• İshakEdebiyat

Öykü- Emre Nazım Mert- Hidayet'in Bilmediği Şeyler

Bu, Hidayet'in göğe ermesinin hikâyesi. Şeytanın aklına gelmeyecek bir kelime oyunuyla başlamak isterdim ama Hidayet hidayete erecek değil. Çünkü hanımının ölümünden sonra bütün olası tanrı konseptlerini kafasından attı. Yerine, bir başka ölümsüzlük yatırımı olarak, kurmacayı koydu. Lord Jim'i yıktı, yeniden yapıyor. Görevine ihanet etmiş bir kahramanın onurunu geri kazanma çabasını yaşadığı çağa göre, geçmişin sesleriyle anlatıyor. Hayatta tek gayesi bu işte muvaffak olmak. Olursa zaferi önce sırtında duyacak. Yalnız zafer düşleriyle esriyen bir hevesli de değil Hidayet. Okur, düşünür, gözler, yazar. Özellikle onunkine benzer ülkelerde bu meziyetler mutluluk dolu bir hayat muştular. Ama Hidayet yumruğu beklemediği yerden yiyecek.

İşte başlıyor. Buyrun, denizin pırıltısını, sahil parkında yazdan kalma havanın tadını çıkaran pazar kalabalığını bırakıp Hidayet ile birlikte yukarı bakın. Yükseklerdeki süpürülmüş soluk saçaklara, pamukçuklara benzeyen şu bulutlara sirrus denir ve bunlar uygun şartlarda fırtına bulutlarına evirilebilir. Hidayet bunu bilmiyor. Bulut Gözlemcisinin Rehberi'ni aldı ama okumadı. Haberlere maruz kalmayı da pek sevmez, bu yüzden sirruslara olumlu gözlerle bakıyor. Biçimlerine kafa yoruyor. Derken sağındaki hareketi hissederek bakışlarını deniz seviyesine indiriyor. Çekik gözlü bir kadın. Onu hikâyesine dahil edebilir. Bu kadın pekâlâ Orta Asyalı bir azize olabilir, üzerindeki esvap bir maforyonu andırıyor. Kaptan Jim'in aradığı kadın belki de budur.

Hidayet, Kaptan Jim ile Orta Asyalı azize arasında makul bir bağlantı kurmaya çalışırken, gözleri başka bir harekete takılıyor. Basit ama etkili. Körpecik, sarışın bir kızın bağdaş kurduğu yerde öne eğilmesi. Hafif rüzgârda neşelenen saçları altın ışıltılı. Hidayet büyülendi. Öyle düşünüyor. Yürüyüp gidemiyor yahut başka tarafa bakamıyor. Orta Asyalı azizenin dikkat ve şefkat dolu bakışını fark etmiyor. Kızın yarım atleti koyu mor. Sol omzunun arkasında irice bir ben. Biraz daha eğiliyor. Hidayet omurlarını tek tek sayarken, kız kıpırdanıyor. Bakışlarımı hissetti. Yüzüne ateş yürüyor. Oysa kız annesine bakıyor.

"Üstünü giy artık, esiyor," diyor kadın. Sahile inen merdivene yakın. Ufarak bir köpeğin tasmasına yapışmış. Kuzguni saçları kızınkiler gibi neşeli.

Kız telefonunu çimenlerin üzerine bırakıp geriniyor. Hidayet bu genç bedenin akıcı hareketlerini, beline bağlı turkuaz eşofman üstünü çözüşünü, silkeleyip giyişini aklına kazıyor. Daha fazlasını görmek istiyor. Biraz geride bir bank boş, kalbi küt küt, gidip oturuyor. Gövdesinde tatlı, tanıdık bir heyecan. Güneş dağlara doğru meylediyor. Kız kalkıp köpeği annesinden alıyor. Anne kahkahalar atarak telefonla konuşurken, kız ile köpek oynuyorlar. Güzel kız. Ama benim beğendiğim kadınlara benzemiyor. Beli kalınca, omuzları genişçe, kalçaları dar. Kadına da benzemiyor. Çocuk bu. Kalkıp gitmem gerek. Ama Hidayet kendini ikna ediyor. İnanıyor. Duyduğu heyecan kösnül değil, edebi. Saçlarından, bedeninden saçılan neşe yüzünden. Gençliği, masumiyeti ve teninin ışıltısı yüzünden. Üstelik şeyimde bir hareketlenme de yok. Gerçi o zaten epeydir yok.

"Hadi gidelim kızım," diyor kadın. Kız tasmayı kısaltıyor. Hidayet de doğruldu, peşlerine takılacak. Göğsü, yüzü sımsıcak. Hikâyenin ilerisinde beni bekliyordu. Kurmacayı zorlamayacak. Sonunda yüzünü de gördüm, düğüm artık çözüldü, tüm unsurlar yerli yerine yapboz gibi oturdu. Bir an önce eve gidip işe koyulmak istiyor. Ama kızı güzel bir rüyayı unutur gibi unutmaktan korkuyor. Böylece ilerisinde beklediği hikâyeleri bertaraf ettiğini bilmiyor.

Yürüyorlar. Köpek tasmanın kordonunu kızın bacaklarına doluyor. Anne kız gülüşüyorlar. Kendisini eğlendiren karakterlere sık sık güldüğü gibi Hidayet de gülüyor. Anne, kızın kolunda, karşıdan karşıya adım adım, o sokaktan sağa, diğerinden sola. Hidayet hiç dikkat çekmediğini biliyor. Çünkü o, karısı öldü öleli neredeyse yüzsüz bir adamdır. Bunu edindiği iş için fazlasıyla yararlı bulur. Dünyanın bir parçasını görür ve etrafına kendi dünyasını inşa ederek yürür. Yine öyle yürüyor. Kıza başka bir esvap, anneye başka bir rol biçiyor. Dünya Hidayet'i görmüyor.

Pazar yerinde satıcılar bağırıyor, alıcılar tezgâhlara üşüşmüş. Mangallardan, bacalardan duman tütüyor. Tenteler arasında gri gökyüzü şeritleri. Zemin çamur, adım sesleri yapış yapış. Para keseleri şıngırdıyor. Mama ile kız bir tezgâha yanaşıyor. Türkoman duraklıyor. Zar atan iki adamın seyircilerine karışıyor. Günlerdir aradığı kızı buldu, tedbirsiz davranarak işi berbat etmeyecek. Elini kılıcına attığının farkında değil. Burnunu taciz eden balık ve baharat kokularına aldırmıyor. Mama satıcıyla pazarlık ediyor. Ateşli kadın. İkna etmek kolay olmayacak. Gemide kadın uğursuzluk demek. Kaptan'a karşı çıkamayan tayfa Türkoman'ın başının etini böyle yiyecek. Kız tezgâhın köşesindeki sokak köpeğine yaklaşıyor. Elini omuz hizasında uzatıyor. Hayvan sıçrarken, Mama, kızla İngilizce konuşuyor. "Gel sevgilim. Bırak şununla oynamayı." Tekrar yola koyuluyorlar. Umumhane iki sokak ötede. Kapının ardında gözden yitecekler. Hidayet merdiven boşluğu pencerelerindeki ışık sönene kadar apartmana bakıyor.

Eve döndüğünde ilk iş buzdolabını açıyor. Dondurma kabında haşlanmış patatesler. Oturmadan ikisini atıştırıyor. İki patates arasında zencefilli limonlu çay demliyor.

Bir bardak çayla Remington'un başına geçip makineye temiz bir sayfa takıyor ve çata çuta. Birkaç cümle sonra anlıyor ki yazdığı paragraf bir suret karalamasına dönüşmüş. Tatlı canını sıkmıyor. Daha önce de kendini metnin gerisinde, ilerisinde yahut dışında bir şeyler karalarken yakaladı. Bu gibi durumlarda ne yapması gerektiğini iyi biliyor. Mühim sahnelere dönecek. Duvardan süvari kılıcını indirmeden önce birkaç yudum çay içecek.

Vaktiyle eve bir yel değirmeni minyatürü almaya niyetlenmişti ama vazgeçti. Kablosuyla tuzaklar kuran, devrilip can yakan, pervanesi tehditkârca vınlayan bir vantilatörle idare ediyor. Yine karşısına geçiyor ve başka bir zamanda, bir merdivenin başında, bir kadınla yan yana durduğunu düşlüyor. Zenci ağanın fırlatılan bir mızrakla devrildiğini görüyor. Kılıç tutan eli titriyor. Cevri Kalfa ise sadık ve cesur bir kaplan. Gözleri yerinden uğramış, başı açık, kucağında bir çömlek. Yukarı çıkmaya çalışan eli kanlı yeniçerilerin üzerine avuç avuç kızgın kül savuruyor. "Korkma aslanım," diyor. Şehzadeyi kaçırmaya çalışan ağalara, "Hadisenize," diye bağırıyor. "Damdan, damdan!" Saldırganların ağzı küfür dolu, elleri gözlerinde. Kahramanın titremesi geçmek bilmiyor. Paşa'nın buyruğuna uyup haber uçurmuş, bir köşede saklanmak yerine harem ağalarının peşine takılmıştı. Büyük bir iş başaracağını zannediyordu. Ama şimdi vücudu ona ihanet ediyor. Çünkü o bir kahraman değil. Hayal âleminde yaşayan bir sübyan. Kılıç elinden düşüyor. Hazır saldırganlar görmüyorken kendini merdivene atıyor, bunu yaparak Şehzade Mahmut'u öldürdüğünü düşünüyor.

"Deyyus," diye bağırıyor Cevri Kalfa arkasından. "Ödlek deyyus! Alemdar Paşa ettiğin rezilliği duyacak! Tez olun ağalar, itin eniği kaçtı."

Kahramanımız, yeniçerilerden birini devirerek, paldır küldür merdivenden indi. Alemdar Paşa tayfasının kopardığı naraların, şakırtıların aksine koşturuyor.

Hidayet salonda adımlıyor, kılıcı birkaç kez savuruyor. Bir yudum çay içip vantilatörü karşısına alıyor. Gözlerini yumduğunda, kahramanın başından geçenler süratle akıyor ve Hidayet ulaşmak istediği sahnenin girişinde gözlerini açıyor.

"Hanımefendi, elbette sorun istemiyoruz," diyor Kaptan Jim. "Kızı istiyoruz ve hatırı sayılır bir bedel ödemeye hazırız."

Mama şuh bir bakışla Jim'i süzüyor. Bir yanında iri yarı bir zenci, diğer yanında aynı ebatlarda bir sarı kafa. "Kaptan, anlamıyorsunuz. Burada mesele para değil. Ayrıca kızı çalıştırıyor da değilim. İyi bir hayatımız var, olduğu kadar. Onu bırakırsam başıma geleceklerden korkarım."

Kaptan Jim, Türkoman'a bakıyor. "Haklıymışsın dostum... Çocuklar!"

Kılıçlarını çekiyorlar. Dış kapıdan içeri tayfanın yaman silahşorları akıyor. Küfürler, çığlıklar birbirine giriyor. Mobilyalar devrilip bardaklar şişeler kırılıyor. Artık Türkoman namıyla bilinen kahramanın eli hiç titremiyor. Çünkü zaman, ateş ve tuzla bilendi.

"Hanımlar, beyler! Ben Kaptan Jim. Bu kerhane geçici olarak hizmet dışıdır. Ben ve dostlarım bir zarar görmemeniz için sakince ama acele ederek dışarı çıkmanızı rica ediyoruz."

Kadınlar ve adamlar korku dolu mırıltılarla Jim'e ve tayfasına bakarak dışarı koşturuyor. "O mu?" diyorlar. "Tanrım gerçekten o. Buraya nasıl gelmiş?"

Adamların bazıları dışarı çıkmıyor. İzbandut zenci ile sarışının yanındalar. Mama arkalarına saklanıyor. Ellerinde kılıçlar, bıçaklar, piştovlar. Birinin üzerinde eski püskü, düğmeleri kopmuş bir kırmızı ceket. "Seni hain," deyip tükürüyor. "Cesedin Kral'ın adaletine hesap verecek."

"Bana anlatmana gerek yok," diyor Kaptan Jim. "Bir gün Yüce Tanrıya hesap verirsek, Kral adına adalet dağıtanların hâlini görmek isterim."

"Kâfir," diye bağırıyor kırmızı ceketli.

Ve dövüş başlıyor. Naralar atılıyor, iki piştov patlıyor, kılıçlar birbirine vuruyor, canlar çıkıyor. Kaptan Jim kalçasıyla iterek Türkoman'ı zenci izbandutun darbesinden kurtarıyor. "Git Türkoman." Sarışın yarmanın karnına bir tekme yapıştırıyor. Akıcı bir kılıç oyunuyla zenciyi geri basmaya zorluyor. "Git kızı bul."

Tayfa hep bir ağızdan coşku ve hiddet dolu bir nara koparıyor. Türkoman merdivenden yukarı koşarken yoluna çıkan adamı tek hamlede alaşağı ediyor. Üst katta üç kişinin arasına dalarak daha neye uğradıklarını anlamadan hepsini yere seriyor. Bir odanın girişinde sinsi bakışlı bir kişi. O da fazla dayanamıyor. Türkoman kendini sakınarak içeri giriyor. Kız duvar dibinde, maforyonun başlığını geri itiyor. Çenesi yukarıda ama mavi gözleri ürkek.

Hidayet nefes nefese, gömleği ter içinde, "Kız, senin adın ne?" diyor.

"Grace Remington."

Hidayet, nabzı kulaklarında, kollarını iki yana açıyor. Başının gerisinden sırtına akan bir ürperti ve bacakları arasında ilaçsız bir mucize ile kanepeye çöküyor.

***

Sabah erkenden gözlerini açıyor. Haşlanmış patates ile kahvaltı edecek. Gidip evinin önünde kızın dışarı çıkmasını bekleyecek. Okula servisle gidiyordur. Arabayla takip ederim. Okula girişini izler, sonra dükkânı açarım, öğleden sonra da çıkışına gidip peşine takılırım. Bir defterle mutfak masasına oturuyor. Sayfalar Faulkner röportajlarıyla dolu. Üşenmeden hepsini deftere geçirdi Hidayet. "Sanatçının ahlaka ihtiyacı yoktur," diyor patateslerine tuz atarken. Her şeyden çok göze batmayan görünüşüne güveniyor.

Hidayet, hanımı öldükten sonra arabasını satıp yerine eski ama sağlam, göze batmayan bir araç aldı. İçerisinde kendini bir kez bile eğreti duymadı. Kızın oturduğu binayı gözlerken de evinde hissediyor. Kaldırıma sıralı ağaçlar rüzgârda salınıyor. Bulutlar alçalmış, yoğunlaşmış. Yağmur yok ama gelecek. Saatine bakıyor. Daha erken. Öyle olsa gerek.

"Kaptan, tayfayı nasıl zapt edeceğimi bilemiyorum," diyor Türkoman. İçki, kadehinde salınıyor. "Davamızda haklıysak kendimi güvende hissederim. Tayfa da bunu hisseder."

Kaptan Jim içini çekiyor. "Öyle olsun dostum, anlatayım... Kızın annesi uzaktan akrabamdır. Babası tüccardı. Kaçakçılığa da bulaşmıştı. Kendini çok akıllı sanan kişileri bilirsin... Ama işte yanlış kişiye kazık attı. Bir gece evini bastılar. Göz korkutmaya gelmişlerdi ama yüzlerine gözlerine bulaştırdılar. Adam can çekişirken karısına tecavüz ettiler. Grace o zaman küçüktü. Onu iyi bir yatırım olarak görmüşler ki yanlarına aldılar."

"Korkunç."

"Kara çok korkunç Türkoman. Denizlerde bir nebze adalet var. Ama şu buharlı gemiler yakında bu adaleti de yok edecek gibi. Neyse. Kadın benden kızını bulup ona getirmemi istedi. İnan bana adalet için çok uğraştım Türkoman. Ama o adama dokunmak çok zor, anlarsın ya. Fazla göze battım. Majestelerinin donanmasından ayrılmaktan başka çarem kalmadı. Kara bayrağı çektim. Aslına bakarsan buna sebep olanlara müteşekkirim. Korsanlık yaparken bir yandan kızı aradım, diğer yandan evi basan herifleri tek tek avladım. Hatta sonuncusunu sen hallettin. O zaman sana yalan söylemiştim, beni bağışla. Şu şaşı piçi hatırlıyor musun?"

"Evet."

Kaptan rom kadehini kaldırıyor. "Grace Remington'a içelim Türkoman."

Grace kaptanın kamarasına girerken, kız apartmandan çıkıyor. Hidayet kızın uçuşan eteğine, sarı saçlarına, keyifli, hafif yürüyüşüne Grace Remington'u konduruyor. Gözleri mavi mi emin değil. Kız, Grace'i de peşinden sürükleyerek ana caddeye yürüyor. Yakındaki liseye gidiyor galiba, tuh. Marşa basıyor. Ya da otobüse binecek. O zaman arabayla takip akıl kârı olmaz. Kız ana caddeye çıkıp durağa yöneliyor. Hidayet hoşuna gitmese de yolun ağzında uygun bir yere park ediyor.

Kız durakta, yanında uzunca boylu bir oğlan. Durağa bir otobüs yanaşmakta. Hidayet koşturuyor. Yıllar sonra ilk kez otobüse binecek. Sarışın kız ile arkadaşının üç sıra arkasında uygun bir yer. Kalabalık kokusu ile nemli sıcak hoşuna gitmiyor. Yanındaki tombul kadın kıpırdanıyor. Ben de mi kokuyorum? Kız başını oğlanın omzuna yaslamış. Sarı saçları çocuğun omzundan aşağı akmış. Bu duyduğum kıskançlık değil. Estetik merak. Böyle düşünüyor. Grace'in başını birinin, mesela Kaptan Jim'in omzuna yasladığını görse Türkoman neler hisseder bilmiyor.

Şehrin göbeğine yağmur atıştırmış. Çocuklar orta kapıdan iniyor, Hidayet arkadan. Köşe başındaki ıvır zıvır tezgâhını gözüne kestirdi. İndiğinde rüzgâr sağlam bir darbe vuruyor. Burnunda tuz kokusu. Soluna göz atarak tezgâhın başına geçiyor. Okula gitmiyor zibidiler. Öyleyse bugün dükkân açılmayacak.

"Hava fena amca," diyor satıcı.

"Öyle."

"Kötü yağmur geliyormuş."

"İyidir iyidir, berekettir. Kaç para bu tespih."

"Beş lira at amca. Siftah olsun."

Parayı verip tespihi cebine atıyor. Çocuklarla arasına epey mesafe ve insan koydu. Trafik ışıklarına gelmeden paltosunun yakasını kaldıracak. Araçların fren lambaları bir yanıp bir sönüyor. Önündeki kurşuni insan nehrinin arasında kızın başı altın ışıltıları saçıyor.

Çocuklar yaya geçidinden karşıya geçiyor. Refüj ve tramvay yolunu aşıp bir fırına giriyorlar. Az ileride bir bank, Hidayet eliyle kurulayıp oturuyor. Bu tarafta bekleyecek. Çünkü neredeyse yüzsüz bir adam bile bir yere girdiğinde az çok dikkat çeker. Bir belediye otobüsü hızla geçiyor. Hidayet paltosuna sıkı sıkı sarınıp kollarını kavuşturuyor. Fırın turuncu ve kalabalık. Başka bir mekâna oturmaya cesaret edemiyor. Kaşla göz arasında çıkıp gidebilirler. Bankta bir saatten fazla bekliyor.

Sonunda çocuklar fırından çıktığında Hidayet yeniden yürüdüğü için mutlu. Galiba sinemaya gidiyorlar. Öyle umuyor. Bu havada başka ne yapacaklar? Film iyi bir şey olsa bari. Salona en son ben girerim, karanlıkta hiç dikkat çekmem. Bu saatte fazla gelen olmaz, oturacağım yeri dolu koltukların uzağından seçerim.

Çocuklar sinema girişinde, bir afiş önünde fotoğraf çekilip içeri giriyor. Hidayet afişe yakından bakınca filmden hoşlanmayacağını anlıyor. Ama rahatça, sıcak bir yerde iki saat oturmak fikri cazip. Filmin adı Ölümcül Makineler ve başlamasına kırk beş dakika var. Hidayet koştur koştur geri dönüyor. Fırına gidip çay içecek, patatesli poğaça yiyecek.

Filme beş kala gişeye yanaşıyor. Ekranda, en arkada iki, hemen önünde beş koltuk pembe. Çocuklar ortalıkta yok. Hidayet önlerden bir sıranın en sağını seçiyor.

Kapı kapanıp gürültü başladıktan sonra salona giriyor ve perdede sarışın kızın siluetini görüyor. Gölge saç kıvrımları, gölge montu çıkarmak için devinen gölge kollar, montun kayboluşu ve zarifçe oturan gölge beden. Hidayet koltuğuna doğru ilerlerken zemin sallantılı. Otururken burnunda rutubet, zihninde ışık ve gölgeler. Gözleri önünde sıcak bir sahne.

Türkoman ahşap duvardaki delikten bakıyor. İçeride, yerde yuvarlak küvetin gölgesi. Görüşünden Grace geçiyor. Loş turuncu ışıkta Türkoman, kızın sarı saçlarının ve kırık beyaz cüppesinin pırıltılarını yakalıyor. İçerisi kararır gibi, Grace'in uzamış gölgesi de. Cüppesini çıkarıyor. Türkoman hışırtıyı duymadan önce gölge cüppenin düştüğünü görüyor. Kızın keyifli mırıltısını, narin bedeninin suda çıkardığı şıpırtıyı dinliyor.

Derken Grace ona sesleniyor. Kaçıp gidecek. Ama kızın tekrar, "Hey, dışarıdaki," dediğini işitince duraklıyor.

"Neden içeri gelmiyorsun? Kaç sefer oldu, fark etmedim mi sanıyorsun? Vahşilerden, bordalamalardan, kılıç oyunlarından korkmuyorsun ama benden mi korkuyorsun? Oysa bugüne kadar kimseyi ısırmadım." Gülüyor. Türkoman sırtını duvara verdi. Elini kalbine bastırıyor. "İçeri gel. Yalnız yıkanmak zor. Erişemediğim yerler var."

Türkoman içeri girmemesi gerektiğini düşünüyor ama böyle bir isteğe nasıl karşı çıkabilir? Sadece kumaşların altında ya da gölgelerde gördüğü o narin bedenin üryan çizgilerini kanlı canlı görmekten nasıl geri durabilir? Elbette içeri girecek. Yalnız birkaç derin nefes alması gerek.

Kapı Türkoman'ın ardında gıcırdayarak kapanırken, Grace küvetin içinde hafifçe dönüyor. "A, sen miydin, selam Türkoman," diyor oyuncu bir şaşkınlıkla. İnci gibi dişleri görünüyor. Saçlarını tepesinde kuş yuvası gibi toplamış. Ensesinde şeftali misali tüyler. Lamba askıda gıcırdıyor.

"Ne duruyorsun öyle? Gelsene."

Hidayet kafasındaki sahneyi tekrar tekrar kuruyor, genişletiyor. Egzotik kokuları, ahşabın verdiği hissi, Grace'in yumuşak, ıslak, lamba ışıltılı tenini tekrar tekrar duyuyor. Dayanamayacak. Telefonunu çıkarıp not alacak. Neyse ki ekran ışığını kısmayı akıl ediyor.

Ancak filmden yarım saat sonra, bir ara sokağın ortasında Hidayet kendini kurmacanın büyüsünden kurtarabiliyor. Bulutlar iyice bastırmış. Yağmur serpiştiriyor, rüzgâr uğulduyor. Hidayet'in aklında filmden bir sahne bile yok. Kendi kurduğu sahnenin sıcaklığını ise yüreğinde taşıyor. Sarışın kız ile uzunca boylu çocuk el ele. Hidayet ne konuştuklarını duymuyor. Ama keyifleri yerinde.

Sokağın bitiminde çocuk, "Gelmeyecek misin yani?" diyor.

Kız dilinin ucunu göstererek başını sallıyor. Hidayet gülümsüyor.

"Sevmiyorum o tipleri. Sen git."

"Yapmaa, olmaz ki öyle."

"Olur olur."

Çocuk duraklıyor, Hidayet'in devam etmesi gerek. Arkasına sinebileceği bir köşe göremiyor. Oğlan tatlı tatlı konuşup öperek kızı ikna etmeye çalışırken, Hidayet yanlarından geçip gidiyor. Şimdi ne yapacağım, derken oğlan imdadına yetişiyor.

"İyi, sen bilirsin, ne diyeyim. Gel bari Burger'a gidelim ayrılmadan."

Hidayet yirmi dakika sonra Burger King'in kapısını gözleyecek. Gitmeliyim, diyor, bu kadar yeter. Ama yakınlarda dolaşıp duruyor. Başladığı işi bitirecek. Bir döngüyü tamamlar gibi, sevgilisini bırakan bir delikanlı gibi kızın eve girdiğini görecek.

Çocuklar sarılıp ayrılırken Hidayet pustuğu köşeden çıkıyor. Bir an önce eve varıp çalışmanın derdinde. Kız ile arasına üç kişi koyarak otobüse binerken yorgun. Toplu taşıma kalabalığını, kokusunu, birinin kalkıp ona yer vermemesini umursamıyor. Otobüs muhitlerine doğru yol aldıkça hava kararıyor, gök gürlüyor, iri yağmur taneleri savruluyor. Vaziyet kötü. Olmadı yarın da açmam dükkânı, ne olur ki?

Tedbiri elden bırakarak kızın peşi sıra otobüsten iniyor. Yaya geçidinden geçerken çocuğun birkaç adım gerisinde kalmayı akıl ediyor. Arabasının ıslak, soğuk kapılarına işaret parmağıyla dokunarak yürürken, ışık her yanı ele geçiriyor. Gök amansızca gürlüyor. Oto alarmları, köpek havlamaları. Sokağın çizgileri yeniden görünür olduğunda, deminkinden çok daha zayıf ama etkili bir ışık Hidayet'in yüzüne vuruyor.

Gümbürtü azalırken kızın sesi yükseliyor. "Neden beni takip ediyorsunuz?" Flaş açık, Hidayet'i videoya alıyor. Gözleri mavi değil. Hidayet kustu kusacak. Yüz çizgilerinin gerildiğini, gölgelerinin aydınlandığını duyuyor. Başına gelecekleri öngörüyor. "Utanmıyor musunuz? Sabah otobüste gördüm sizi. Dün de gördüm annemle eve dönerken. Buralarda oturuyorsunuz sanmıştım, ama şimdi de bu. Neden beni takip ediyorsunuz?"

Hidayet keskin hareketlerle etrafına bakıyor. Konuşursa söylediklerini yalnız kız duyacak. Cevap veremiyor. Eli karnında, gerisin geri dönüp yürüyor. Kız ardından sesleniyor ama Hidayet'in kulaklarında yalnız rüzgâr. Ana caddede bir saçak altında bir süre bekleyecek. Yüzü alev alev, elleri titreyerek. Araçlar perde perde dökülen yağmuru ışıtarak geçip gidiyor. Her an üzerine biri atlayacak gibi. Arabasına doğru yürümeden önce muntazam budanmış bir çalılığa eğilip kusuyor. Ağzından sadece bir miktar su dökülüyor.

Araçları içinde veya yayan, sanki rastladığı herkes ona bakıyor. Kendini eve zor atıyor. Üzerini değiştiriyor. Zencefilli limonlu çay için su kaynatırken mutfakta adımlıyor. Bir haşlanmış patatesin yarısını yiyecek. Yüzümün çizgilerini gördü. İnternete yayarsa beni tanırlar, yüzüme tükürürler, dükkânımı bile taşlarlar. Ama hak etmedim diyebilir miyim?

Bir bardak çayla Remington'un başına geçiyor. Rüzgâr pencerelerde uğulduyor, camlar ıslak. Her şeye rağmen, kurmaca olmasa da çılgınlar gibi yazabileceğini hissediyor. Fırtınalı dimağında cümleler uçuşuyor. Birini yakalayıp sayfaya konduracak. Bugünün izlenimlerini yazacak. Niyeti bu. Bir saat debeleniyor. Olmuyor.

Kafamda çok ses var, ondan. Bağımsız sesler duymak için televizyonu açıyor. Kurşuni odada, duvara asılı kılıcın karşısında dikiliyor ama oynayacak kadar enerjik değil. Bir battaniye alıp kanepeye uzanacak. Televizyondaki ciddi ama boş konuşmaları dinleyerek uyuklarken fırtınanın şiddetlendiğini duyacak.

***

Gece ara ara gözünü açsa da yataktan ancak ertesi sabah çıkıyor. Her tarafı ağrıyor, burnu tıkalı. Televizyonu kapatıp gerinerek pencereye yürüyor. Güneş fırtına bulutlarına yenilmiş. Sokak lambalarının ışıttığı kürelerde yağmur damlaları savruluyor. Kirli sular denize doğru akıyor. Hidayet kanının uğultusunu rüzgârınkiyle özdeşleştiriyor. Oturup yazmaya çalışacak ama önce korktuğu başına geldi mi görecek.

Telefonu dün giydiği pantolonun cebinde. Bir sürü mesaj. Aldırmamaya çalışıyor, ayakta duramıyor, bir sandalyeye çökecek.

Facebook ikonuna dokunuyor. Ana sayfada biraz aşağı kayınca, "Takipçisini Böyle Kaydetti" başlıklı haber gözüne batıyor. Altında iki yüzden fazla yorum. Flu fotoğrafta vücut çizgileri. Haberi okumuyor. Videoyu izlerken eli ağzında. Bütün dikkatini verdiği söylenemez ama kızın sesini tanıyor. Ve flaşa tutulmuş yüzünü sürrealist bir portre gibi görüyor. Yorumlar. İhtiyar bok, yazmış biri. Bir diğeri, torunu yaşta kız, utanmaz. Adi adam. Yığınla küfür ve beddua. Tanıdık bir profil resminin yanındaki yorumu okuyunca Hidayet flaşı yeniden yüzünde duyuyor. Midesi ağzında. Hidayet amca bu. Antikacı sahafların orada.

Hınçla Remington'un başına geçiyor. Parmakları tuşların üzerinde. Kelimeleri birbiri ardına ekliyor ama anlamlı bir bütüne ulaşamıyor. Zihninde görüntüler ve sesler. Duvardaki kılıca bakıyor. Geriye ne kaldıysa değerlendirecek. Ama önce mutfağa giriyor.

Ocak açık, emaye tencerede üç parmak sıvı yağ. Hidayet patatesleri dikkatle soyuyor. Parmak parmak doğrarken birkaç kez, "Adi adam," diye mırıldanıyor. "İhtiyar bok." En son ne zaman patates kızartması yedi, hatırlamıyor. Kızartma tepeciğine çatalını uzatırken duvarda başka gölgeler.

Kapı Türkoman'ın ardında gıcırdayarak kapanırken, Grace küvetin içinde hafifçe dönüyor. "A, sen miydin?.. Selam Türkoman," diyor samimi ve biraz korkulu bir şaşkınlıkla. İnci gibi dişleri görünmüyor. Saçlarını tepesinde kuş yuvası gibi toplamış. Ensesinde şeftali misali tüyler. Lamba askıda gıcırdıyor. Grace cüppesine uzanıyor.

"Ne arıyorsun burada?"

Hidayet sahneyi tekrar tekrar oynatıyor. Değiştirmek istiyor. Olmuyor.

Türkoman'ın arkasında gıcırtılar, adımlar. Tanıdık, çoğul, kötücül sesler, "Sana söylemiştik Kaptan," diyorlar. "Kadınında gözü var. Bu şeytanı gemiye almamalıydık."

Türkoman dönüp baktığında, Kaptan Jim'in arkasındakiler korkuyla gölgelere siniyor. Kaptan yalpalayan zeminde zarafetle yürüyerek yaklaşıyor. Ağzının kenarları sarkmış. Hidayet, Kaptan Jim'e engel olmak istiyor ama ona da söz geçiremiyor.

"Türkoman, seni adi adam," diyor Kaptan Jim. Kollarını açıyor. "Türkoman, sevgili dostum. Ne yaptın sen? Seni bulduğumuzda başıboş balıktın. Belli ki hâlâ öylesin." Eğiliyor, sesi alçalıyor. "Dostlarım benim yerime onurumu savunmak istiyor. Ama hayır, düellodan başka seçenek yok." Fısıldıyor. "Yoksa tayfa başımı yiyecek. Sen ise her halükarda öleceksin."

Hidayet son patatesi ağzına atıyor. "Öyle olsun Kaptan," diyerek masadan kalkıyor. Sonunu görebiliyorum. Böyle kurmamıştım ama ötesini göremiyorum. Banyoda ellerini yıkadıktan sonra aynada yüzüne, gözlerine bakıyor. Kırışıklıklarına, hafifçe sarkmış gıdısına dokunuyor. Birkaç damla işeyip tekrar ellerine su tutacak.

Bir bardak su ile Remington'un başına oturuyor ve çata çuta. Üç cümle. Hiçbir anlamları yok. Sayfayı makineden yırtarcasına alıp buruşturuyor. Temiz bir sayfa. Üç cümle daha. Bunlar öncekilerden de kötü. Bir sayfa daha. Dirsekleri yazı makinesinin iki yanında, epey oturuyor.

Duvardan süvari kılıcını indirecek. Vantilatörün karşısına yürürken Türkoman şaşkın. Gökyüzü tertemiz. O zaman fırtına sesleri nereden geliyor? Kılıcını tartıyor. Grace dümene çıkan basamakların dibinde. Maforyonuna bürünmüş. Tayfa ortalıkta yok. İskele tarafında ise denizin bitimsiz yarım dairesi yerine, biri kitaplardan ibaret üç duvarın çizgilerini görüyor. Köşede mat, önü camlı bir kutu, bildiği hiçbir tarza benzemeyen koltuklar, bir masa, üzerinde garip bir makine ve kâğıtlar, masanın ardında küçük resimler, fincanlar ve bardaklarla dolu cam kapaklı bir dolap.

"Yardım mı bekliyorsun?" diyor Kaptan Jim. Beyaz gömleğinin kollarını sıvamış, sol dizini bükmüş, kılıcının ucu güverteye bakıyor. Sancakta deniz sonsuz.

"Anlamıyorum. Ama sanırım yardımcımız zaten burada, bizimle birlikte," diyor Türkoman.

"Ne diyorsun?"

"Bilmiyorum. Belki de biz ona yardım ediyoruzdur. O zaman biz olmayınca ne yapacak o?"

Kaptan Jim sırıtıyor, başını sallıyor. "Deli numarası yaparak kurtulamazsın. Davran Türkoman!"

Kaptan Jim zarafetle, Türkoman temkinli dövüşüyor. Kılıç şakırtıları, adım ve nefes sesleri arasında Türkoman tayfanın tezahüratlarını duyuyor. Ama hâlâ görünürde yoklar. Hiçlikten küfürler ediyor, "Türkoman seni hain," diye haykırıyorlar. "Şimdi biz ne yapacağız? Dünya seni görüyor."

Türkoman artık hınçla dövüşüyor. Darbeleri tiz vınlamalarla havayı yarıyor. Kendini Kaptan Jim'in gözlerinden görüyor ve tıpkı onun gibi hareket ediyor. Bir an Kaptan'ın olup olabileceğinden çok daha iyi olduğunu düşünüyor. Ama Türkoman'ın kılıcı Kaptan Jim'in kaburgaları arasına girdiğinde, iki adamın yüzünde de çocuksu bir şaşkınlık beliriyor.

Grace bağırıyor. "Hayır." Tayfa acıyla böğürüyor. Kılıcı nemli ahşapta tıngırdar, beyaz gömleği kana bulanırken Kaptan Jim, "Ah Türkoman," diye mırıldanıyor. "Beni yenebileceğini hiç düşünmemiştim."

Türkoman iskeledeki tuhaf odaya bakıyor. "Ben de düşünmemiştim Kaptan."

Tayfanın çarpık, öfkeli yüzleri birer ikişer meydana çıkıyor. Çarpık bedenleri de zuhur ederken, Kaptan Jim kollarını açarak zor bela fısıldıyor. "Türkoman, sevgili dostum. Sadece beni ve kendini değil, kızı da öldürdün. Yapamazsın sanıyordum."

Türkoman, Kaptan'ın düşmesine mani oluyor.

"Kızı öldür Türkoman."

"Hayır."

Tayfa adım adım yaklaşıyor. Yakınıyor, hırlıyor, küfür ediyorlar.

"Bu senin eylemin. Sonucunu göze al. İkimiz de ölünce Grace'e ne olacak sanıyorsun? Bu kişiler güdülmediklerinde korkunç işler yapabilir."

"Yapamam Kaptan."

"Türkoman sen bir ödleksin," diyor Kaptan Jim. Tıslıyor, dişleri kanlı, öksürüyor. "Öyle olsun… Şimdi beni bırak, git kendi işini gör… Grace, tatlım, yanıma gel, bana son bir öpücük ver."

Türkoman, Jim'in yere çökmesine yardım ediyor. Grace gözyaşları içinde Kaptan'ın başına gelecek. Tayfa Türkoman'ı kıstıracak. İskeleye doğru gerilerken kılıcını savuruyor. "Geri basın iblisler!"

Ahmak ahmak birbirlerine bakıyorlar. Grace, Jim'in alnını öpecek. Türkoman dönüp küpeşteye sıçrıyor. Tuhaf oda ile küpeşte arasında bir adam genişliğinde bir boşluk. Aşağıda deniz ışıldayıp titreşiyor. "Ah," diyor Türkoman, "bunca sene denizler üstünde yaşamama rağmen hiç aklıma gelmedi. Hayır, bu hiç aklıma gelmedi."

Son bir kez güverteye, hikâyelerini keyifle dinleyip omuz omuza dövüştüğü eski dostlarına, ölümüne kanayan Jim'e, yüzünü okşayan sarı saçlara ve kanlı elinde beliren gümüşi bıçağa bakıyor.

Hidayet, nefes nefese, yerdeki vantilatörü kaldırmadan masaya yürüyor. Hayır, bu hiç aklıma gelmedi. Ama neden olmasın? Gayet uygun. Kılıcı masaya bırakacak. Kırgın yahut kızgın değil. Hiçbir şey hissetmediğini sanıyor, bunun da bir his olduğunu bilmiyor. Remington'u kucaklayarak pencereye yürüyecek.

Fırtına sesleri arasında daktilonun yere çakılışını duyuyor. Hemen ardından atlayabilir. Komşu binaların ışıklı pencerelerini gözlüyor. İhtiyar sapık, dünyanın gözü önünde intihar etti, bu değil. İhtiyar sapık, denizde yitip gitti. Böylesi daha iyi. Türkoman gibi.

İşte tam bu noktada, Hidayet giyinir, notlarını, taslaklarını bir ayakkabı kutusuna doldururken, evden son kez çıkış ya da varoluş hakkında isabetli isabetsiz birtakım zırvalıklar karalayabilirim. Ama dostlarım telaşlanmayın. Hidayet'in arkasına saklanarak (ki başarılı olacağım şüphelidir) duygu sömürüsü yapmak veya iç dökmek yerine onu takip edeceğim. Hidayet arabasına atlayacak, fırtınanın yollara sürüklediği engelleri aşarak sahile varacak.

Sahil parkında sırılsıklam, üşüyor. Ayakkabı kutusu paltosunun korumasında. Plaj, kabarmış denizin tahakkümünde. Üç kameraman haberlere hazırlık yapıyor. Ama başkaları da var. Ne yapıyorlar? Uzakları, körfezin sağındaki bulut basmış dağları, enginlerde deniz ile gök arasında köprü olmuş iki hortumu gösteriyorlar. Hidayet arabaya dönecek. Dağ yolunun kıyısındaki uçurumları anımsıyor. Ve virajlardan uzanan doğal seyir teraslarını. Şimdi oralar ıssızdır, dalgalardan dayak yiyordur.

Şehirden uzaklaştıkça yağmur ve rüzgârın uğultusu güçleniyor. Hidayet'in görüşü zayıflıyor. İki eli direksiyonda. Emniyet kemeri göğsünü sıkıyor. Şu durumda farkına varmadan kemeri takmış olmasını komik buluyor. Yağmur, dağları denizle bir etmek ister gibi. Uçurumda gök ve deniz birbirine geçmiş. Çamur rengi köpüklü dalgalar yola kadar uzanıyor.

Hidayet keskin bir virajı gözüne kestirdi. Dirseğin çıkıntısı geniş. Ötesinde bulanık, neredeyse karanlık, homurtulu bir karmaşa. Uygun, gayet uygun. Ben kusurlu, adi bir adamım. Yeryüzünden silinip gideceğim. Ama Hidayet'in bilmediği şeylerden biri de şu ki bu kelimelerden mürekkep dünyanın tanrısı da kusurlu bir adamdır. Ve Hidayet burada, ölümden hemen önceki sonsuzluk anında ışık ve gölge oyunlarını görebilir. Çünkü her hikâye son bir düzeltmeyi hak eder. Gaza basması yeter, basıyor da.

Araba karmaşaya dalıp burnu aşağı baktığında Hidayet kollarını açıyor, olduğu kadar. Küpeşte üzerindeki Türkoman'ı da aynı biçimde düşlüyor. Sahneyi bulamıyor. Araba ise kudurmuş denize çakılması gerekirken sarsılıp savruluyor ve gaddar bir uğultuyla dönerek yükseliyor, yükseliyor. Hidayet kahkahasını duymuyor. Yükselip dört dönerken arabaya toslayan şeyleri göremiyor. Camlar patladığında, yan koltuktaki ayakkabı kutusu uçup gidiyor. Yüzü kanlar içinde kalırken Hidayet, kâğıtlarının anaforda bir kuş sürüsü gibi uçuştuğunu görüyor. Türkoman gülüyor. Sırtını duvara verdi. Elini kalbine bastırıyor. "İçeri gel. Yalnız yıkanmak zor. Erişemediğim yerler var."

Türkoman içeri girmemesi gerektiğini düşünüyor. Sadece kumaşların altında ya da gölgelerde gördüğü o narin bedenin üryan çizgilerini kanlı canlı görmek uğruna hikâyeye ihanet etmeyecek. Başparmağı emniyet kemerinin düğmesinde. Cesedini bulamayacaklar. Garip bir biçimde canı patates çeken Türkoman, "Topla kendini oğlum," diye mırıldanacak. Ve denizin bitimsiz dairesinin merkezinde birer tek atmak üzere Kaptan Jim'in yanına çıkacak.


Emre Nazım Mert

160 görüntüleme