• İshakEdebiyat

Öykü- Emre Nazım Mert- Bu Şehri Neresinden Öpmeli?

Şehirleri öpmeye yirmi bir yaşında başladım. Birini meşhur minaresinin yivinden, ötekini dinozor heykelinin göbeğinden, bir diğerini odun soylu bir balığın ağzından öptüm. Bunlar kolay yerlerin birkaçı. Bazı büyükşehirler kalabalık ve cazibe merkezleriyle dolu olduğu için zorluk çıkardı. Bazı soluk ve yalnız kentler ise öpülecek yerleri ayan beyan ortada olmadığı için. Ama gittiğim her yerde öpecek bir canlı, yapı ya da gelenek buldum. Bir gelenek nasıl öpülür diye sormayın. Kavramlar konusunda herkes kendi yöntemini geliştirmeli. Ama tecrübelerime dayanarak diyebilirim ki böyle bir işe kalkışacaksanız ciğeriniz ve bacaklarınız sağlam olmalı, çünkü yakalanırsanız bir temiz dayak yiyeceğiniz garanti.


Onca sıkıntılı memleketin ardından bu yokuşsuz kente geldiğimde, dayak yemek bir yana, öpecek bir şey bulmakta zorlanacağım aklıma bile gelmedi. Daha otogar tuvaletinde yüzümü yıkarken dost canlısı gülümsemelerle karşılaştım. Otogar çıkışında beni alan taksici, sırt çantama bakarak, “Sen de mi onlardansın?” diye sordu. Olumladım. Yol boyunca, benim gibilerin takıldığı yerleri, tehlikeli muhitleri sayıp döktü. Otelin önünde durduğumuzda borcumu sordum. Taksimetrede yazan meblağın üçte ikisini söyledi. Olmaz deyince ısrar etti, üstüne kartını vererek, “Araba lazım olursa ararsın,” dedi. “Dara düşersen de ara, çekinme. Bayılırım berduşlara.”

Otel beklediğimden temizdi. Odamda üzerimi değiştirip perdeleri açtım. Aşağıda ışıltılı bir cadde vardı. Karşıda, eski binaların ötesinde, devasa bir vinç limanı imliyordu. Komodin ile dolap arasındaki sandalyeyi alıp pencere önüne koydum. Yatmadan önce bir saat kadar oturdum, tüttürdüm. Gelip geçen araçları, ara sokaklara girip çıkan gececileri, kısa etekli, geniş omuzlu kadınları izledim. Gözüm ara ara vinçe kaydı, tavrını korumacı bulmuştum.


Ertesi gün erkenden uyandım. Kahvaltı edip kendimi dışarı attım. Öptüğüm yedinci şehirde rutinim oturmuştu, uygulamaya başladım. En büyük Atatürk heykelini bulup öptüm, işe yaramadı. Tarihi binaları yokladım, işe yaramadı. Belediyeye gittim, otomatik kapıya yapıştım, işe yaramadı. Üstüne bir de güvenlikçiler tarafından tartaklandım.


Üçüncü günün bitiminde rutinin dışına çıkmam gerektiğini anladım. Bir hafta boyunca şehirde aylak aylak dolaştım. Kaybolmaya imkân yoktu. Üç ana caddeyi bilmek ve nerede olduğunu kestiremeyince deniz istikametinde ilerlemek meseleyi çözüyordu. Ama ben günden güne, öpücüklerim boşa gittikçe kaybolduğumu hissediyordum. Sonunda dayanamayarak taksiciyi aradım.


İlk başta beni tanıyamadı. Sonra, “Vay, sen daha buralarda mısın?” dedi.

“Buradayım Nazım abi.”

“Ee, hayır mı, taksi lazımsa...”

“Yok abi, değil... Sıkıntın olursa ara demiştin...”

“Hee, sesin bir değişik zaten. Ama takma, sıkıntı dediğin çözülür. Bak biz sahilde içiyoruz. Çık gel istersen.”


Şehrin bilmediğim yerleri, gelenek görenekleri hakkında bilgi alabileceğimi umarak sahile yollandım.


Nazım’ın arkadaşı, kendisi gibi konuşkan bir adamdı. Pet bardakta viski kola içiyorlardı. On dakika içinde kırk yıllık ahbap gibi muhabbet etmeye başladık. Denizden hoş bir rüzgâr esiyordu. İnsanlar sahil parkına dökülmüştü. Üçüncü bardağı bitirdiğimde Nazım bana bakmadan elini uzattı. Oturduğumuz bankın önünden geçen iki kızı kesiyordu.


“Bir daha koy kardeşime... Koy daha, koy. Hah. Kola da koy, ağzı yanmasın. Dertli kardeşim benim. Al bakalım. Dik hadi, dik, bakma öyle.”


İçkiyi tek yudumda bitirdim. Yanaklarımı salladım, öksürdüm.


“Yarasın. Şimdi söyle bakalım, sıkıntın ne senin?”


Kalktım, karşılarına geçtim. Gerindim. Viski rahatlığıyla, “Abi ben bu şehri neresinden öpeceğim?” dedim.


Kaşları çatıldı, birbirlerine baktılar, derken tükürükler saçarak güldüler. “Ulan bu muydu derdin?” diyerek, beni kolumdan tuttukları gibi pavyona götürdüler.

Pavyonda öpücüklerim boşa gitti. Ama içki, parfüm kokulu muhabbet, kahkaha ve tabii göbek atmak iyi geldi. Nazım’ın pavyondaki dostu da beni çok sevdi. “Ay hep getir bunu,” deyip durdu. Çıkarken önüme gelene bahşiş verdim. Üçümüz, birbirimize toslayarak arabaya yürüdük.


“Nasıl benim Öykü?” dedi Nazım. “Kral kız değil mi?”

“Çok.”

“Candır can… Ha, çok paramı yedi, orası ayrı, ama ne yapalım?”


Öpücüğün iki yolu var. İlkinde senin çabalaman gerekir. Ortada hiçbir şey yokken bir kişiyi tutup öpersin, olmaz. Bir durumu sarılıp öpersin, olmaz. Bir sembolü kavrayıp öpersin, olmaz. Arar araştırır, uğraşıp didinir, sonunda öpülecek yeri bulur, kasıktan yukarı taşıp zihinde son bulan rengârenk bir patlamayla şehirden azat olursun. Diğer yolda ise öpülecek şey insanı kendine çeker. Bazıları bu çekimi tehlikeli bulur, zor olsa da direnmek, aldırmadan öpmeye devam etmek gerektiğini söyler. İkinci yolda ilerledikçe patlama hissi tırmanır ve sonunda azat olma şansın yüzde ellidir.


Şehirde altı ay birinci yolu izledim.


Birlikte eğlenmemizin üstünden çok geçmeden Nazım beni aradı. “Sen ne hayırsız adammışsın lan,” dedi. Gönlünü aldım, beni pavyona çağırdı. Birkaç gece âleminin ardından Nazım ve Öykü ile dostluğumuz seviye atladı.


“Madem daha kalacak gibisin,” dedi Nazım, “öyle otel odalarında olmaz... Senin üst kat boş mu hâlâ?”

“Boş vallahi,” dedi Öykü, heyecanla. “İyi paraya tutarız. Bir güzel temizletiriz, mis gibi oturursun.”

“Öyle boş boş gezmekle de olmaz. Kafayı yersin. Ehliyetin var mı senin?”


Nazım’ın ikinci taksisini genellikle öğrenciler çalıştırıyordu. O arabada bana da iş teklif etti.


İki üç günde bir taksiye çıkıp kendimi eğliyor, şehirde dolaşırken olmayacak öpücüklerin peşine düşüyordum. Bu arada Öykü’nün üst katına taşınmıştım. Binadaki bir artı birlerin çoğu garsoniyerdi. Öykü işten sabaha karşı dönüp on bire kadar uyuyor, evdeysem beni mutlaka kahvaltıya çağırıyordu. Kahvaltı, çay kahve, yemek, yürüyüş derken aramızdan su sızmaz oldu. Bazı geceler işten biraz erken döner, bir şişe kaçak içkiyle kapımı çalardı. Sevişme sesleri eşliğinde muhabbet eder, pencere önünde oturup sokaktan geçenler hakkında hikâyeler uydururduk. Taşınmamdan bir ay kadar sonra birlikte koşuya başladık. Öykü çevik ve dayanıklı çıktı, bana ayak uyduruyor, her seferinde daha uzağa koşuyordu. Öykü’ye yaklaştıkça Nazım’la ilişkimizin karmaşıklaştığını hissediyordum. Baş başa kaldığımızda aramıza uzun suskunluklar giriyordu, ağzımızı açtığımızda birbirimizi tartarak konuşuyorduk. Buna rağmen dostluğumuz günden güne güçleniyordu. Âlemlere akıyor, kumara düşüyor, eşi dostu toplayıp uzak tepelerde mangal yakıyorduk. Arada bir balığa da giderdik. Oltayı Nazım atar, ben tuttuğu balıkları kovadan alıp öperdim. İlk seferinde göz göze geldik. “Denize atayım deme, fena yaparım,” dedi Nazım. Öptüğüm tüm balıkları kovaya bıraktım.


Öptüğüm hiçbir şey beni şehirden azat etmedi.


Bir gün, hiç beklemezken, ikinci yol önüme serildi.


Üç başarısız öpücük ve bir küçük tartışmanın ardından eve dönmeye karar vermiştim. Akşam oluyordu, hava serinlemişti. Durak kalabalık, trafik tıkanma eşiğindeydi. Bir dolmuşa atladım, arka koltuğa yerleştim. Ürperti ensemden aşağı aktı. Derin derin soludum. Yüzümü ateş bastı. Eğilip önümdeki koltuk demirini öptüm. Olmadı. Dolmuş zar zor yola çıktı. Yolcuları, şoförü inceledim. Hangisi acaba, diye düşünürken elim oturağın arasına sıkışmış bir kâğıt parçasına değdi. Çekip baktım. “Kader Yaprak” yazıyordu, bir de telefon numarası. Alnım terlemiş, kalbim küt küt vuruyordu.


Müsait bir yerde indim. Koşar adım yolun karşısına geçip sahil parkında bir banka oturdum. Üst üste üç sigara içtim. Dördüncüyü yakıp numarayı aradım.


“Alo, Kader’le mi görüşüyorum?”

“Evet canım,” dedi, sesi hafif cızırtılı ama çok tatlıydı.

“Ee, şey...”

“Görüşmek istiyorsan yerim var canım. Tek seans yüz elli. Saatlik üç yüz. Gecelik sekiz yüz.”

“Tek seans.”

“Tamam aşkım. Ama hemen olmaz. Hazırlanmam lazım. Şey yapalım, dokuz gibi gel sen, tamam? Konum atıyorum. Aşağı gelince ararsın.”


Kalkıp yürüdüm. Duramadım koştum. Bakanlara aldırmadım, öpebileceğim pek çok şeyin yanından geçtim. Kasığımdan yukarı taşan patlama hissini duyunca kahkahalarla güldüm. Eve vardığımda ter içinde sayıklıyordum. Soyunup duşa girdim, buz gibi suyun altında dans ederek uzun uzun yıkandım. Kurulanıp giyindikten sonra oturmak mümkün olmadı, vakit gelene kadar volta attım.

Nazım’ı ya da başka bir arkadaşı aramaya çekindim. Ana caddeye çıkıp bir taksi durdurdum. Şoför ne tarafa gideceğimizi sordu. Konuma bakmaya gerek duymadan söyledim. Caddenin ışıkları, kaldırımların karmaşası benim için görünmezdi. Camdaki aksime bakıyor, gözlerimdeki ışıltıya gülümsüyor, arada bir alnımdaki pırıltıyı siliyordum. Patlama hissi tırmandıkça, şoför, “Ne tarafa?” diye soruyordu. Bir iki kelimelik cevaplar verdim. Sonunda bu şehirden kurtuluyordum. Nazım ve Öykü ile vedalaşmamız gözlerimin önündeydi. Otogarda, otobüsün önünde, “Yine gel,” diyeceklerdi. Gözlerimiz nemli, kucaklaşacaktık. Yerime oturup dışarı baktığımda onları göremeyecek, kalabalığa göz gezdirdiğimde kol kola uzaklaştıklarını fark edecektim. Derken önce Öykü, sonra Nazım, dönüp son bir kez bana bakacak ve ellerini kaldıracaklardı. Yansımamı kırmızı mavi ışıklar okşuyordu.


“Abi,” dedi şoför. “Burası mı?”


Patlama hissi göğsümü aşıyor, dışarıda bir kadın yırtınıyordu. Apartman önünde ambulans, çevrede polis arabaları vardı. Olay yeri şeridinin etrafı kalabalıktı. Yanıldığımı umarak telefonumu çıkardım, kırmızı okun tam üstündeydim. Kader’in son görülme saatini kontrol ettim. Bana konum attıktan yirmi yedi dakika sonraydı.

Parayı ödeyip arabadan indim. Kalabalığa eklendim, kendime yol açarak öne çıktım. Bağıran kadın çevrili alanın ortasında diz çökmüştü. İri çiçekli kimonosu bacaklarını zor örtüyordu, turuncu bir battaniyeye Romalılar gibi dolanmıştı. Biri sivil, dört polis onu sakinleştirmeye çalışıyordu.


“Ne olmuş?”

“İş kazası.”

“Ne?”

“Adam karıyı şey yaparken boğmuş öldürmüş.”


Kınayan konuşmalar duydum. Apartmandan sedyeyle çıkarılan ceset torbasını gördüğümde, patlama hissi boğazımı tıkadı. Olay yeri şeridini iki elimle tutmuştum, koparıp koşturdum. Kimonolu kadınla ilgilenen polislerin ikisi hemen önümü kesti.


“Ne yapıyorsun hemşerim sen?”


Sedyeyi ambülansa yerleştiriyorlardı. Birkaç adım ötemdeydi. Polisler kollarımı tutuyordu. “Kader,” diye bağırdım.


Kimonolu kadın inledi, böğürdü. Bir an için donup kaldım. Polislerin tutuşu gevşeyince silkinip ellerinden kurtuldum. Koştum, ambülansın arka kapısı kapandı. Yumrukladım. Bir sağlık görevlisi beni tutup sürükledi. “Kader!”


“Adı Kader değildi, değildi, değildi,” diye dövündü kimonolu kadın.


Etrafımı dört polis sardı.


“Tutun şu amına kodumun delisini. Tut, ah! Amını sikiyim.”

“Sen kimsin kardeşim? Bir sakin ol lan. Kimsin sen?”


Siren çınladı, ambulans yola çıktı.


“Dur, dur, dursana lan! Tamam, vurma, vurma… Bak hele koçum, bana bak, kimsin sen? Sevgilisi falan mısın? Yakını mısın?”


Nefesim daralıyor, gözlerim kararıyordu. Her şey yavaşlamıştı. Kafamın içinde, patlamayı duyacağım yerde uçsuz bir boşluk vardı. Boğuk bulanık sesler yankılanıyordu.


Önce kolumdaki damar yolunu ve kulağımdaki zonklamayı hissettim. Biplemeler duydum. Bacaklarım, başım çok ağırdı. Üşüyordum. Öykü yanı başımda, elini omzuma koymuştu, kokusundan bildim. Zor bela gözlerimi açtım. Gülümseyerek beni seyrediyordu. Yanakları, dudakları solgun, gözlerinin etrafı gölgeliydi. Saçlarını idareten topuz yapmıştı.


Elimi tuttu. “Günaydın.”

“Hımm… Kaç gün oldu?”

Tek gözünü kısıp tavana baktı. “On dokuz.”

“Of…”

“Öylece yattın. Görünürde hiçbir şeyin yoktu. Ben doktoru çağırayım…”

“Dur. Kız... Kader?”


Elini çekti. Arkasına yaslandı. Burnunu kırıştırarak, “Allah rahmet eylesin,” dedi. “Gömdüler. Katil yakalandı… Senin hakkında işlem yapılmadı bu arada. Nazım halletti sağ olsun. İki amiri pavyonda ağırladık bir akşam.”


Ürperti sırtımdan aşağı aktı. Patlama hissi karnımda kıpırdandı.


Üç gün çok sağlıklı, aklı başında bir adam numarası yaptım. Dördüncü gün taburcu oldum. Taksinin arka koltuğunda, Öykü’nün ben uyurken aldığı parkaya sarınmış otururken arkadaşlarıma niyetimi açtım.


Bir kırmızı ışığa yaklaşıyorduk. “Sana dedim abazanlık başına vurmuştur diye,” dedi Nazım.


Öykü burukça gülümsedi. Nazım tısladı. Mırıl mırıl konuşarak, “Bizle taşak geçiyor adam yahu,” dedi.

“Ciddiyim,” dedim. “Gücümü toplar toplamaz...”

“Doğrudur kardeşim.”

“Bak, anlamıyorsun. Duyuyorum onu. Yeni mezarlıkta.”


Bunun üzerine Nazım bağırıp çağırdı, direksiyonu dövdü, arabayı durdurup beni indirmeye kalktı. Öykü engel olmasa yapacaktı.


“Öykü bırak sen de şuna yüz verme. Hastaneden yeni çıktı, ettiği lafa bak.” Tekrar frene bastı. “Bırakalım yapsın amına koyayım. Yap lan, yap. Yap da götünden kan alsınlar.”

“Yapacağım zaten.”

“Geldik sayılır, durmasana artık,” dedi Öykü.


Nazım gazladı. Sol şeritte ağır ağır giden bir araca korna çaldı. Sağından geçerken el kol sallayarak sövdü, sertçe dönerek ana yoldan çıktı.


Öykü telefonunu çıkarmış, ekrana eğilmişti. “Bir başına yaparsa yakalanır. Kötü olur,” dedi. “Ama beraber yaparsak...”


Nazım bağıracak gibi ağzını açtı, durakladı, güldü. “Al işte seni de kendine benzetti manyak. Ne yapıyorsun sen?”

“Arkadaşları çağırıyorum.”

“Alo,” dedim, “ben buradayım. Yalnız yapacağım.”

Aynı anda dönüp bakarak, “Sen sus,” dediler.


Öykü, biri meslektaşı olmak üzere, dört kişi çağırmıştı. Ağzı sıkı, gözü kara kişilerdi, ama yapılacak işi duyunca adamlar hemen itiraz ettiler. İkisi kalkıp gidecek oldu, Öykü kavga dövüş onları evde tutmayı başardı. Dış kapıyı kilitleyip anahtarı sutyenine soktu. “Gözü kesen buyursun alsın,” dedi.


Salonda kâh sakince kâh bağıra çağıra tartıştık. Öykü planını defalarca anlattı. Her tekrarda tehlikeler, çelişkiler azalıyordu. Daha çok Nazım’ı ikna etmeye çalışıyordu. Onu kazanırsa diğerleri peşinden gelirdi. Plan gayet basitti. Birkaç gün mezarlığı gözleyip uygun bir gece belirleyecektik. O gece Öykü ile arkadaşı bekçiyi oyalayacaklardı. Mezarlık çevresinde iki, içerisinde bir kişi gözcülük ederken Nazım ile ben öpücük için kazacaktık.


Nazım, bilmem kaçıncı kez, “Mezarı kapıyoruz, duamızı okuyup kaçıyoruz, bu mudur?” dedi. “Çok güzel, harika.” Gözlerini ovuşturdu. Yanındaki adam uyukluyordu. “Yeni mezarlık ıssız yerde. Hadi bizim gibi manyaklara da rastlamadık diyelim. Bekçiyi nasıl oyalayacaksınız?”


Öykü gülümsedi. “Sen merak etme. Bizim işimiz milleti oyalamak.”

Nazım sustu, çenesini kaşıdı, bir sigara yaktı. “Bir daha bir yolcuya kartımı verirsem anam babam ölsün,” dedi.


Hazırlıklar boyunca da söylendi, laf soktu ama vazgeçmedi.


On gün sonra, gece vakti iki arabaya doluştuk. Biz kazıcı ve gözcüler koyu renk giyinmiştik. Kadınlar tül gibi, beyaz, uzun etekli elbiseleri üzerine mantolarını geçirmişlerdi. Yüzleri her zamankinden beyaz görünüyordu.


Gözcüler mezarlığa bizden önce gidip ortalığı kolaçan etti. Bekçi, kulübesindeydi ve etraf çok sakindi. Belirlenen noktada buluştuk. Kızlar mantolarını arabada bıraktı, Nazım ile ben bagajdan kürekleri aldık. Patlama hissi gırtlağıma dayanmıştı. Gözcüler aksi yönlerde uzaklaşırken, alçak duvarı aşarak ölülerin arasına daldık. Nazım kuş gibi öterek diğer gözcüye seslendi, aynı tonda karşılık aldı. Dolunay tepedeydi. Yaprak hışırtıları ayak seslerimizi bastırıyordu. Öne düşmüş, vücudumdaki belirtileri takip ediyordum. Yüreğim hopladı, patlama gırtlağımı zorladı, durdum. Kader’in ayak ucundaydım. Tahtada yazan gerçek ismine ve doğum tarihine baktım. Yirmi yaşındaydı.


“Bu mu?” dedi Öykü. Diğer kadının koluna girmişti.


Başımı salladım.


Nazım küreği toprağa sapladı. “Hadi bakalım.”


Öykü ile arkadaşı mezarlar, ağaçlar arasında iki hayalet gibi ilerleyerek gözden kayboldular. Nazım yine kuş gibi öterek yaklaştıklarını haber verdi.


Toprağı kazdık, küredik, bir kenara yığdık. Nazım bol bol küfür etti. Üstümüz başımız çamur içindeydi. Derine indikçe ölüm kokusu burunlarımıza doldu, öksürdük, öğürdük. Öpücüğün eşiğindeyken Nazım sayıp söverek mezardan çıktı. Küreğimi ona uzatıp diz çöktüm. Biraz gömülerek elimle kazdım, kazdım, tahtalara ulaştım. Nefes alamadım. O rengârenk patlamayı zihnimde duyacaktım. Yalnız başını açsam yeterdi. Nazım yukarıda söyleniyordu.


“Bir şey demeyeyim, karışmayayım diyordum… Ama yani gül gibi kız gözünün içine bakıyor, sen bize burada mezar kazdırıyorsun be oğlum. Ölü sevici misin, benden mi çekiniyorsun? Nedir? Bakma öyle aslanım. Öykü benim mi ki benden çekiniyorsun? Hepimizin o, hepimizin. Yani o kimi isterse onun. Bugün benim, yarın senin, öbür gün ötekinin.”


Öylece suratına bakıyordum. Elini sallayarak görüşümden çıktı. Döndüm, tahtaları yolumdan çektim. Beyazlığı gitmiş kefenin üzerinden Kader’in yüzüne dokundum. Kıpırtılar duydum. Kefeni açamadım, yırttım. Elime bir şeyler tırmandı, silkeledim. Öğürdüm, ellerim ağzımda yukarı baktım. Hışırtılara kulak verdim. Bir an için, mezarın tepesinde Öykü’yü göreceğimi sandım ve şehirden azat olsam bile onsuz bir yere gidemeyeceğimi anladım. Eğilip o çürük, eksik, kıpırtılı alnı tam ortasından öptüm.


Hâlâ buradayım.



Emre Nazım Mert



0 görüntüleme