… Benim Şirinköy’deki daireyi satıp onu almaya çalışıyorum.”

Hayırlı olmasını dileyerek dükkândan ayrıldım. Berberin yanındaki kahvede arkadaşlara rastladım, selam verdim. Aslında selam vermeksizin direkt yoluma devam etmek isterdim ama ayıp olur, diye yapmadım. Ayaküstü bir hoşbeş eder kaçarım, diye düşündüm. İçlerinden biri, “Hayırdır, daireye gitmemişsin bugün,” deyince, “İstifa ettim ben. Baharda çalışılır mı hiç?” dedim. Şaşırdılar. Oysa ben her sene baharın geldiğine ikna olduğumda önce senelik iznimi isterim, izin vermezlerse de istifa ederim. Baharda asla çalışmam. Bahar gelene kadar paramı sağlam tutarım ki işsiz kalsam bile beni idare edecek kadar param olsun. Yaz gelince yeniden işe döner yahut istifa etmişsem yeni bir iş bulurum. Bunlar da arkadaş olacak güya, daha bundan haberleri yok! Arkadaşlığı kessem iyi olacak.

Kulaklıklarımı takıp yürümeye başladım. Taktım gerçi ama müzik açmadım. Dinleyeceğim herhangi bir müziğin ruh halimi olumsuz etkilemesini istemediğimden kulaklıkları sadece dış dünyayı duymamak için taktım. Gideceğim fotoğrafçı da yürüme mesafesindeydi ancak yol boyunca piknik yapanlardan bazıları yüksek sesle müzik dinliyorlar kesin ve o müzikler de ruh halimi olumsuz etkileyebilir. Dış dünyayı kesinlikle duymamam gerekiyor. En ufak bir mutsuzlukta bile vesikalığım kötü çıkabilir ve ben senede sadece bir kere vesikalık çektiririm.

Baharla birlikte tüm hazırlıklarımı tamamlar, vesikalık çektirmeye giderim. Bütün yıl aynı vesikalığı kullanırım. Gerçi resmi makamlar “En fazla altı aylık” diye not düşerler ama bizim yaşımızdaki insanların bu kadar kısa sürede değişmeyeceğini bildiklerinden, kimse ses etmez. Benim için vesikalık fotoğraf önceki senenin Z raporu, yeni seneninse dilek ağacıdır. En güzel ve en mutlu halimle çıkmak isterim. Bu yüzden yol boyu kimseyle muhatap olmadan fotoğrafçıma varmak isteğiyle yürümeye devam ettim.

Yolun yarılamıştım ki karşıdan tanıdık birinin geldiğini gördüm. Görmezden gelmek için kafamı çaktırmadan başka tarafa çevirsem de önüme atlayarak kendini zorla fark ettirdi. Sanki müziğe dalmışım da, o yüzden onu görmemişim gibi davrandım. Kulaklıklarımı çıkardım, ayaküstü sohbet etmeye başladık. Onu gördüğüme sevindiğimi falan söyledim ki hemen bıraksın beni. Ama o konuşmayı sürekli uzatıyordu. En sonunda elindeki piknik sepetinden bir tane otlu-peynirli poğaça çıkarıp uzattı ve yemem için ısrar etti. İstemediğimi defalarca kez söylesem de poğaçayı yemeden beni bırakmayacağını anladım. Halbuki evden çıkarken dişlerimi fırçalamıştım. Neyse, ufak bir şey zaten, diye düşünüp attım ağzıma. Poğaçayı yiyince bıraktı beni. Ben de kulaklıklarımı takıp yoluma devam ettim.

Fotoğrafçım dükkânı kapatmış! Üzerinde kocaman bir “SATILIK” yazısı ve altında da emlakçı numarası vardı. İçeriye dikkatlice baktım, ne var ne yok her şeyi toplamışlardı. Kapatalı çok oluyordu demek ki. Senede bir gün geldiğim için hiçbir şeyden haberim yoktu. Ne olursa olsun, bu sabah bir vesikalık çektirmem gerekiyordu. Biraz ilerideki dönerciye, civarda fotoğrafçı olup olmadığını sordum. Bana fotoğrafçının kapatmadığını, sadece ilerideki fırının yanına taşındığını söyledi. Çok mutlu oldum. Hemen yeni yerine gittim. Fotoğrafçı Cemil beni görünce ayağa kalktı, tokalaştık.

“Vay be Metin abi, demek bahar geldi he.”

“Bu sene çok geç geldi ama sonunda geldi,” dedim.

Gerçekten de mayısın ortalarında ancak geldi bahar. Beni hemen içeri aldı Cemil. Oturmam gereken yeri gösterdi. Fotoğrafı çekmeden evvel, “Omuzlar biraz daha dik Metin abi,” diye uyarınca gülümseyerek omuzlarımı dikleştirdim. Ben vesikalık çekilirken Louis Armstrong’un What a Wonderful World şarkısında gülümsediği gibi gülümserim. Cemil birkaç poz çekti. Sonra makine ekranından bana gösterdi.

“Güzel,” dedim. Fotoğraf odasından çıktık.

Bilgisayarın başına geçti Cemil.

“Abi senin vesikalıklar bi’ yirmi dakikaya hazır olur,” dedi.

Oturdum, Cemil de bana çay söyledi. Nasılsa işim bitmişti, artık rahat rahat yiyip içebilirdim. Dükkâna ara ara müşteriler gelirken ben de vesikalıklarımın çıkmasını bekliyordum. Cemil bilgisayarın başına tekrar oturdu. Yazıcının gürültüsü benim vesikalıkların yolda olduğunun habercisiydi. Sekiz adet vesikalığımı ufak bir fotoğraf zarfının içine koyup uzattı Cemil. Tanesi beş liradan kırk lira ödedim. Zarfı gömleğimin cebine atıp aynı yolu yürüyerek evime döndüm.

Eve gelir gelmez gömleğimin cebindeki zarfı çıkarıp sehpanın üzerine bıraktım. Üzerimi değiştirip rahat bir şeyler giydim. Sonra zarfı elime alıp içindeki vesikalıklara tek tek bakmaya başladım. Gözlerime inanamıyordum! Dişimde yeşil bir şey vardı. Oysa evden çıkmadan dişlerimi fırçalamış ve sonrasında hiçbir şey yememiştim. Tek tek, ayrı ayrı sekiz vesikalığın hepsine baktım ve hepsinde aynı yerde, aynı yeşillik vardı. Hemen kalkıp dişlerimi fırçaladım. Aynaya dikkatlice baktım. Dişlerim temizdi. Gömleğimi ve pantolonumu yeniden giydim. Saçlarımı kenara doğru taradım ve fotoğrafçıya doğru tekrar yola çıktım.


Emirhan Mutlu

97 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör