• İshakEdebiyat

Öykü- Erdem Yılmaz- Ne Eksik Ne Fazla

Kalabalıktı. Gürültüler daha doğrusu boğuk sesler kulağımı dolduruyordu. Başımda hafif bir ağrı, üstüm başım ter içinde. En çok da ellerim ve alnım.

Terden sırılsıklam olmuş parmaklarımı gizleyip blöfümü saklamaya çalışıyordum.

‘‘Arttırıyorum! Beş bin,’’ dedi gözlüklü olan.

Sağ elimle kravatımı genişletip derin bir nefes aldım. Elime baktım. Sinek as ve kupa yedi vardı. Sonra yerde açılan dört kâğıda göz attım. Sırasıyla; kupa jilet, sinek yedi, sinek dört ve karo as. Döperim vardı, fena değildi. Ama karşımda oturan gözlüklü kendinden çok emin gözüküyordu.

Beş bin değerindeki fişlerimi sağ elimle toplayıp ortaya savurdum. ‘‘Kabul.’’

Rıza bana baktı. Solumda oturuyordu. Eli kötüydü, belli oluyordu. Blöf yapmayı hiç beceremezdi zaten. Düz oyuncuydu. Ona karşı oynadığımda kolay kazanırdım.

Elindeki iki kâğıdı kapalı olacak şekilde masaya fırlatıp oyunu terk etti. Gelirken yanında getirdiği tüm para, o giderken masadaydı.

Şimdi sadece ikimiz kalmıştık; ben ve Gözlüklü. Sağımda oturan şık giyimli beyefendi iki el önce tüm parasını kaybetmiş ve sessizce bizi izlemeye başlamıştı.

Son kâğıt açıldı. Kupa as!

İçimdeki sevinci, coşkuyu bastırdım, blöfümü sonraki turlar için gizli tutmalıydım. Elimde bir üçlü, bir de per vardı. Bu deste pokerde ‘‘full’’ diye geçerdi. Bu ele sahipken beni yenmesi çok zordu.

Kazanacağıma neredeyse emin olmuştum ki fişlerinin bir bölümünü yine ortaya attı. ‘‘Arttırıyorum. Sekiz bin!’’

Bu ne şimdi?’ diye geçirdim içimden. Yoksa eli benimkinden iyi mi? Bunun mümkün olduğunu sanmıyorum. Blöf yapıyor olmalı. Evet, kesinlikle blöf yapıyor. Sekiz bin ha? Vay be… Bakiyemdeki tüm paraya tekabül ediyor. Ya blöf yapmıyorsa… Buraya geldiğimde beş binim vardı. Şimdi ‘Pas!’ deyip sekiz binle çekilsem mi? Ama kazanırsam masadaki otuz beş bin benim olacak. Tanrım, ne yapacağım?

‘‘Kabul,’’ dedim ve sekiz bin değerindeki fişlerimi bir önceki gibi savruk şekilde ortaya attım.

İkimiz de elimizi aynı anda açtık. Hemen masada açık olan kâğıtlarına baktım. Karo jilet ve maça yedi. Kazanmıştım. Yavaşça yükselip salonun her köşesini inleten kahkahalar atmak istiyordum ama orada bunu yapmam mümkün değildi. Rıza götürmeden önce öğütlemiş, bunun tehlikeli olabileceğini söylemişti. ‘‘Ne kadar az dikkat çekersen o kadar iyi.’’. Söylemese bile salonun ortamını, masalardaki adamları görünce bunu az çok tahmin edebilirdim zaten. Sol elimi saçlarımın arasında gezdirip gözlerinin içine baktım ve gülümsedim. Kafamı, yapacak bir şey yok, dercesine yana yatırıp ortadaki fişleri usulca toplamaya başladım. Daha fazla oynamaya niyetliydim ama otuz beş bin kazanmıştım. Otuz beş bin! Beş binle gelip yedi katıyla çıkmak ha? Gözlerimde para simgeleri dönüyordu. Aklım, kafesinden kaçan bir kuş gibi uçup gitmişti başımdan.

Fişleri topladıktan sonra ayağa kalktım. “İyi oyundu beyler.”

“Gidiyor musunuz?” diye sordu gözlüklü olan. Sesinde sarsılmaz bir ukalalık vardı. “Ben daha oynarız sanıyordum.” Ve sonra, sanki gözlerimi boyamayı amaçlarcasına sandalyesine yaslanıp fişlerini daha belirgin bir konuma getirdi. Önünde yirmi beş bin kadar daha vardı. Yirmi beş bin! Onu da kazansam buradan altmış binle çıkabilirdim. Düşünsenize, beşle gelip altmışla çıkıyorum. Tam on iki katıyla!

Bir yanım durmamı söylüyordu. Delirdin mi?! Kazanacağını kazandın işte! Hem işin ucunda kaybetmek de var. Ayrıca, oyuna kapılmayacağım, istediğim zaman kalkıp gideceğim, diye söz vermemiş miydin kendine ha?

“İstediğim zaman kalkacağım dedim, doğru ama şu an kalkmayı istemiyorum.” Şeytanca bir gülümsemeyle tekrar masaya oturdum.

“Az önce bir şey mi söylediniz?” diye sordu şık giyimli adam.

“Yo…” dedim. “Birkaç el daha oynamaya karar verdim.”

“Güzel.”

Kartlar dağıtılacakken gözlüklü izin isteyip bana döndü. “Rica etsem bakiyenizin ne kadar olduğunu söyler misiniz? Ben de yirmi beş bin var.”

“Neden soruyorsunuz?”

“Ona göre bakiyeme ekleme yapıp, ikimizin de kasasındaki parayı eşitlemek istiyorum. Otuz beş bin kazandınız zannediyorum ama yine de emin olmak isterim.”

“Evet, otuz beş bin.”

“Güzel,” diyerek sandalyesine astığı ceketinin astarından bir deste para çıkarıp önce bana gösterdi. “Bu, son param, tam on bin.” Sonrasında ise desteyi krupiyeye uzattı. İki dakika sonra yeni fişleri önündeydi. “İşte oldu. Şimdi şartlar tamamen eşit.”

“Pekâlâ,” demekle yetindim ama daha o vakitten yüreğimi pişmanlık denilen illet sarmaya başlamıştı. Neden oturdun ki masaya? Salak seni! Ne güzel paranın yedi katını kazanmıştın. Şimdi birkaç el oynamadan geri kalkamazsın da. Şu adama bak, senin ağzına alamadığın parayı hiç düşünmeden ortaya atıyor. Ya yanındakine ne demeli? Onca para kaybetti ama oyunu hâlâ gülerek takip ediyor. Hata ettin, hata! Sen bu adamlara denk değilsin. Ne güzel kalkıyordun masadan…

Daha tura başlamadan kaybedeceğime kendimi inandırmıştım.

İlk iki tur sakin geçti. İkimizin elleri de kötüydü. Ortada düşük paralar dolaştı. Fakat üçüncü turda o istediğim el geldi: kupa ve karo dam.

“Tamam,” diye mırıldanarak sakin olmaya çalıştım. Bu el güzel geldi. Gerekirse yüksek oynayıp masadan çekilmesini sağlayacağım, sonra da paramı alıp oyunu terk edeceğim; ne derse desin masada durmak yok!

“Arttırıyorum. İki bin!” diyerek fişlerimi ortaya ittim.

Hiç tereddüt etmeden o da iki bin sürdü ortaya.

Anlaşılan onun da eli fena değil. Ortaya ilk üç kart açıldı: Sırasıyla; sinek yedi, karo iki, karo yedi. Bir dam daha gelse karşımda hiç şansı yok, diye geçirdim içimden.

“Arttırıyorum, beş bin!”

“On bin,” diye sakin ve cılız bir sesle karşılık verdi.

Lanet olsun onun da eli iyi!..dedi içimdeki ses. Riske gerek yok, yedi bini masada bırak ve çekil! Kafayı mı yedin?! Yedi bin diyorsun! Buraya beş binle geldin sersem! Yirmi sekiz binle çıkacaksın işte. Ama öncesinde otuz beş binle çıkma ihtimalim vardı. Çıksaydın öyleyse! Kes sesini, işime karışma!

Daha da terlemeye başladım. Bembeyaz gömleğim terden yepyeni bir renge kavuştu. Sağımdaki adam, ara ara kokumdan rahatsız olduğunu belirtircesine yüzünü ekşitiyor ve sandalyesini benden birkaç santim öteye çekiyordu.

“Kabul ediyorum.”

Ortaya beş bin daha sürdüm. İşaret parmağıyla kemikli, yuvarlak ve siyah çerçeveli gözlüğünü düzeltip bana baktı. Ne kadar stresli olduğumu, korktuğumu anlaması işten bile değildi. Oysa o son derece sakindi. Kazanacağından şüphe duymuyor gibiydi.

Dördüncü kart açıldı: Maça as.

Bu kart da işime yaramıyordu. Ama onun yüzü gülüyordu. Yoksa gülmüyor muydu? Bu, zihnimin bana oynadığı bir oyun, bende yarattığı bir yanılsama mıydı yalnızca? Yoksa o da korkuyor muydu kaybetmekten en az benim kadar? Benim kadar olmasa bile korkuyor muydu?

Ne olduysa o düşünce beynime girdikten sonra oldu: Onun da insan olduğu, onun da bazı şeylerden korkup geri adım atabileceği düşüncesi… O düşünce aklıma girip zihnimin koridorlarında gezinmeye başladıktan sonra masada bulunmamın tek amacı onu korkarken görmeyi istemem oldu. Hatta onu korkutmayı, ortadaki tüm parasını almaktan daha çok istedim.

“Arttırıyorum. On bin!”

Ve yüzü değişti! Korkmuştu işte! Çekilecekti masadan. Seni adi herif! Kalırsın öyle!..

“Kabul.”

Durumun ne kadar ciddi olduğunu, bu söz dudaklarının arasından döküldükten sonra anladım. O robot suratlı adam kaybetmekten falan korkmuyordu. Belki parası bol olduğu belki de elindeki kâğıtlar iyi olduğu için. Onu bir an olsun korkutabileceğimi, en azından ufak da olsa bir tedirginlik duymasına sebep olabileceğimi düşünmüş ve yanılmıştım… O benim gibi değildi. Elbet korktuğu şeyler vardı –her insanın vardır- ama benim gibiler bir başlarına kaldıklarında onun gibileri korkutamazdı.

Son kart açıldı: Sinek dam.

Elimde bir üçlü oluşmuştu! Galiba kazanacaktım. Fişlerime baktım. On üç bin değerindeydiler. Sonra içime bir kurt düştü. Ya kaybedersem? Ya buradan ceplerim boş çıkarsam? Ortaya hiç düşünmeden koymayı planladığım on üç bine baktım. Beş binini bir köşeye koyup sekiz binini ortaya ittim.

“Arttırıyorum. Sekiz bin.” Bu sefer sesim son derece titrek çıkmıştı.

“Arttırıyorum. On üç bin, rest!” Tüm fişlerini sürdü ortaya. Üstelik hiç düşünmeden yaptı bunu. Ortada onun koyduğu on üç binle birlikte toplam altmış beş bin vardı ama o fişlere dönüp bakmıyordu bile. Gözü hâlâ beş bin değerindeki fişlerimdeydi. Her şeyimi almak istiyordu. Ne adi herif ama!

Evet, her şeyimi almak istiyor. Ama ben de bunun için oturmadım mı masaya? Tüm parasını, son yirmi beş binini almak için oturmadım mı? Hatta oyunun bir bölümünde tek isteğim onu korkutmak, küçük düşürmek, rezil etmek olmadı mı? Sanırım bir noktada ben de ona benzedim. Dönüp önümdeki beş binlik fişlere baktım. Belki eli benimkinden iyidir. Kim bilir, belki de benimki iyidir. Fakat bugün buradan geldiğim gibi çıkacağım. Ne eksik, ne fazla…

Kartlarımı kapalı hâlde masanın üstüne bıraktım. ‘‘Pas…’’

Yavaşça yükselen kısa ve tiksindirici bir kahkaha attıktan sonra, fişleri sanki sonbaharda rüzgârın savurduğu sararmış yapraklar gibi uçup gidecekler korkusuyla hızlıca topladı. Hem mutlu hem mutsuzdum. Bir yanım iyi yaptığımı söylerken diğer yanım aptallık ettiğimi söylüyordu.

“Devam etmiyor muyuz?” diye sordu. Sesindeki kurnazlık, açgözlülük, doyumsuzluk midemi bulandırmıştı.

Gözlerine baktım. Küçümsüyordu beni. Benden alabileceği, daha doğrusu benden almak istediği bir şey kalmamıştı. Son darbeyi de vurarak beni bitirmek ve egosunu tatmin etmek istiyordu yalnızca. Masadaki fişleri toplayıp, giderken arkasında bir ölü bırakmak istiyordu.

“Hayır, oynamayacağım…”

Saatlerdir masada oturuyorduk. Ellerini iki yana açarak gerinip eklemlerini çatırdattıktan sonra bilmiş bir tavır takındı. “Yanlış hatırlamıyorsam oyuna beş binle girdiniz, şimdi de beş binle çıkacağınızı söylüyorsunuz. Bu masa size vakit kaybından başka ne kazandırdı?”

“Söyler misiniz oyuna ne kadarla başladınız?”

Ufak bir hesap yapıp önündeki birkaç fişi ortaya koydu. “İşte tam bu kadarla, on beş bin.”

“Şimdi elinizde altmış beş bin var. Neden bu beş bin için onları riske edesiniz ki?”

“Siz neden koskoca altmış beş bin için o beş bini riske etmeyesiniz?”

Birkaç saniye sustum. Cevap veremeyeceğimi sanıp yüzünün ifadesi kibrini yansıtırcasına değişmeye başladığındaysa oyun boyunca onun karşısında hiç olmadığım kadar kararlı bir ses tonuyla konuştum. “Sizin gibi olmamak için beyefendi. Sizin gibi olmamak için…”

Cevap vermeden ayağa kalktı ve sandalyesine astığı gri ceketini aldıktan sonra, fişlerini toplayıp küçümseyen bakışlarını üzerimden bir an olsun ayırmayarak yanımdan geçip gitti.

Hemen ardından ben de kalktım ve yanımda oturan beyefendiyi başımla selamlayıp “İyi oyundu,” diyerek salonu terk ettim.


Erdem Yılmaz

87 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör