• İshakEdebiyat

Öykü- Erdem Kıralı- 9 Numara

Doğru, sular kesik ve uzun zamandır yıkanmıyoruz. Hepimiz kokuyoruz ama birbirimizden tiksinmiyoruz. Yemek için ne verilirse ona razı oluyoruz. Hatta bazen sirke içip bal yiyoruz. O ölümlerden önce aç kalmış değildik ama gözümüz de asla doymamıştı. Bütün bu kayıplarımıza rağmen gereken dersleri almadık ve yok olduk diyeceğimiz kadar bir avuç insan kaldık şu tarumar edilmiş dünyada.

Bazıları yeniden bir medeniyet kurmaktan bahsediyor. Bazılarıysa, “Son demlerimiz, kıymetini bilelim dünya bitti,” diyor. Ben ne mi diyorum? Yeri göğü beyaz duvarlar olan bu küçük dünyamda mutluyum. Tüm sevdiklerimi kaybettim, kalanlarsa umurumda değil. Ailemi, eşimi, çocuklarımı, annemi babamı, kardeşlerimi, yeğenlerimi, kuzenlerimi, herkesi aldı götürdü o benden. Şimdi medeniyet yeniden kurulsa ne olacak? Diyelim ki kuruldu, ilk elli sene geçmişten dersini almış, bol nutuk atan nesil ve çocukları olacak. Sonraki elli senede ise, “Artık değişim zamanı geldi,” diye bağıran genç sesler onların yerini alacak. Dolayısıyla en fazla yüz sene içerisinde aynı senaryo aynı son tekrar gerçekleşecek.

Ama ben buna izin vermeyeceğim. Ben bu sonun gelişini hızlandıracağım. Bir daha aynı şeyleri yaşayarak rezil edemeyecek insanoğlu kendini. Delice geliyor değil mi ama gerçekten bunu durdurabilecek tek kişi benim. Çünkü deli değilim, ben bir dâhiyim. Geç kalmış bir dahi.

O virüs defalarca mutasyona uğradı ve tam sekiz sene sonra ansızın ortadan kayboldu. Bence saklandı. Yıllarca bu virüsü alt edecek aşıyı ya da ilacı bulmak için çabaladım ama başarılı olamadım. Sevdiklerimi teker teker aldıkça, onunla olan savaşım adım adım şekil değiştirdi. Tüm meslektaşlarım azala azala pes ettiler zaman geçtikçe. Hatta aralarında başarısızlıklarından suçluluk duyup intihar edenler bile oldu. Bense konuyu bir intikam davasına çevirmiştim kendi zihnimde. İçimdeki bitmez öfke motivasyonu sayesinde asla vazgeçmedim çalışmaktan.

Yüzlerce cesetten aldığım antikor örneklerini binlerce kez türevleyerek, onu tekrar canlandırıp bir cam tüpe hapsetmeyi başardım. Saklandığı yerden onu bulup yakaladım. Belki de bunu yapmamın nedeni aciz ve mağlup oluşuma kendimce teselli arayışımdı, çok emin değilim. Onu zamanında yenip etkisiz hale getirememiştim ama onu hapsetmeyi başarmıştım. O benim tutsağım artık. Evet, bütün dünyanın katili, gelmiş geçmiş en büyük cani benim tutsağım. Bu beyaz odada ben de bir tutsak gibi görünsem de asıl gayem onu herkesten saklamak.

Onu ufacık bir tüpte yaşatıyorum ve geceleri ışıklar söndüğünde tüpü cebimden usulca çıkarıp onunla konuşuyorum. Ben ona nefretimi kusarken o tüpün içinde gayet sakin, dingin bir tebessümle beni dinliyor. Onun fısıltılarını duymamış gibi yapıyorum ve devam ediyorum gelmiş geçmiş en büyük caniye nefretimi kusmaya. O ise kendinden gayet emin, garip bir tebessümle beni dinliyor ve o alaycı gülüşü beni çok rahatsız ediyor. Er ya da geç onu bu ortak beyaz hücremizden dışarı kendi elimle salacağımdan o kadar emin ki. Zira çok da haksız sayılmaz. Ama bunu nasıl bu kadar kesin biliyor? Adeta profesyonel bir kiralık katil gibi soğukkanlı ve bizden geriye kalanları öldürmek için onu salmamı bekliyor.

“Evet, sal beni.”

“Çok beklersin sen, emeline ulaşamayacaksın.”

“Hadi sal beni, sal ki görevimi tamamlayayım, daha ne bekliyorsun?”

“Sus, sen tutsağımsın, senin efendinim ben.”

“Sen mi efendimsin, güldürme beni, nerde olduğunun farkında değilsin sanırım. Madem efendimsin, özür dileyeyim hemen senden, sonuçta onca sevdiğini öldürdüm.”

“Sus, sus dedim. Yoksa…”

“Yoksa? Yoksa yine duvarlara tekmeler atıp kendini yerden yere mi atarsın? Senin için en zoru ufak kızındı sanırım. O bayağı direnmişti değil mi bana. Ne umutlanmıştın onu kurtaracaksın diye. Çünkü ciğerlerini sona bırakmıştım, diğer organlarını sarmıştım önce. Sırf sana bir biraz umut olsun diye, hatırlasana.”

Hatırlasana mı? O anı unutabilmek için tüm benliğimi silmiştim zihnimden ben. Ama faydası olmamıştı. Acı, yine acı. Geçmeyen, azalmayan, bitmeyen acı.

“Baba…”

“Söyle minik aşkım.”

“Annemi ve kardeşlerimi görecek miyim orada?”

“İpek saçlım, öyle deme şimdi.”

“Baba, sen tek başına ne yapacaksın?”

“Minik aşkım, babanın ilacı seni kurtaracak, dayan biraz daha, lütfen, dayan.”

“Sen üzülme babacım. Annem beni kollar orada. Asıl seni düşünüyorum ben.”

Güzel kızım, prensesim, o benim tutunabildiğim son dalımdı… minik aşkım… ipek saçlım…

“Hain seni… Nasıl da biliyorsun tam dibe vurduğum anı? Sonrası malum işte, buradayım. Neden kızımdan bahsediyorsun tüm sevdiklerimi alıp götürmüş olmana rağmen? Neden bunu yapıyorsun bana? Neden bana işkence yapmaya devam ediyorsun?”

“Çünkü bunu sen istedin. Hesaplaşmak istediğin bir hortlak gibi beni geri getirdin. Ne bekliyordun? Pişmanım, deyip senden af dileyeceğimi mi? İlk anneni öldürmüştüm değil mi? Baban da arkasından ancak bir hafta dayanabilmişti.”

“Tamam, yeter, sus. Güçlü olan sensin, kabul ediyorum. Seni salacağım. Salacağım ki kalan tüm insanları da öldür, rahatla. Bundan ne haz alıyorsan?”

“Haz mı? Zavallı insanoğlu, haz için öldürmek sizin gibi basit yaratıklar için geçerlidir. Ben ne için yaratılmışsam onu yerine getiriyorum.”

“Anlamıyorum, hâlâ anlamıyorum, ders vermek mi amacın yoksa bizi cezalandırmak mı?”

“İnsanoğlu ders almaz, alsa da unutur. Biz görevlilere düşense, zaman zaman onlara hatırlatmaktır.”

“Hatırlatmak mı? Milyonlarca insanı öldürerek kalanlara neyi hatırlatabilirsin ki?”

“Aciz olduklarını ve her zaman aciz kalacaklarını.”

Hem bilgece hem de zalimce sözleri nasıl da çınlıyor kafamın içinde. Her ne kadar doğru söylüyor olsa da daha fazla onu duymak istemiyordum.

“Seni salacağım ama bana söz vermeni istiyorum?”

“Benim fıtratımda söz vermek yoktur, sadece öldürürüm ben.”

“Zaten benim istediğim de bu. Bir insanı bile canlı bırakmamanı istiyorum bu dünyada.”

“Maalesef bu mümkün değil?”

“Nasıl olur? Senin öldüremeyeceğin bir insan olamaz. Ne aşı bulundu ne de ilaç. Yanılıyor muyum, bulundu mu, yo bulunmadı tabii. Yoksa bulunmuş muydu ya? Uzun zaman oldu buraya geleli, bilemiyorum. Her neyse, salacağım seni ama herkesi öldüreceksin, o kadar.”

“Mümkün değil, nedenini bilmiyorum ama bedenlerine nüfuz edemediğim insanlar oluyor artık. Sanki etraflarında görünmeyen bir koruyucu kalkan var.”

Görünmeyen koruyucu kalkan mı? İşte bu yıllardır duyduğum ilk güzel haberdi. Hiç cevap vermeden mutluluk gözyaşlarıyla tüpü tekrar cebime koydum. Evet, bu bir yok ediliş değildi, bu yeni bir başlangıç fırsatıydı. Nuh tufanı sonrasında da dünya yeniden kurulmamış mıydı? Şimdiki yeni başlangıcın anahtarı benim cebimde duruyor. Demek bu kutsal görev bu kez bana verildi. Peki ya gemi? Gemi hazır mı? Ben yapmış mıydım gemiyi? Biri yapmıştı sanki, hazırdır gemi. Yapmıştır, yapmıştır.

“Nuh, yıllarını bu gemiyi yapmaya adadın. Ne deniz var yakınımızda ne de bir göl. Aksine yıllardır kuraklık var. Neden bu gemi?”

“Çocuklarımın anası, bil ki gün gelecek, bu gemiye binmek için beden bedeni çiğneyecek. Ancak kimlerin bu gemide olacağını sadece kalpleri belirleyecek.”

“Onlar senin tanrına inanmıyorlar, seni dinlemiyorlar. Sense onları kurtarmak için gemi yapıyorsun. Hepsi uzaktan sana ve gemine alaylı alaylı bakarak gülüşüyorlar. Hatta …”

“Hatta çocuklarım da bana inanmıyorlar değil mi? Hatta sen de?”

“Nuh, ben senin kadınınım, sen nereye ben oraya, tabii çocuklarım da öyle.”

“Güzel söyledin ama dediğim gibi, sen dahil, çocuklarım dahil, bu gemiye kimlerin bineceğini sadece kalpleri belirleyecek.”

Evet yıllarca o cani virüsle savaştım. Tek gayem onu yok etmekti. Meğer dünyanın ikinci başlangıcını tamamlamak üzere görevliymişim ben. Görevim tufanı getirmek mi, gemiyi inşa etmek mi, anımsamıyorum. Her neyse, şimdi onun tekrar en hızlı şekilde yayılmasını sağlayacak yeri bulup bu tüpten dışarı salmam gerekiyor. Ama önce bu beyaz odadan dışarı çıkmam lazım. Geliyorlar, çok kötü kokuyorum, nasıl çıkacağım buradan?

“9 numarayı yine tazyikli suyla mı yıkayacağız?”

“Evet, hâlâ direniyor, sular kesik yıkanamam ben, diye.”

“Sen anlayabildin mi bizi görünce sözde neyi saklamaya çalıştığını?”

“Salgında karısı, kızı tüm ailesi ölmüş. Doktormuş, aşıyı bulamadı diye kafayı sıyırmış işte. Bulamadığı o hayali aşıdır kesin.”

“Hakikaten ya, aşıyı gerçekte kimin bulduğu asla öğrenilemedi değil mi? Kutuda bir tüpün içinde kargoyla gelmiş sağlık bakanlığına. Gönderen kısmı isimsiz, üzerinde sadece Nuh’un Gemisi yazması da cabası.”

“Bak ne diyeceğim, bizim çatlak doktor olmasın o aşıyı yollayan. Pöf… Ne kokuyor bu adam ya? Ben kapının gözünden hortumu içeri tutacağım, sen vanayı sonuna kadar aç.”

Basın suyu, basın. Kokuyorum ben. Su, sadece bol su temizler bu dünyayı. Yerden, gökten, her yerden gelen su. Ne ibret alıcı gündür o. Gök ne kadar su taşıyorsa bıraktı yeryüzüne. Yer ne kadar su saklıyorsa derinlerinde, saldı yukarı. Kokuşmuş ruhlardan başka kirli kalan yoktu artık. Peki ya gemidekiler, gemidekilerin hepsi temiz miydi?


Erdem Kıralı

62 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör