• İshakEdebiyat

Öykü- Emre Ocaklı- Topal

Yavaş ama emin adımlarla süzülüyor kara bulutlar üstüme doğru, bacağım sızlıyor ve kuşlar her zamankinden daha davetkâr bugün.

Saksının kurumuş toprağına rağmen göz alıcı kırmızı yaprağa, gözlerine far tutulmuş tavşan gibi bakıyorum. İnat ediyor, açıyor, su istiyor. Parmaklarımla ürkütmeden okşarken istediğini vereceğimi mırıldanıyorum sessizce, o kadar sessizce ki sanki düşünüyormuşçasına. Yaprağına sineklikten kurtulmuş bir parça rüzgâr değiyor; bugünlük güneşin son demlerini yakalamak için yüzünü ona dönüyor, ben de ona sırtımı.

Aynadaki sabah yüzüme bakıyorum. Çok yüzlüyüm ben; sabah, öğlen, akşam, gece. Sabahki yüzümü sevmiyorum, kimse sevmiyor; tanımadığım adamlar beni başkalarıyla karıştırıyor. Bütün bir gece iltifat ettikleri gözlerimin mavisi sabah kocaman bir kara deliğe dönüşmüş oluyor. Umursamıyorlar; bekleyen eşleri, patronları var. Çocukları var. Akşamına kapısına aidat için dikilecek apartman görevlisini, üst katında gece saat üçte ip atlayan çocuğu, giriş katındaki iri göğüslü dul kadını düşünüyorlar. Yüzüme bakmadan ellerini vücudumda gezdirip bir kez daha sevişip sevişemeyeceklerini tartıyorlar. Yüzükoyun yatıyorsam eğer çoğu hâkim olamıyor kendine; tüm acele ve isteksiz, yapmış olmak için yapılan eylemler gibi, üç dakika sonra zafer kazanmış edasıyla banyoya koşturuyorlar. Yüzümü kimse görmüyor sabahları. Görmek istemiyor. Sevmekten korkar insan; kolay iş değildir. Kimse topal bir kadına âşık olmak istemez. Hiç kimse.

Sabahları, çocukken hiç ip atlayamamış bir kızın gözleri var aynada. Yakın olduğum şeylerin ne kadar uzakta, uzaktakilerinse gözlerimin sınırın ötesinde olduğunu anlatıyor bana. Hayatın ilk perdesinin altında kalmış bir figürandan farkım yok; ağzım yüzüm toz içinde. Sesim hep çatallı, yarım ağlamaklı. Dünyanın eksikliği sanki bacağımda atıyor kırık bir kalp gibi, su birikintilerinin önünde çaresizce.

Yine aynısı oldu. Hep olur. Küvete bıraktığı saç tellerini temizledim. Elleriyle köpürttüğü sabunu sudan geçirdim, su içtiği bardağı makineye attım, evi havalandırdım. Terli sırtıma vurdu karşılıklı açık pencerelerden boşalan rüzgâr. Sırtıma yüz kiloluk bir mermer düştü sanki, aldırmadım, temizlediğim küvete girip yıkandım, her zamankinin aksine üç kere ovaladım vücudumu eski lifimle, ellerinin dokunduğu tüm kıyafetlerimi, üstünde tepindiğimiz çarşafı, boşalan yüzlerimizi gömdüğümüz yastık kılıflarını kirli sepetine attım. Temizlenmemiş olsaydım kendimi de atabilirdim sepetin içine diye düşündüm. Sadece düşündüm ama…

Annemi aradım öğleden sonra. Sesindeki endişe ve merak otuz iki yıldır aynı. Başımın çaresine bakabildiğimden emin değil. Bakabiliyor muyum peki, bilmiyorum. Kardeşlerimi, abimi çocukken her gün itina ile döven, ama bana bir fiske bile vurmayan, hatta sesini bile yükseltmeyen babamın sesi de aynı. Sürekli bir şeye ihtiyacım olup olmadığını sordu durdu. Zor olursa ben gelip seni alayım arabayla, dedi. Zorluk listemde ailemin evine gitmek ilk yüze bile girmiyordu. Ben gelirim birkaç güne, dedim.

Akşam tarhana çorbası yaptım. Çorbayı karıştırırken kollarımın ne kadar güçsüz olduğunu fark ettim yine. İncecik, çubuk kraker kıvamında. Aşırı güç gerektiren birçok şeyi yapamadığım için kendimi olduğumdan daha da güçsüz ve yarım hissettim. Yeni nevresimlerle örtülü ortopedik yatağıma kendimi attığımda dün gecenin kalıntıları parmaklarımı rahat bırakmadı. Sabah bir kez olsun yüzüme baksaydı diye düşündüm veya ikimizin de son olduğunu bildiği bir öpücük bıraksaydı kuru dudaklarıma. Çoğu çarşafa, içime veya ağzıma bıraktıklarından başka bir şey bırakmıyor. En zoru sabah öpücüğü ama, anlıyorum. Damağımda çorbanın tadı, uyudum.

Birkaç gün sonra -söz verdiğim gibi- ailemle oturduk bütün akşam. Gözlerimin içine bir çocuğunkine bakar gibi baktılar; dünyanın güzel şeylerinden bahsettik, güldük, televizyondaki Şener Şen repliklerine kahkaha attık. İçlerindeki tüm sevecenliği önüme serdiler. Televizyonda bir tartışma programı başlayınca babam kumandayı bir silah gibi tutup sesi kıstı. Annem dayanamadı, konuştu. Yaklaşık yedi yıl önce kısa bir süre görüştüğümüz -beraber olduğumuz- Gülşen Hanım’ın oğlu Hakan’ın bu yaz evleneceğini söyledi. Gözlerinde onu neden terk ettiğimi soran bir bakış, o gözü merakla takip eden bir çift göz daha vardı salonda dört dönen. Bir ben televizyona bakıyordum. Hakan’ın ne yaptığı umurumda değildi. Sevmenin gerçekten zor bir şey olduğunu bana öğreten Hakan’a içimden bile olsa mutluluk dilemedim. İçimi onunla geçen son günümün kederi ve öfkesi kapladı.

Direnişin ikinci dalgasıydı. Ağustos ayı yeni başlamış, güneş tüm gücüyle şehri, polislerin silahları, copları ve biber gazlarından daha da gaddarca yakıyordu. Hakan’ın çekimser ve biraz da ürkek yaratılışından ötürü kalabalık yerlerden uzak duruyor, artık biber gazını yüz metrelerce öteden koklayabildiğimiz için yoğun yerlerden kaçıp daha sakin yerlerdeki kalabalıkların ortasında yer buluyorduk kendimize. Moda’ya çıkan sahil yolunun kenarındaki pilavcıdan aldığımız iki tabak pilavı yanında ayranla birlikte hızlıca midemize indirirken yokuşun tepesinden aşağı doğru, freni patlamış bir kamyon gibi üstümüze gelen kalabalığı fark ettik. Oysa iki haftadır Kadıköy’ün hiçbir sokağında Taksim’deki gibi bir kaos yaşanmamıştı. Gerçek kaos oradaydı, Kadıköy’deki iyi huylu bir kaostu. Yine üstümüze doğru gelen kalabalığın ardından havaya yükselen gazın rengi ve yoğunluğu tabaklarımızı pilavcının küçük tezgâhına bırakıp yolun aşağısına doğru hızlı adımlarla yürümemize neden oldu. Küçük bir heyecan yaşamıştık ve bu heyecan bizi, kalabalığı hareketlendirmiş, olayların gerçek anlamda içinde olduğumuzu hatırlatmıştı. Yaklaşık iki yüz elli kişilik grup sözleşmişçesine aynı yöne doğru giderken yanlış bir şeyler olduğunu sezemedik. Kimse böyle bir kumpas beklemiyordu. Adımlarımız yavaşladı. Önümüzdeki insanların hızı düştü. Arka tarafımızdaki gri bulut, megafondan yükselen cızırtılı sesler önümüzde de belirdi. Ara sokaklara dağılıp rıhtıma inebilirsek bu tuzaktan kurtulacağımızı düşündük ama kalabalık bizi dev bir dalga gibi savuruyordu. Üstümüze ağır ağır kapanan iki dev kapının arasında kalmıştık. Ve tek çıkış yolumuz yan yana en fazla on kişinin sığabileceği dar bir sokaktı.

Hakan kararsızdır. En ufak şeylerde bile uzun uzun düşünür, düşünürken fırsatları kaçırır, hevesini kaçırır, sonra da düşünmesine gerek kalmadığı için hayıflanır. Karar vermenin, çabuk ve doğru karar vermenin ayrı bir zekâ gerektiren bir şey olduğundan habersizdir. Oysa hızlı verilecek bir kararın kararsızlıktan en az on kat daha iyi olduğunun farkına varamaz. Şaşkın gözlerle etrafa bakıp insanların birbirlerini itmesinden rahatsız değildi. Kalabalık nereye giderse biz de oraya gidiyorduk. Arnavut kaldırımlı dar sokak taşları döşendiğinden beri gördüğü en büyük kalabalığa şahitlik ediyordu. Polisler yokuşun orta yerinde buluşmuş, kalabalığı dar sokağa itmişti. Ne olduysa orada oldu.

Yemek yaparken, etrafı temizlerken, sevişirken, duş alırken, film izlerken, tiyatroda oyuncuları alkışlarken, lunaparkta, denize girerken bir insanın topal olduğunun bir önemi yoktur. El ele yolda yürürken insanların gözlerini üstünüze dikip acıyan gözlerle size bakması ve bir yere koşmak zorunda olmanız dışında sorun yaratacağı yerler yok gibidir. Çoğu erkek aksayan bacağıyla ördek gibi yürüyen bir kadınla yürümek istemez. Oysa Hakan böyle değildi. Onunla yürürken aksayan ve sürekli ağrıyan bacağımın varlığını bile unutuyordum, çünkü aşk denen zehrin aynı zamanda uyuşturan, ağrı kesici bir tarafı da vardı. Mutluydum zehirlenmekten; insan kendi kendini zehirlediğinde buna pek takılmıyordu. Gerçek tehlike kontrolün dışında gerçekleşen olaylarda saklıydı.

Düştüm. Topal bir insanın başına gelebilecek en doğal eylem. Her yanımı saran insan selinin arasında görebildiğim tek şey benden beş metre ileride durup bakan Hakan’ın boş gözleriydi. Onca çığlık arasında -belki de dudaklarını okudum, bilmiyorum- tek bir kelime duydum. “Koş.” Ve plastik bir şişe gibi gözden kayboldu.

Sonrası yok. Bazı günlerin, anların, davranışların son olduğunun farkına varmayız. Toprağına su değmiş bir çiçek gibi eski haline dönmez çok şey. Dönmedi de. Ne aşk kaldı ne de arkadaşlık; çaresiz bir bakış ve kulaklarıma değen bir kelimelik söz ona dair duygularımın son anısı olarak kaldı.

“Mutlu olur inşallah,” dedim. Dediğime ne sesim ne de ben inanmıştık. Dünya da inanmamıştı. Birkaç bardak çay ve peşinden gelen meyve tabağından sonra kalktım. Taksiye bindim, eve geldim. Hafif bir makyajla örtülü, kederden buruşuk, yılgın yüzümü yıkadım. Temiz nevresimlerim vardı. Çorbam vardı. Mutfaktan bir sürahi su alıp balkona çıktım. Gecenin karanlığında kırmızısı ay gibi belli ediyordu kendini. Toprağını suladım. Uyuyordu. Bir an için gözlerinin kapalı olduğunu gördüm. Yüzümü görmemesine içerlemedim, aksine içimi bir huzur kapladı. Bir sigara yakıp ona sessizce Hakan’ı anlattım. Annemin, babamın, Gülşen teyzenin bilmediği ne varsa ona fısıldadım. Gökteki yıldızlara baktım, hava güzel olacaktı. Henüz kirlenmemiş yatağıma girip uyudum, sabahları güzel bir yüz görme umuduyla.

Emre Ocaklı

0 görüntüleme