• İshakEdebiyat

Öykü- Erdem Kıralı- Giyotin

Nasıl mı alacaklar canımı? Belli değil mi meydana toplanan kalabalıktan, tabii ki giyotin. En çok gücüme giden ne biliyor musunuz? Giyotinin nasıl çalıştığının kontrolünü altına içi geçmiş büyük bir karpuz koyarak yapmaları. Karpuz küçük büyük parçalara ayrılıyordu tüm meydana yayılacak şekilde. En azından benim kelle sepete düşecekti direk, öyle göz bir yerde burun bir yerde durumu olmayacaktı.

Hücremin penceresinden meydanda toplananları göremiyordum ama giyotinin yüksekliğinden dolayı boynumla buluşacak hafif pas tutmuş bıçak kısmını ve günün ilk ışıklarını hücreme doğru bir ayna gibi yansıtan keskin ucunu görebiliyordum.

Dün gece son gecemdi. Bu sabah horoz öterken beni nereye uğurladığını bilmiyordu ve bu bana nedense çok küstahça geliyordu. Ne olurdu bu sabah pas geçseydi ötmesini ve yüzüme tokat gibi vurmasaydı, “Birazdan kellenle vedalaşacaksın,” diye.

Akşam son yemeğimi yerken tabağımı çok süzdüm. Arpa çorbası, kuru ekmek ve bir kadeh adisinden şarap verdiler, pasta yoktu ama. Çok içerlemiştim olmamasını, malum benim gibi bir soylunun son yemeğinde güzel bir misilleme olurdu ekmek yerine pasta. Ah zavallı asil Kraliçem.

Kral Louis’i katledenler, özgürlük, eşitlik ve kardeşlik nidaları atarak monarşiyi yok ederken, saray soyluları olarak bizlerden kalanları da tek tek infaz ediyorlardı. Ne olurdu ben de son yemeğimi bu hainleri durdurmak üzere yola çıktığımız soylu dostlarımla yiyebilseydim. Hep beraber son yemeğimizi yeseydik ve ölümü beraber karşılasaydık keşke. Giyotinle kesilmiş kellerimizi sol kolumuzun altına alır, sağ kolumuzla kılıçlarımızı göğe kaldırır, “Yaşasın Fransa, yaşasın Kral,” naraları ile selamlardık ölümü.

Ekmeği şarabın içine banarak yedim, midemi bulandırdı ama hiç yapmadığım bir şey olsun istedim son yemeğimde. Ak cübbesi içinde cinayetlerini beyaza boyamaya çabalayan o Papaz geldi gece yarısına doğru hücreme. Beni rahatlatacak şeyler söylemedi, sadece kendi görevini yerine getirme derdindeydi. Ona müsaade ettim huzurlu bir şekilde görevini yerine getirmesi için.

“Mösyö, hazır hissediyor musunuz kendinizi?”

“Hazır mı? İsminiz lütfen?”

“Papaz Rövua. Son gecenizde kabul ederek huzurla ölmek ister misiniz?”

Ne küstahça bir soruydu bu. Ben davam uğruna kellemden, ailemden, topraklarımdan, şanımdan, mevkimden vazgeçmişim, neyi kabul edip neye sahip olabilirim ki şu dakikadan sonra?

“Neyi kabul etmemi arzu ediyorsunuz Papaz Rövua, anlayamadım. Mazur görün beni, kafam bedenime ağır geliyor, taşımakta zorlanıyorum da.”

Gülümsedi yaramaz bir çocuğa bakıyormuş gibi. Oysa ben ve benim gibiler, bu hayattan silinirken gelecek hayatlara silinmez izler bırakırız.

“Tüm Fransızlar kardeştir ve eşittir. Özgürlük herkesin hakkıdır, bunu kabul ediyor musunuz Mösyö?”

“Papaz Rövua, bu söylediğiniz bir masal lakırdısı. Masal dinleyerek uyuma yaşımı geçeli bayağı oldu, müsaadenizle,” dedim ayağa kalkarak paslı demirlerle kaplı ahşap kapıya ilerledim. Onu nazikçe evimden uğurluyormuşum gibi kapı başında bekledim. Düşünceli ve derin bakan Papaz, hafif bir tebessümle ayağa kalktı ve kapıyı açmaları için seslendi. Tam çıkarken aklına o an bir şey gelmiş gibi kapıdan bana dönü.

“Son bir isteğiniz var mı Mösyö?”

“Papaz Rövua, evet bir istirhamım olacak. Giyotinin ipini kendim çekmek istiyorum”

Yüzündeki ifade önce korkmuş bir çocuk gibiydi, sonra ifadesiz bir yüz ve samimi ses tonu ile sordu.

“Neden Mösyö, neden benden böyle bir şey istiyorsunuz?”

“Başlattığım her şeyi ben sonlandırdım bugüne kadar. Bir davam vardı ve bu dava bu sabah bitecekse ben bitirmek isterim.”

“Demek kendi davanızı kendiniz bitireceksiniz hem de giyotinle kendi kafasını ilk kesen olarak. Ama hatırlatmak isterim ki, ipi çok karalı çekmeniz gerekiyor zira bir cellat için bile çok kolay değil o ipi çekmek.”

Cevap vermedim, en azından dilimle. Ne derece kararlı olduğumu ona sadece gözlerine daha derin bakarak ilettim. Ona öyle bir baktım ki ruhumu gördü, ben de onun ruhunu gördüm.

Onu ruhu korkup kaçan bir çocuk gibiydi, benimkisi ise zirveye doğru elinde bir meşale ile koşan savaşçı gibiydi. Karanlık dağ, ben onun zirvesine doğru koştukça elimdeki meşalenin ışığı ile altından bir dağa dönüşüyordu ve dağın eteğinde mağaralarda saklanmış insanlar parlayan kayaların cazibesi ile aydınlığa çıkıyor ve el ele tutuşarak zirveye doğru şarkılar söyleyerek geliyorlardı. Papaz Rövua ile benim bedenlerimiz aynı dünyanın suyundan ve toprağından olsa da ruhlarımız farklı nehirlerden akarak aynı denize ulaşmaya çabalıyorlardı. Ama bu nehirlerden birisi bir lav denizine dökülüyordu ve orda buharlaşarak kendini de taşıdıklarını da buharlaştırarak yok ediyordu. Benim ruhumun içinde aktığı nehir ise o değildi tabi ki. Benim ruhumu taşıyan nehir dağ yüksekliğinde bir şelale olarak dökülüyordu ve öyle kuvvetli akıyordu ki o nehrin sularının nerede yere ulaştığını asla kimse göremiyordu. Öylesine aşağı doğru gidiyordu köpüklü sular belirsiz yükseklikten.

Papaz Rövua “Sizi anlıyorum” gibilerden mırıldanarak başını eğdi ve onaylayan bir tebessümle ayrıldı yanımdan. Artık benim için o giyotin bir idam aracı değildi, o benim özgürlük nişanımdı, en silinmez imzamı atacağım kalemimdi ve mürekkebi de kanım olacaktı.

Hücre kapısının kilidini açarken gardiyan, kapının bir adım gerisinde misafir karşılayacakmış gibi en hoş geldiniz ifadesi ile onu bekliyordum. Yüzümdeki kocaman merhaba gülüşünü görünce gözleri büyüdü ve o an anlam veremedi huzur dolu ifademe zavallı. Muhtemelen deli olduğumu düşünerek kafasını kendince sağa sola salladı ve “Zamanın geldi,” dedi. Evet zamanım gelmişti, kesinlikle.

İki koluma giren jandarmalar nedense kabaca hareketlerle beni huzurla buluşma noktama götürüyorlardı. Rutubetten yosun tutmuş duvarları ve temizlenmemekten rengini yitirmiş kara zemini olan koridorda ilerliyorduk. Koridorun bitişinde açık duran çift kapının eşiğinde bekleyen at arabasını görüyordum. Mesafe çok uzun olmasa da dışarda bekleyen halkın içinden arkası ahşap bir kafes gibi hazırlanmış arabada götürülecektim. Karanlıkta kaldığım için henüz onlar beni görmüyordu ama ben salyalı bağrışlarını ve kahkahalarını duyuyor ve görüyordum kısmen. Muhtemelen iki yüz ya da üç yüz adımlık yol boyunca yavaş gidecek bu at arabasının arkasında beni aşağılamak için her türlü çöp ve utandırıcı küfürleri üzerime atacaklardı. Peki ben ne yapacaktım. Ezilip büzülmek birazdan ipini kendi çekecek bir soylu için makul değildi. O ahşap kafeste, kralın son aslanı olarak kükreyecektim hepsine. Dişlerimi gösterecektim naralar atan Kral katillerine. Küçük dilimi görecekleri kadar ağzımı açarak kükreyecektim özgür bir aslan gibi.

Arabanın arkasını yaslamışlardı kapının eşiğine ve bir de tahta merdiven vardı rahat binmem için, nazik bir düşünce diye düşündüm benim gibi soylu bir mahkûmu kafesten bir idam arabasına bindirmek için. Basamaklara geldiğimde artık kalabalık da beni kısmen görebiliyordu ve bağrışmalar çoğalmaya başlamıştı. Tahta merdivenleri hızlıca çıktım ve çok geniş olmayan arabanın tam ortasında duracak şekilde kafes parmaklıklarını sağdan soldan tutarak dengemi sağladım. Çıkacağımız binanın dışa açılmış olan kapıları benim arabadan görünmemi engelliyordu ama ben etrafı gayet güzel görebiliyordum. Arabanın gideceği mesafe gayet yakın görünüyordu, kürsüyü, üzerindeki giyotini ve celladım olacak adamı gayet net görebiliyordum. Gideceğimiz yol omuz omuza sıralanan muhafızlarca sağlı sollu halktan ayrılmıştı. Arabayı çekecek atın yularını bir muhafız atın başının yanında durarak tutuyordu ve belli ki arabayı da oradan sürecekti. Fırlatılacak çürük sebze veya taşlara hedef olmamak için makul bir çözümdü bu. Arabacının önünde ikili sıralarla yirmi trampetçi duruyordu. Bir tanesi bile arkasına dönüp arabada kim var diye bakmadı. Kim bilir kaç kez görünmez iplerle, sadece o trampetlere vurdukları ritimle bu arabayı o kürsüye çekmişlerdi. Kürsüdeki celladın eliyle gel işareti yapması üzerine trampetçiler oldukları yerde adım saymaya başladılar. Adımlarını ahenkle yere vuruyorlardı ve bu garipçe kendimi özel hissetmeme neden oluyordu. Sanki idam töreni değil de bir taç giyme merasimiydi benim için. Tacım o kürsüdeydi ve ona giderken halk bana güller atacaktı.

Trampetçilerin en önündekilerden birisi yere vurulan adımların aralarında trampetine kısa vuruşlar yapmaya başladı. Bu arkadakilere bir işaret olacaktı ki onlar da biraz sonrasında hem trampetlerine vurmaya hem de ilerlemeye başladılar. Arabacı da trampetçileri takip edecek şekilde atın yularını yavaş yavaş çekiyordu. Araba binanın açık duran çift kapısının hizasından çıkmıştı ki trampet seslerini bastıran çığlıklar başladı.

Arabayı beyaz bir at çekiyordu. Bana atmaya başladıkları o çürük sebze artıkları ve taşlar ata da isabet ediyordu. Ama at da trampetçiler gibi, omuzlarından ayrılacak kelleleri ve onların bahtsız sahiplerini o kürsüye taşımaya fazlasıyla alışmıştı, adımlarını hiç bozmadan kuyruğunu “Benim için sıkıntı yok,” der gibi sağa sola sallayarak devam ediyordu ilerlemeye. Bana isabet eden ve canımı acıtan attıkları şeyler değildi. Canımı acıtan attıkları naralar, küfür dolu nidalar ve anlam vermediğim gözlerindeki nefret dolu bakışlardı. Onlara kellesi alınan ilk Kral’ın kalan son aslanı olarak kükreyecektim karşılık olarak ama o sahneyi görünce kesildi sesim ve azmim; yol kenarına omuz omuza dizilmiş muhafızlardan ikisinin arasında iki çocuk yere çökmüş oynuyorlardı dizlerinin üstünde. Oyuncakları minik bir giyotindi. Kız çocuğu sözüm ona ufak bez bebek gibi yapılmış mahkûmun kafasını oyuncak giyotine yerleştiriyordu, erkek çocuk da giyotinin bıçağını salmak için ipi çekiyordu. Bezden kafa kopunca yüzlerindeki o sevinci gördüm ve bu beni susturdu, sindirdi hatta bitirdi. Elimde bir kamçı olsa ata vururdum daha hızlıca giyotinime varmak için zira onlara yıllarca ibret alacakları hareketi ancak orada yapabilecektim. İpimi kendim çekerken, solukları kesilecekti, naraları susacak ve keyifleri kaçacaktı ve bu meydana idamları seyretmek için artık böyle iştahla gelemeyeceklerdi. Heveslerini kursaklarında bırakacaktım kendi ipimi kendim çekerek. Ancak bir gün kendi ipini çekecek başka bir mahkûm olursa merak edip geleceklerdi bu meydana, tabi olursa öyle biri.

Kürsüye elli adım kadar kala celladın misafirperverliğini bakışlarında görebiliyordum. Kürsüyü birazdan okyanusa açılacak gemisi gibi gören bir kaptana benziyordu beni bekleyişi. Biran evvel yaşamayı arzu ettiği şey, beni o gemisinde misafir etmek miydi yoksa son yolcusuyla beraber demir alıp denize açılmak mıydı bilmiyordum. Onun son yolcusuydum bugün için, benim de son yolculuğumdu. Fakat kalabalıktan ayrılarak arabaya yaklaşmasına belli ki yaşından dolayı muhafızların engel olmadığı beli bükülmüş o yaşlı kadının söyledikleri, bu geminin bu limandan daha çok yolcular alıp geri getirmemek üzere götüreceğini düşündürmüştü bana. Bükük belli yaşlı kadın arabanın yanında yürürken, yavaş adımları arabaya ve trampetçilere o kadar uyumluydu ki sanki önceden prova edilmiş bir törenin parçasıydı kendisi.

“O süslü sarayının dışında kimsesiz köpek gibi sündün değil mi? Geber, geber ve kellesiz bedenleri ile seni bekleyen kral ve kraliçene kavuş. Umarım sen onları, onlar seni tanıyabilir gittiğin cehennemde, çünkü kellen tıpkı onlarınki gibi süvarilerin mızraklarına takılı tüm Paris’i dolaşacak, çürüyüp dağılıp toz olana dek.”

Gözlerini daha yakından görmek için bileklerimdeki zincirlerin boşta kalan mesafesinin müsaade ettiği kadar arabada çömeldim. İşte bahsettiği o cehennemden bir şeytan onun yaşlı gözlerine bakıyordu şimdi.

“O giyotinin ipini kendim çekeceğim sonra da kalkıp o sepetten kellemi alacağım. Şaşkın ve korkmuş bakışlarınızı görmek için, kürsünün kenarına gelip, elimle saçlarımdan tutup kellemi size doğru kaldıracağım. Bekle ve gör.”

Kürsüye yirmi adım kadar kalmıştı ki o yaşlı kadın arabayla beraber yürümüyordu artık. Arabaya arkadan bakarken kâbus görmüş ifadesi hala yüzündeydi ve eminim ki kalabalığın içine saklanıp arka sıralardan izleyecekti yeniden dirilişimi.

Nihayet arabadan inmiştim ve koluma girmiş jandarmalarla giyotin sehpasının yerden üç metre yükseklikte inşa edilmiş kürsünün merdivenlerinin önündeydik. Merdivenlerin başında duran çelimsiz saçı ve dişi dökük ihtiyara fısıldadım; “İyi ayarladın değil mi, tek seferde tamamdır umarım, takılmasın sakın yukarıda.” O az kalmış sarı dişleri ile çiğnediği tütünden ağzında kalanları, bir kısmı ayaklarımın üstüne gelecek şekilde yere doğru tükürdü. Ayaklarıma gelen kusmuk gibi tükürüğüne bakarken kendimi toparladım ve kafamı kaldırıp gözlerine baktım tüm asil tavrımla. Umurunda değilmiş gibi omuzlarını silkti. Çok gücüme gitmişti bu, çok.


Kürsüye çıktığımda gözümü giyotinin bıçağından alamıyordum. Her yürüdüğüm açıdan ona bakıyor ve nedense birazdan silinecek hafızama kaydetmeye çalışıyordum. Güneş ışıkları ile bir mücevher gibi parlıyordu. Kilolarca ağırlıkta bir demir yığını olmasına rağmen parlak bir cam gibi görünüyordu. Pürüzsüz ve temizdi. Üzerinde hiç kan izi yoktu. Yapışıp kalmış karpuz çekirdekleri de gözükmüyordu. Tertemiz ve hazırdı.

Giyotinin tetiklemesini yapacak mandala bağlı ipin yanında duran cellat, jandarmalardan emanetini yani beni teslim aldı ve nazik bir ses tonu ile, “Müsaadenizle Mösyö,” dedi. Eline aldığı makas ile gömleğimin yakasını kabaca kesti. Sonrada saçlarımı ense hizasından tuttu ve kesti. Onun her makas hareketi halka haz veriyordu. Yere atılmış kesilen saçlarımı ve gömleğimin parçalarını çamurlu ayaklarıyla çiğneyerek koluma giren iki jandarma, beni giyotinin altına yatay sürülecek ama şu an dik duran sehpaya yaklaştırdı.

“Göğsünüzü bu sehpaya yaslayınız lütfen,” dedi nazik sesli kaba yüzlü cellat. Tüm kafasını kaplayan üç uçlu şapkası kaşlarına kadar inik olmasına rağmen şakağından yanağına inen taze bıçak yarasını kapatamıyordu. Sanki başka bir cellattan ödünç almıştı o şapkayı. Celladın bu nazik ve davetkar ses tonu ölüm öncesi sanırım en büyük şaşkınlığım olacaktı.

“İpimi kendim çekeceğim ama ben,” dedim.

“Biliyorum Mösyö, Papaz Rövua bizzat iletti. Sizi takdir ediyorum ama bilin ki tereddüt ettiğiniz an müdahale edip ipi ben çekeceğim” dedi yumuşak ve kararlı ses tonu ile.

“Tereddüt etmeden çekebilirim ama yüzüstü değil sırt üstü yatmam lazım. Hem ipi hakkıyla çekebilmem için hem de giyotinin boynuma inişini izlemek için.” dedim.

Esasında giyotin, iniş hızı, ağırlığı ve keskinliği sayesinde, hükümlülerin öldüklerini anlayamadan çok hızlı ve acısız can verdikleri bir idam aracı olduğundan bu kadar ünlenmişti. İdam edilene acı yok, seyredenlere de büyük ibret ve caydırıcılık var; daha ideali ne olabilir ki? Ama ben onun bana inişini gözlerimle izlemek istiyordum. Hem ipimi kendim çekecektim hem de bıçağın enseme değil boğazıma gelişini izleyecektim. Nazik ve düşünceli cellat şöyle dedi kendimden emin olup olmadığımı sorgular bakışları ile; “Mösyö, bu durumda kafanız bıçağın düştüğü yerin dibindeki sepete girmeyip sekebilir, hatta kürsüden aşağı bile düşebilir.”

İlk duyduğumda bu beni ürküttü, aşağıda duran haylaz çocukların ayakları ile bir birilerine kellemi iteleyeceklerini hayal ettim. Giyotini çekerken ağzımı kapalı tutmalıydım zira yerde balçık çamur vardı ve açık ağzımın içine fare pislikleri ve köpek sidikleriyle karışmış çamur girebilirdi. “Ağzımı kapalı tutarım,” dedim üç uçlu şapkalı cellada. Anlamadı ne kastettiğimi sanırım ve “Kelle sizin, ip bizim,” dedi. Evet ip sizindi ama bugün kelle de benimdi ip de benimdi aslında.

Sırtımı yaslamıştım sehpaya ve celladın iki yardımcısı ayaklarımı sehpanın alt tarafındaki kayışlara bağlıyorlardı. Hafif arkaya yan dönüp, kellemin düşeceği sepetin nerde durduğuna baktım. Cellada seslendim, “Rica etsem bir karış kadar sepeti ileri alır mısınız? Boynum biraz uzundur, ayrıca çamura düşmesini gerçekten istemiyorum.” Nazik cellat bu kez oflayarak sepeti ileri aldı ve boğazından bol hırıltı ile gelen balgam çıkarma sesi sonrası kürsüye tükürdü. Onun bu edepsiz hareketi izleyenleri mutlu etti ve ıslıklar ve çığlıklar atmaya başladılar. Nedense celladı kahraman görüyorlardı ama burada gerçek kahraman bendim. Benim celladım benim. Islıklar ve naralar küfürlerle karışık artmıştı. Kalabalık sanki tüm gece uyumamış giyotinin başında sabahlamış, “gelse de kelleyi görsek sepette” diye beklemişler, öyle sabırsızdılar. Ayaklarımı bağladıktan sonra yardımcıları kollarımın ve göğsümün üzerinden geçecek diğer kayışları bağlamaya başlıyorlardı ki omuzlarımı silkerek tam karşımda göz göze olduğum üç uçlu emanet şapkalı Cellada seslendim. “Kollarım boşta olmalı, boşta olmalı.” Evet ipi çekebilmem için bir kolum boşta olması lazımdı. Cellat bağlamama gerek var mı gibilerinden gece misafirim olan Papaza baktı. Çocuk ruhlu papaz, yılladır benim dostummuş gibi kafasını kaldırarak gerekmediğini iletti cellada. Bu papaz gerçekten dün gece ruhumu görmüştü. Ben de onun ürkek ruhunu görmüştüm. İpi tutacak sağ kolumu boşta bırakarak kayışları sol kolum ve göğsüm üzerinden bağladılar. Sonrasında sehpayı yatay duruma getirerek beş karış kadar bıçağın altına doğru sürdüler. Artık giyotinin bıçağının parlaklığını göremiyordum. Yukarıda gördüğüm ince siyah bir çizgiydi sadece.

Boynum oynamasın ve bıçak tam boğazıma düşsün diye ahşap mengenenin alt tarafına ensem yerleşmişti. Çenemin altından da mengenenin üst tarafını cellat oturttu yerine. Mengenenin ahşabı boğazımdan elli santimetre kadar yüksekti ve bu beni bıçağın tam boğazıma indiği anı göremeyeceğim diye endişelendirmişti. Acaba kırk kiloluk bıçak mengenenin ne tarafına düşecekti. Çok yüksekte olduğu için tam kestiremiyordum. Güneş de gözümü alıyordu. Eğer çenemden tarafa düşerse bıçağı son ana kadar izleyebilecektim ama mengenenin diğer tarafına düşerse mengenenin yüksekliğinden dolayı son elli santim inişini göremeyecektim. Size, “Dört metre yükseklikten düşüşünü göreceksin son kısmını görmesen ne olur,” gibi gelebilir. Ama asıl sonu önemli. Çünkü son yutkunuşumu ona göre ayarlayacaktım.

Artık bunu idrak edecek vaktim yok, cellat elime ipi tutuşturuyor ve sahte bir tebessümle, “Hızlı ve kuvvetli çek,” diyor son kez. Sonra geri çekiliyor. “Hızlı ve kuvvetli…Hızlı ve kuvvetli,” diye mırıldanıyorum içimden tekrar tekrar. Son anlarında dua ediyordur muhtemelen benden öncekiler bu mengenede. Ben ise sadece ipi hızlı ve kuvvetli çekebilmeye kendimi şartlıyordum. “Hızlı ve kuvvetli … hızlı ve kuvvetli.”

Trampetler çalmaya başladı hızlı ve tek ritimde. Bu ipin çekilme zamanının geldiğini kalabalığa bildiriyordu ve aşağılık bir sessizlik olmuştu hepsinde. Yutkunma sesimi sanki tüm meydan duyuyordu. Sessiz yutkunmaya çabaladım sonra. Trampetler sustuğu an ipi çekmeliydim. Hızlı ve kuvvetli. Trampetler hızlanan ritimlerini son raddede kesecek ve susacaklardı. Sustukları an ipi çekecektim ve giyotinin aşağı kayma sesi ve sepete düşen ya da kürsüde seken kellemin sesi duyulacaktı. Trampetler hızlandılar, hızlandılar, daha da hızlanırlar mı, kulağım orda, elim ipte, dudağımda mırıldanma devam; hızlı ve kuvvetli. Evet…sustular…Eeev-veeet… Hızlı ve kuvvetli işte.

Ne oldu? Çektim ipi hızlı ve kuvvetli. Bıçak ama hala yukarda parlıyor alaylı. Bir daha çektim, bir daha, bir daha. Tuttuğum ip ucunu göremiyordum ama her çekişimde ucunda bir ağırlık olduğunu hissediyordum. Nazik celladı gördüm baş aşağı bakarken. Üç uçlu şapkasını çıkarmış kalabalığı selamlıyordu olabilecek en kaba kahkahasını atarak ve elindeki ipi göstererek. Sessiz meydan onun kahkahasıyla ateşlendi ve çoluk çocuk, genç ihtiyar küfür ederek kahkahalar atıyorlardı. Rezil bir durumdu, elime verdikleri giyotinin tetiğine bağlı bir ip değildi besbelli.

Papaz Rövua kürsüye çıkmıştı ve ben onu görünce umutlandım. Belli ki celladın bu küstahlığını çözecek ve gerçek ipi kendisi üç uçlu şapkalı celladın elinden alarak bana verecekti. Bu idam mahkumunun son isteğinin yerine gelmesini sağlayacaktı. Papaz Rövua nedense hala sıkı sıkı tutuğum ipin ucunu avucumu açarak aldı. Sonra ipin diğer ucunu ipin boşluğunu alarak çekti ve başımın üstünde bir sarkaç gibi sallandırmaya başladı. Kalabalığı göremiyordum ama yükselen kahkahaları kulağımı yırtacak derecede duyuyordum. Biraz evvel çekiyor olduğum ipin ucunda meğer benden önce infaz edilenlerden birkaçının bağlanmış kelleleri varmış. Papaz kelleleri kenara fırlatıp başımın yanında çömeldi ve kulağıma olabilecek en küstahça ses tonu ile kelime kelime, üstüne basarak şöyle dedi;

“Senin-davanın-içine- sıçtım… davanı ben bitiriyorum, sen değil.” Gözleri griydi, çocuk ruhlu değildi. Şeytanı görmüştüm sanki, şimdi korkuyordum, anlamsız bir yaşama dönüşecekti hayatım onursuz ölüşüm yüzünden. Hayır diye bağırırken ben, kalabalık daha çok zevke gelmiş, kendinden geçmişti. Onlar benim ölmek istemediğim için bağırdığımı düşünüyorlardı. Oysa ben, benden çalınan onurlu ölümüm için bağırıyordum. Beli bükük o yaşlı kadının kahkahasını sanki hususi duyuyordum o gürültünün içinde. Papazın işareti ile trampetler tekrar çalmaya başlamıştı. Aldığım o son derin nefesi verirken, “Hayır,” diye avazım çıktığı kadar bağırdım son kez. Cellat hızlı ve kuvvetli çekti tuttuğu ipi trampetler tekrar susunca. Bıçağın serbest kaldığını görmemle bağırışımı kesmem ve ağzımı kapamam bir oldu, zira bağırırken açılan çeneme giyotinin bıçağı çarpsın istemiyordum. Artık kellem sepette miydi yoksa sidikli boklu çamurda çocuklar onu tekmeliyor muydu bilemiyordum.


Erdem Kıralı

66 görüntüleme1 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör