• İshakEdebiyat

Öykü- Erdem Yılmaz- Adam Mickiewicz Heykeli

Gecenin puslu havası şehri esaret altına almışken, yollar sarhoş köpeklerin çizdiği sekizlerle şekilleniyor ve kargaların kulak tırmalayan gaklamasıyla yankılanıyordu. Gaza öyle bir yüklendim ki, ne köpekler sekiz çizmeye devam etti ne de kargalar gaklamaya. Sıra benimdi. Ayık olmayan kafam sağ olsun, ömrüm boyunca düzgün kafayla yapmaya cesaret edemeyeceğim bir işe kalkışmıştım. Sarhoştum ama aynı zamanda yaptıklarımın da farkındaydım. Sarhoşluğum sadece yaptıklarımı görmezden gelmeme sebep olurken duyduğum heyecan, şehvet ve daha birçok tatlı duygunun şiddeti, arabanın hız ibresiyle eş değerde yükseliyordu.

Saatte yüz on, yüz yirmi, yüz otuz… Aracın kontrolünü yavaş yavaş kaybettim. Ne olduysa bir anda oldu. Bedenimi zincirleyen sarhoşluk, sonbaharda uçuşan yapraklar misali terk etti vücudumu. Önümde bir karaltı gördüm. Sonra insana ne denli önemsiz olduğunu kanıtlar nitelikte olan gökyüzü, onlarca kemiğin kırılma sesiyle yankılandı.

Arabayı durdurana kadar en az kırk metre daha savruldum. Nefes nefese kalmıştım. Yüzümün sol tarafında müthiş bir sıcaklık hissedince elimi yüzümün üzerinde gezdirdim. Yapış yapış ve akışkan bir şeyle kirlendi parmaklarım. Kandı! Aynanın çatladığını ve kırmızıya boyandığını gördüm. Fakat öyle tuhaf çatlamıştı ki cam, sanki… Sanki bir ağacın yer altına uzanan ve evlatlarını sarmalayan kökleri gibiydi.

Arabadan iner inmez kulağıma bir hırıltı sesi geldi, hemen ardından da yerde yatan karaltıyı gördüm. Ağır adımlarla ilerledim. Şekli şemaliyle tamamen insanı andırıyordu. Yavaş yavaş yükselip alçalan ve yüzünü göstermekte inat eden güneş misali göğsünü görünce bu konudaki şüphelerim tükendi. Bir insandı o, bir insana çarpmıştım! Yüzünü görecek kadar yaklaşmaya cesaret edemedim. Benim için bir ‘‘karaltı’’ olarak kalması kâfiydi.

İnanın düşündüm. Arabaya almalı mıyım, dedim kendi kendime. Ama ya hastaneye gidene kadar ölürse? Beni hapse atarlar! Üstelik nefes almakta oldukça zorlanıyor, kesin ölür!

Adımlarımın rotasını tekrar arabama çevirdim. Ama bir şeyler tutuyordu beni orada. Ayaklarım yerden kalkmıyordu, sanki mıhlanmışlardı oldukları yere. Sanki omuzlarımın üstündeki yük ağırlaşmış, sırtımda ömür boyu utancımı yüzüme vuracak bir kambur oluşmuştu. Çok ağırdı omuzlarımdaki yük, çok! Ben de çareyi vicdanımı bir köşeye fırlatmakta buldum. Yükümü hafifledi, arabaya koştum…

Eve gittim. Arabayı garaja sokmadan önce etrafta gören, izleyen var mı diye baktım. Kimse yoktu. Saatlerce arabanın kaputundaki kan lekeleriyle boğuştum. Gözümün önünde sürekli ‘‘şak!’’ sesiyle yenilenen görüntüler dönüyordu. Şak! Karanlık, ne olduğunu dahi anlayamadan kulaklarımda onlarca, yüzlerce, binlerce, milyonlarca kemiğin kırılma sesi yankılanıyor. Şak! Parmaklarımı görüyorum, kan var üzerlerinde. Şak! Arabanın camına bakıyorum, çatlamış camına, bir ağacın köklerini andıran camına. Şak! Ve o, en kötüsü, en beteri; karaltı. Çıkardığı boğuk hırıltı midemdeki kelebekleri uyandırıyor. Sonra durduramıyorum onları, sürekli yükseğe, en yükseğe uçmak istiyorlar. Yükseliyorum onlarla, uzansam göğü yarabilecek kadar yükseliyorum. Şak! Bu sefer karanlık bile yok! Bayılıyorum… Uyandığımda yerdeyim, ağzımda ekşimsi bir tat. Midem durmadan çalkalanıyor. Burnuma gelen pis kokunun kaynağı yerdeki kusmuk… Şak! Karanlık…

Garajdan çıktıktan sonra hızlıca eve girip kapıyı üç kere kilitledim. Sırtımı kapıya dayayarak yere çömeldim. Gözlerimi kapayıp nefes alıp verişim rutinleşmesini bekledim ve ağlamaya başladım. Zihnim olanları, yaşadıklarımı, yaptıklarımı daha yeni idrak edebiliyordu. Nasıl bir caniydim ben?

Şimdi ne yapmalıydım? Kaza yerine geri dönmeli miydim? Birini aramalı mıydım? Bu denli büyük bir sırrı saklayabilecek dostlarım var mıydı? Hayır, öyle bir dostum olsa bile kimsenin yüreğine böyle bir yük bırakamazdım. Bu, birini öldürmekten bile daha acımasızca olurdu.

Gözyaşlarımı silip banyoya gittim. Bedenim buz gibi suyun altına girdiğinde vücudumdan akan toz, toprak, kir sayesinde üzerimdeki kötülüklerden de arındığımı hissettim.

Duştan çıkınca müthiş bir uyku bastırdı ama uyumaktan, rüya görmekten daha doğrusu rüyada muhtemelen göreceğim şeylerden korkuyor ve bunu kaldırabileceğimi sanmıyordum. Uykuya karşı direndim. Aldığım alkolün acısı daha yeni çıkıyorken beynimin balon gibi şiştiğini ve zonkladığını hissediyordum.

Ağır adımlarla yalpalanarak salona gittiğimde, karşılaştığım görüntü sonrası bedenim kaskatı kesildi: Kafası, kolları, gövdesi ve bacakları ayrı parçalara bölünmüş bir kadın cesedi karşımda duruyordu!

Başım dönmeye ve midem tıpkı garajdaki gibi bulanmaya başladı. Dumur olmuştum. Yüreğim öyle hızlı atıyordu ki tüm oda, tüm ev, tüm mahalle hatta tüm şehir yüreğimin sesiyle yankılanıyordu sanki.

Dizlerimin üzerine çöktüm. Önce aldığım fazla miktardaki alkol ve son birkaç saatte yaşadıklarım sebebiyle hayal gördüğümü düşündüm. Dışarıya taşmış kemikler, tüm salona yayılan kan ve cesetten yayılıp odayı tamamen kontrol altına alan o berbat koku…. Yüzüme vurmaya, kendimi tokatlamaya başladım. Bunlar gerçek olamazdı! Rüyada olmalıydım, uyanmalıydım. Uyandırın beni!

Yaşadığım şeylerin gerçek olduğunu zor da olsa kabullendikten sonra düşünmeden, planlamadan aklıma ilk gelen fikri uygulamaya karar verdim. Güneşin tepeleri aşıp suratını göstermesine en az bir saat daha varken garajın arkasındaki kulübeden kürek alıp bahçemin ortasına büyük bir çukur kazdım. Eldivenlerimi giyip evdeki bir battaniyeyi çukurun içine koydum. Ondan sonraki kısım en zoruydu. Cesedin parçalarını siyah bir çöp poşetine doldurup poşeti çukurun içine boşalttım. Onun ardından da çukurun dibine serdiğim battaniyeyi içe doğru katlayarak cesedin parçalarının üzerini örttüm ve çukuru kapattım.

İşim bittiğinde kemiklerim zangırdıyor, tir tir titriyordum. Kendime yabancılaşmıştım. Önce birini arabayla ezmiş ama daha önemlisi ölüme terk etmiştim. Sonrasındaysa evimde ceset bulmuş ve soğukkanlılıkla bahçeme gömmüştüm. Neden bütün bunlar benim başıma gelmişti?!

Yakalanma korkusu daha en başından sardı vücudumu. Mesela toprağın kazıldığı belliydi. Ya birisi bu toprağın halini görür ve niçin kazdığımı sorarsa, diye düşündüm. Kalbim ekşimsi bir tedirginlikle yeniden şekillendi. Toprağın üzerini nasıl düzleştirebilirdim? Yeniden çim ekmek epey zaman alacağı için daha basit ve kalıcı bir çözüm bulmalıydım.

Bütün gün düşündükten sonra bir heykel aldım. Adam Mickiewicz’in heykeli. Heykeli getiren kişilerden onu garaja bırakmalarını istedim. Aklı başında insanları bahçeye sokamazdım. Gece vakti dışarı çıkıp sokakta dolaşan iki şarapçıya bir işim olduğunu ve yardım ederlerse onlara kişi başı üç şişe şarap alabileceğimi söyledim. Dört olsun, dediler. Pazarlık yapabildiklerine göre hâlâ ayık bunlar, diye düşünüp yanlarından uzaklaştım. Yine iki kişi takılan başka şarapçılara rastlayıp aynı teklifi onlara da sundum. O kadar sarhoşlardı ki ilk başta ne dediğimi bile anlamadılar, teklifimi tekrar söylemek zorunda kaldım.

Garajı girip heykeli kaldırdık. Heykel çok büyük değildi ama tek kişi de kaldıramazdı. Bahçeye kadar getirdiğimizde şarapçılardan biri takılıp düştü. Ağırlığı paylaştığımız için o düşünce kollarımıza aniden binen yüke dayanamadık ve heykeli düşürdük. Şarapçı bağırmaya başlayınca bir elimle ağzını kapadım. ‘‘Sus!’’ dedim. ‘‘Yoksa şarap vermem.’’ Sustu. Adam Mickiewicz’in sağ kolu kırılmıştı ama önemli değildi. Toprağın üstünü örtse yeterdi benim için. Şarapçı ayağa kalktıktan sonra heykeli tekrar kaldırdık ve başka sorun yaşamadan toprağın üzerine koyduk. Şarapçılara kişi başı en az beşer tane şarap alabilecekleri kadar para verip kapı dışarı ettikten sonra ruhumda bir hafifleme hissettim. Sanki çok büyük bir yük ruhumu terk etmiş ve yıldızlar arasında yerini almıştı. Başarmıştım! Artık kimse toprağın altında bir ceset olduğundan şüphelenmezdi!

Şüphelenmezdi değil mi?..

Ya insanlar bu heykeli durduk yere neden koyduğumu merak ederse, diye düşündüm bu sefer. Sürekli en uç, gerçekleşmesi en zor olan ihtimalleri düşünüyordum ve bunun farkındaydım. Fakat ihtimallerin gerçekleşmesinin fazla veya düşük olasılıklı olmasıyla ilgilenmiyordum. Bir olasılıktan korkmam için gerçekleşme ihtimalinin olması yeterliydi.

Ne yapacağım, diye uzun uzun düşünüp en sonunda gömdüğüm ceset iskeletleşinceye kadar, evimden dışarı adım atmamaya karar verdim.

İnternete girip arama motoruna ‘‘Bir ceset ne zaman çürümeye başlar ve ne zaman iskeletleşir?’’ yazdım. Barındırdığı bilgilere güvendiğim bir siteye girdikten sonra bu konu hakkında yazılmış metinleri okumaya başladım.

Cansız bedenler sırasıyla on iki aşamaya maruz kalıyormuş. Kalp durunca beyne giden oksijen kesiliyor ve beyin, aktarma organları işini yapamadığından dolayı bağlantıyı kopararak nöronlar arası iletişimi durduruyorken; glikoz takviyesi alamayan sinir hücreleri üç ile yedi dakika içinde ölüyor.

Bunun ardından vücuttaki kılcal kan dolaşımı yetersizliği sebebiyle ‘ölüm solgunluğu’ evresine giriliyor ve vücut ortalama sıcaklığın altına düşene dek saatte bir derece ısı kaybediyor.

Ölümden dört, beş saat sonra vücudun içindeki kan, yer çekimi etkisi ile yavaş yavaş büyük damarlardan vücudun yere yakın kısımlarındaki kılcal damarlara toplanıyor ve vücutta ölüm lekeleri beliriyor.

Deri su kaybettikçe ceset kokmaya başlıyor. Sonrası biraz ürkütücü. Kokuşmadan sonraki günlerde cesedin karnı önce renk değiştirip bir balon gibi şişiyor ve birkaç hafta sonraysa mezarın üstünden dahi duyulabilecek bir sesle patlıyor.

Geriye kalan evreler birçoğumuzun tahmin edeceği şeyler aslında. Çürüme, bedenin böcek istilasına uğraması ve iskeletleşme. Beni en çok ilgilendiren kısım iskeletleşmeydi. Bahçemdeki ceset ne zaman iskeletleşecekti? Bunu öğrenmeyi istiyordum.

‘‘Normal şartlar altında iskeletleşme dört yıl sürüyor.’’ aynen böyle yazıyordu metinde. Dört yıl! Bilginin doğru olmadığını umarak başka sitelere baktım, bazı kitapları inceledim ama bilgi doğruydu. Bir cesedin iskeletleşmesi ‘normal şartlar altında’ dört yıl sürüyordu. Dört yıl boyunca eve mi kapanacaktım. Neyle lanetlenmiştim böyle. Neden ben!

***

Dört yıl, iki ay, on dokuz gün, yirmi saat boyunca evimden dışarı adım atmadım. Çevremden kimse merak edip yanıma uğramadı. Aynaya bakınca kendi görüntümden korkar hâle geldim. Bir tek Adam Mickiewicz vardı. Onunla konuştum, onunla dertleştim, onunla güldüm ve onunla ağladım. Gecenin mehtabı üzerime düşüp ne denli önemsiz olduğumu her vurguladığında, gökyüzüne ve hasret kaldığım özgürlüğümle umutlarımın simgesi olan yıldızlara onun şiirlerini armağan ettim:

‘‘Terk etmek zorunda kalsan da beni,

sevdiğindeki kalbi değiştirmeyeceksen,

terk ederken bile, üzmek isteme beni

ve ayrılıktan bahsetme ayrılırken!’’

Otuz yedi bin saatin ardından hiçbir şeyi anlamadığımı anladım. Çukur, mezar –ne derseniz artık- boştu. Böcekler yüzünden delik deşik olmuş battaniyeyi çıkarıp silkeledim. Bir kemik bile yoktu. Suç ortağım olan Adam Mickiewicz’e baktım.

‘‘Neler oluyor?’’ diye sordum.

Cevap vermek yerine aptal bakışlarını üzerime dikti. Sinirlenip yerdeki küreği aldım ve neresine geleceğini umursamadan ona doğru salladım. Kafası yerde üç defa sektikten sonra yavaşça yuvarlanıp ayaklarımın dibinde durdu.

Gözümün önünde sürekli ‘‘şak!’’ sesiyle yenilenen görüntüler dönmeye başladı. Şak! Karanlık, ne olduğunu dahi anlayamadan kulaklarımda onlarca, yüzlerce, binlerce, milyonlarca kemiğin kırılma sesi yankılanıyor. Şak! Parmaklarımı görüyorum, kanlı. Şak! Arabanın camına bakıyorum, çatlamış camına, bir ağacın köklerini andıran camına. Şak! Karaltı, karaltıyı görüyorum. Ufacık göğsü zar zor yükselip alçalıyor. Şak! Yerde. Kafası, bacakları, kolları, gövdesi… Kemikleri dışarıya taşmış. Her yer kan. Berbat bir koku odayı esaret altına almış. Şak! Gecenin bir yarısı çukur kazıyorum. Şak! Şarapçılarla Adam Mickiewicz’i taşıyoruz, sağ kolu kırılıyor. Şak! Mezar boş… Sessizliğin sesi midemdeki kelebekleri uyandırıyor. Sonra durduramıyordum onları, sürekli yükseğe, en yükseğe uçmak istiyorlar. Yükseliyorum onlarla, uzansam göğü yarabilecek kadar yükseliyorum. Şak! Bu sefer karanlık bile yok! Bayılıyorum… Uyandığımda yerdeyim, ağzımda ekşimsi bir tat. Midem durmadan çalkalanıyor. Burnuma gelen pis kokunun kaynağı yerdeki kusmuk… Şak! Karanlık…

Çukura tekrar tekrar baktım. Boştu. Bahçenin her yerini kazmaya başladım. Bir tanecik kemik bulsam hatta çürümemiş, gömdüğüm gibi duran bir bacak, kol, kafa ya da gövde bile bulsam benim için yeterliydi. Tek isteğim bunca şeyi boşa yapmamış, bir hiç için yıllarımı heba etmemiş olmaktı.

Yüz otuz üç milyon iki yüz bin yedi yüz doksan iki saniye! Bunca zamanım heba olmuştu, bu gerçeği kabullenmiştim. Ama bunca zamanım bir hiç için heba olmamıştı, bedel ödemiştim ve bu gerçeği de anlamıştım.

O gün karaltıyı yolun ortasında bırakmanın cezasını belki de olabilecek en ağır şekilde ödemiştim.

Adam Mickiewicz’in yerde duran kafasına baktım. Heykelin kollarını ve bacaklarını parçaladıktan sonra, parçalarını bahçede kazdığım çukurlardan birinin içine atıp üzerini toprakla örttüm.

Bir daha o gece uğruna bedel ödemeyeceğime inanmaya çalışarak eve girdim. Her şeyi unutmaya ve hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya çalışacaktım. Artık ‘‘Şak!’’ sesiyle beliren fotoğraflar dönmeyecekti gözlerimin önünde. Artık Adam Mickiewicz şiirleri okunmayacak ve çukurlar kazılmayacaktı! Çünkü cezamı çekmiş, yaptıklarımın bedelini ödemiştim. Sırtımdaki kamburun iyileştiğini hissederek salona geçtim. Salonun ortasında kafası, kolları ve bacakları gövdesinden ayrılmış bir kadın cesedi duruyordu.

Şak!..


Erdem Yılmaz

70 görüntüleme1 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör