• İshakEdebiyat

Öykü- Emre Ocaklı- Ölümsüzlük

Cehennem çok sıcak. Dünya büyüklüğünde bir çemberden sürekli alevler yükseliyor ve ateşin altına hiç durmadan odun atıyor insanlar. Evet odun, bildiğiniz odun. Odunu atanlar da benim gibi insanlar. Ölüler. Belli ki işe yaramaz ölüler; hırsızlar, katiller, tecavüzcüler, politikacılar, babalar. Ateşin ısıtmadığı çok az yer var burada ve ben o yerlerden birindeyim. Bu buz gibi küçük oda, hücre gibi; en uzak mesafe dört adım, pencere yok, masa yok, sadece taştan bir yatak var. Soğuk duvarlar bembeyaz, içerisi tavandan yayılan bir ışıkla aydınlık. Yanan ellerimi duvara basıp soğutmaya çalışıyorum. Sekiz saatlik mesaim yeni bitti. Sekiz saat soğuma zamanı. Ve bu soğumanın sadece bedenimi değil aklımı da soğuttuğunu biliyorum.

Burada gerçek olan tek şey acı ve koku. Yemek yok, acıkmıyorum hiç. Susamıyorum da. Haliyle tuvalet gereksinimim yok. Bu da buranın biz ölülere bir ayrıcalığı. Bir insanın yaşarken, ortalama olarak altmış yıl dersek, kaç gününü tuvalette geçirdiğini hesaplarsanız bana hak verirsiniz. Üstelik pis bir şey. Vücuttan çıkan şeylerin hiçbir hükmü yok. İğrenç. Ölmeden önce hayranı olduğum insanları tuvalette hayal eder, onlardan tiksinirdim. Kokan sapsarı sidikleri, ishal olduklarında türlü sesler çıkartarak tuvalete döktükleri o iğrenç şeyi düşündükçe bunun bize Tanrı’nın lanetli bir hediyesi olduğunu düşünürdüm. Bu yüzden etrafta hiç sidik ve bok kokusu yok. Sadece çiğ et kokusu var, ona da alıştım.

Her gün saatlerce güneşi andıran ateş topunu besliyoruz. Ellerimiz yanıyor, kokuyor, acıyor, çığlıklar atıyoruz, sonra düzeliyor ve tekrar yanıyor, kokuyor. Buranın döngüsü bundan ibaret sanırım. Böyleyse iyi, ama bununla sınırlı kalacağına pek inanmıyorum. Mesaisini bitirenler hücresinde oturuyor, soğumaya çalışıyor. Uykum gelmiyor, burada uyku diye bir şey yok. Gözlerim hep açık. Cin gibi. İlk zamanlar diğerleriyle konuşmak için çok çırpınmıştım ama burada konuşmak da yok. Yasak olduğundan değil, burada herkes dilsiz. Sadece gardiyanlar konuşuyor. Onlar da bazen çok konuşuyor. Gardiyan dediğim bildiğimiz şeytan işte, hani şu kitaplarda görünen kuyruklu, çirkin, bazılarının kafasında boynuzu olan. Boynuzlu olanların diğerlerinden daha kıdemli olduğunu öğrendim. Bana kalırsa şeytana boynuz yakışıyor. Diğer türlü çirkin insanlardan bir farkı kalmıyor. Biz aynı sayılırız ama; vücutlarımız aynı boyda, aynı güçte. Sadece yüzlerimiz öldüğümüz zamanki gibi. Çıplağız, kıyafet yok. Haz yok, sevgi yok, merhamet yok; boş gözlerle bakıyoruz birbirimize. Bazı ünlü isimleri burada çıplak görmek ilk zamanlar çok garibime gitmişti ama kısa sürede alıştım. Buranın havası birden değil, yavaşça uyum sağlamamız için tasarlanmış. İlk şoku yaşatmak istemişler sanırım. Tanrı’nın işleri işte.

Öldüğüm ânı hatırlıyorum. Trafik kazası. İki salak kamyon şoförünün oyununa kurban gittim. Başka da bir şey hatırlamıyorum. İsmimi de unuttum bir süre sonra. Tüm hatıralarım yavaşça siliniyor hafızamdan. Bu da buranın bir oyunu; bedenimizi soğuturken yaşadıklarımızı da soğutuyoruz. Gardiyanın dediğine göre tüm anılarım silinince geriye bir tek buraya gelmemi sağlayacak o olay kalacakmış. Neden böyle bir yol izlemişler bilmiyorum. Vardır bir bildikleri. Benim o anıya gelmeme daha var, tüm anılarım silinmedi henüz. Gerçi düşünmeye değer anılar değil birçoğu. Yatağımda geçirdiğim saatlerde sadece buraya neden geldiğimi ve yaptığım onca iyi şeyin neden işe yaramadığını düşünüyorum. Tanrı ile konuşabilseydim belki bu yanlışlığı düzeltebilirdim ama öyle bir şansım sanırım yok. Gene de bir çocuk bir cana kıydı diye cehenneme yollanmaz. Üstelik haklıyken…

Dokuz yaşındaydım. Babamın karne hediyesi için söz verdiği elbisemi bekliyordum küçük odamın -büyük de olabilir, tam emin değilim- penceresinden kuşları izleyerek. Hak etmiştim hediyeyi, derslerim harikaydı ve sınıfın parmakla gösterilen bir öğrencisiydim. Parmakla gösterilmemin diğer nedeni de öteki çocuklardan oldukça uzun ve yapılı bir vücudumun olması ve buna paralel belime kadar inen düz sarı saçlarımdı. Bebeksi güzelliğimi söylemeye gerek bile yok. Tüm bunlar birleşince fabrikada özel olarak üretilmiş bir çocuk gibi duruyordum. Kusursuz. Yıllarca kitaplıkta duran, yazıp da kirletilmek istenmeyen süslü bir ajandanın tertemiz sayfaları gibiydim. Oysa kusursuz olan kuşlardı sadece. Diğer tüm canlılara inat, kanatlarını sallayıp özgürlüğün tadını bir tek onlar çıkarıyor gibiydi. Penceremin önünde çoğu zaman bir kuşun üç saniyede gittiği mesafeyi benim yürüyerek kaç dakikada alacağımı düşünürdüm. Aradaki fark aklımı oynatmama neden olacak kadar fazlaydı. O gün yine bu hesabın verdiği sinirle yola bakarken babamın geldiğini gördüm. Her zamanki gibi sallana sallana yürüyor, sigarasının dumanını büyük bir keyifle tüttürüyordu. Ne vardı ki eli boştu. O an bir kuş olmayı diledim; uçup gitmek, gidip de dönmemek.

Sormadım babama hediyemin nerede olduğunu. Sebebini bilmesem de bunun onu inciteceğini düşünmüş olmalıyım. Kalbi temiz, elleri şefkat dolu, dudakları bal babam. Onu üzmek isteyeceğim en son şeydi. Ama üstüme çöken hüzne engel olamadım. Benden sakladığı bakışların üstüne gidip ona tüm sevgimi göstermek için kollarına atladım. Kucağına oturup saçlarımı koklattım. Çok severdi bunu. Bazı geceler annemin yanından kalkar, yatağıma sessizce kıvrılır, beni kolları arasına alıp sevgisinden titremeye başlardı. Sonra yine annemin yanına dönerdi. Ah babacığım, seni bir hediye yüzünden kıracak değilim ya! Kolları arasında kulağına fısıldadım, “Gece yine benimle yatar mısın? Birazcık bile olsa olur. Her zamanki gibi.” Yüzünün aldığı şekli tam olarak hatırlayamıyorum ama çok şaşırdığına eminim. Elini bacaklarımdan çekip yemek masasına doğru giderken aklımdaki tek şey gece yine buluşacak olmamızdı.

Gardiyanlar kapının önünde konuşuyorlar. Çok ünlü biri daha gelmiş, ismini söylediler ama tanımıyorum. Belki de tanıyordum bir zamanlar ama şimdi bana bir şey ifade etmiyor duyduğum isim. Sanırım küçük çocuklardan hoşlanan bir politikacı. Boynuzlu olduğunu tahmin ettiğim gür sesli şeytan öyle söylüyor. Sekiz saatin dolmasına ne kadar kaldı bilmiyorum. Keşke duvarda bir saat olsaydı. Masum olduğumu söylemiştim değil mi?

İki hafta geçmişti -iki ay da olabilir- ama karne hediyem gelmemişti. Ben de tepki olarak hediyem gelmeden dışarı çıkmayacağımı söyledim anneme. Çünkü o elbiseyle daha da kusursuz olacağıma inanıyordum. Arkadaşlarımın arasından o elbiseyle salınarak yürümek, asla yenilmeyeceğimi tüm arkadaşlarıma, onların annelerine, babalarına, mahalle esnafına, tüm dünyaya haykırmak istiyordum. Ve babama, her geçen gün içimde küçük öfke kırıntılarından bir dağ oluşturmama çeyrek vardı. Ta ki o çeyreği babam değil, sınıfımın iki numarası, benden sonra gelen o kız doldurduğu âna kadar. İsmini hatırlayamıyorum şu an. Oysa o ismi unutmak mümkün değildir. Hem sınıf arkadaşım hem de mahalle arkadaşım olan kız, tıpkı benim istediğim gibi çiçek desenleriyle dolu, üstünde her çiçeğin isminin küçük harflerle yazdığı o rengarenk elbiseyle mahallenin parkında boy gösterdiğinde beynimden vurulmuşa döndüm. Artık o elbise benim olamazdı, onu giyemem, iki numara olmayı, kıskanç bir kız durumuna düşmeyi kendime yediremezdim. Bunun sorumlusu olduğu için babama, dünyaya, anneme, güneşe, aklıma ne geliyorsa düşman oldum. Bunun bedelini birine ödetmeliydim.

Babamı öldürmedim elbette. İnsan babasını niye öldürür ki? Oysa onun da ölümü hak ettiğini düşünüyordum sanki, ama neden bu fikre kapıldığımı şimdi hatırlayamıyorum. Babamın yüzü de yavaşça kayboluyor hafızamdan. Sadece bıyıklarını ve sıcak nefesini hatırlıyorum.

İnsanlar cehennemin bir karşıtı olarak cennet diye bir yerin de hayalini kuruyor. Öyle bir yer mutlaka olmalı. Cennette olanların da buranın varlığına inandığına eminim. Her şeyin bir zıttı yok mu hayatta? Var elbette. İçimizdeki biraz merhametin, anlayışın, sağduyunun temelinde hep bu yatıyor. Ben böyleysem, o da öyle olabilir, düşüncesi. Biraz korkak bir düşünce ama gerçek. Etliye sütlüye karışmadan, insanları olduğu gibi kabul edip yaptıklarına göz yummak ve susmak, kabul etmek. Bilmiyorum. Gene de zıtları seviyorum. Bir bütünün parçası her şey ve neyin iyi, neyin kötü olduğunu, hangisinin güzel, hangisinin ahlâksız olduğunu düşündürüyor insana. Ben hangi taraftayım diye düşünmedim hiç; çoğu zaman “doğru” dedikleri yerdeydim, ama ruhum, düşüncelerim onun tam zıttı bir yerdeydi.

Gardiyanların sesi yükselmeye başladı. Sanırım köleler yavaş çalışıyor! Alışacaklar ama, herkes alışır, her şeye alışır, önemli olan sadece zamandır. Tanrı denilen şey zamanın ta kendisidir.

Zengin bir aile değildik ama fakir de değildik. Babam her maaş aldığından ay sonunu nasıl getireceğini düşünmezdi. Sadece bazı aylar böyle hesaplar yapardı. Ama benim hak ettiğim hediyeyi almayıp anneme olağanüstü güzellikte bir kırmızı çanta almasını babama yakıştıramadım. Anneme de yakıştıramadım; elbisem gelmediği için her üzüldüğümde annem yanıma sokulup, “Baban geçen ay eve çok masraf yaptı, o yüzden biraz sıkışığız. Ama sabret, eve alınacak ilk yeni şey senin elbisen olacak. Söz veriyorum,” diye beni kandırmayı başarıyordu. Bu sefer gerçekten kandırılmış hissediyordum. Bu düpedüz yalandı. Anneme belki de ilk defa öfke dolu gözlerle baktığımı, onun gözlerinde ilk defa gördüğüm korkudan anladım. Çantasını parkın köpeklerine parçalatmak istiyordum. Yalancı sürtük! Şimdi onlarca elbisesinin, ayakkabısın, çantasının yanına yeni bir tanesini daha eklemişti. Kılık kıyafetime bu kadar önem vermeme şaşmamalı! Şimdi okula eskisinden daha sık gelecek, aldığı her yeni kıyafeti diğer çocukların annelerine gösterecekti. Onun yüzünden hiçbir zaman geriye düşmediğim bir savaşta yenilmek üzereydim. Sıradanlaşıyordum gitgide. Beni farklı kılan her şeyim zamanla yok oluyordu. Arkamdan gelenler ise durmuyordu. Ah anne ah. Patlıcan doğradığı bıçakla doğrayabilirdim onu, evi yakabilirdim. Her şeyi yapabilirdim.

Annemi de öldürmedim elbette. Küçük bir yalan söyledi diye beni doğuran kadının gırtlağına bıçak saplayacak değilim. Yetişkin birini öldürdüğün zaman insanı hayatının sonuna kadar küçücük bir yere kapatıyorlarmış, ismi şimdi aklıma gelmiyor. Burada sadece ateş ve soğuk var ve benim sıram geliyor sanırım. Uzun süredir buradayım ve biraz da üşüdüm sanki. İnsan sıcağa alışıyor, cehennem sıcağı olsa bile.

Hediyem gelmedi, anneme çanta alındı ve ben sokağa çıkma yasağımı yürürlükten kaldırım. Kendimi eve kapatacak değildim ya. Ama öfkem bir türlü geçmiyordu; artık hediye falan istemiyordum, istediğim tek şey bir an evvel okulların açılması ve kendi çöplüğümde yine gururla zirveye oturmaktı. Annem ve babama öfkemi bir türlü gösteremiyordum çünkü buna gücüm yetmiyordu. Ne yapabilirdim ki küçücük ellerimle, henüz istediğim seviyeye gelmeyen aklımla. Parkta diğer kızlarla salıncağa binmekten, kumları ıslatıp bebek şekilleri yapmaktan, topu havaya atıp tutmaktan başka elimden bir şey gelmiyordu. Topa ne kadar sert vursam da sinirim geçmiyor, diğer kızların yaptığı bebekleri bozup onlara ne kadar yeteneksiz olduklarını haykırmam bile içimi serinletmiyordu. Kendimi parkta başıboş gezen köpekler kadar sıradan hissediyordum. Onlar da öyle değil miydi; hepsi neredeyse aynı boyda, aynı renk ve ses tonuna sahip. O an köpeklerden nefret ettim işte. Sıradan olan her şeyden nefret ettiğim gibi. Ailemden, gelmeyen hediyemden, annemin süslü çantasından, beni geçmeye çalışan diğer kızdan; istediğim elbiseden dolayı içimi karartan öfkeyi onlardan çıkarmaya karar verdim. Hem kimse beni suçlayamayacaktı, hatta haberleri bile olmayacaktı. Ve ben içimdeki öfkeden böylece kurtulacaktım. Elime büyük bir taş alıp gözüme kestirdiğim bir tanesinin üzerine doğru tüm şirinliğimle yürüdüm.

Az önce vardiyadan geldim. Kömür gibi olmuş ellerim acıyor, soğuk duvara dayıyorum onları ama bu daha da acı veriyor. Üstelik elimi değdirdiğim yer hemencecik ısınıyor, oradan başka yere geçiyorum, oradan diğerine. Tavana değmek için neler vermezdim. Orası bakir hâlâ, el değmemiş. Şaşkın gözlerle olan biteni anlamaya çalışan yeni gelmiş birkaç kişiyi izlerken halime şükrettim. (Evet arada şükrediyorum, belki gereken yerlere mesaj verebilirim.) Onların yaşayacakları acı, ellerinin paramparça olana dek yanması, şu an duydukları korkunun yanında hiçbir şey. Neyse ki artık korkmuyorum. Beni korkutacak bir şey yok. Cehennem sağ olsun!

Sekiz saat geçmediğine eminim; kapı yeniden açıldı. İki şeytan kapıda dikiliyor. Yüzlerinde her zamanki pis sırıtış. Yapacak bir şey yok, gideceğim. Ellerim paramparça olsa bile gitmek zorundayım. Kapıya doğru yaklaştığımda şeytanlardan biri bana eliyle gelme dercesine bir işaret yapıyor. Sonra geri git dercesine parmaklarını ileri geri yapıyor. Biri geliyor hissediyorum. Tanrı mı yoksa? Benimle konuşmaya mı geldi? Sanırım bu yanlış anlaşılmayı düzeltecek ve ben de cennetteki yerimi alacağım. Ama o girmiyor içeri. Bir köpek beliriyor iki şeytanın arasında. Öylece bakıyor bana. Bir adım geri gidiyorum, sırtım soğuk duvara yaslanıyor. Tanıyorum onu; gözlerindeki o vahşi bakışın arkasındaki masumiyeti görebiliyorum. Kafasında bir parça kan var hâlâ, bir gözü de kör gibi kısık bakıyor. Çığlık atmak istiyorum ama boğuk bir ses çıkıyor ağzımdan. Kapı kapanıyor. O minicik ağzından çıkabileceğine hiç ihtimal vermediğim devasa dişler önce sağ elime yapışıyor. Acı, freni patlamış bir kamyon gibi yokuş aşağı inmeye başlıyor. Bir ailem var mıydı, hatırlamaya çalışıyorum. İçimde bir anne baba özlemi peydahlanıyor. Dişler bacağıma geçiyor. Kalın bir parça kopup yere düşüyor. İyileşeceğim biliyorum. Sonra yine paramparça olacağım. Burada olmama sebep olan köpeğe karşı hiçbir şansım yok. Sonsuza kadar bunu yaşayacağım.


Emre Ocaklı

74 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör