• İshakEdebiyat

Öykü- Erdem Yılmaz- Yanıp Sönen Bir Hollywood Hikâyesi

Ne ışığı götüren olmuştu ne de karanlığı getiren. Fakat ağır ağır siliniyordum yeryüzünden. Kayboluşa doğru ilerliyor, bilinmezlikle bütünleşiyor ancak yok oluşumu reddediyordum. Hâlâ gülüp eğlenebiliyor, olur olmadık şeylere sinirleniyor, hatta zaman zaman da ağlıyor, söz gelimi hayatın bu durdurulmaz akışından kendimi çekip çıkaramıyordum. Çünkü doğamda, daha doğrusu doğamızda bu yoktu.

Her şeye rağmen bir şekilde yaşıyordu insan. Bedenini, ölümü gerçekleşene dek sürüklemek zorunda kalan bir ruh misali, oradan oraya yuvarlanıyordum. Bakışlarım kimseyle kesişmiyordu. Ufaldığımı hissediyordum. Görünmediğimi, ötelendiğimi. Tıpkı benim gibi görünmeyen bir duvar örülmüştü insanlarla arama. Hissedebilme yetimi yitirmemiştim ancak duygularım körelmişti. Kendimi, kendimin yerine dahi koyamıyordum. Sanki tunçtan parmaklıklarla çevrelenmişti kalbim. Ne görünmesi ne de görünmemesi normal karşılanmayacak bir set çekilmişti zihnime. Doğru yansıtamadıktan sonra önemi kalır mıydı duyguların? Soruların –varsa eğer- cevaplarını bile düşünemiyordum. Yok olamasam da mahvoluyor ama bir şekilde sürüklenip gidiyordum. Ta ki iş çıkışı girdiğim bir market sırasında, önümdeki adamın altıpatları alnımın ortasına doğrultup, “Tüm paranı sökül!” diye haykırmasına dek.

Başparmağıyla horoza yüklendiğinde parmaklarımın uçları karıncalandı. Çıkmayan sakalım kaşındırdı yüzümü. Birkaç kez “Hollywood” kelimesi yanıp söndü zihnimde. O kadar kişi arasından ben! Elimde doğan balyozun varlığını her hücremde hissettim ve günün birinde kendi hücrelerimin varlığını da bu denli derinlerde hissedebilmenin umuduyla, balyozu tüm gücümle savurdum duvara. İnsanlar sağa sola kaçışırken adamın üzerine atladım. Uzun bir süre boğuştuk. Tabanca patladı. Bu kısımları daha fazla detaylandırmayacağım sevgili okuyucum çünkü yere düşenin kim olduğunu zaten biliyorsun, henüz öykünün başındayız.

Silahında dört mermi vardı. Demek ki başka bir zamanda, başka bir mekânda ateş etmişti. Kim bilir belki birini vurmuş, hatta öldürmüştü. Ben de birini öldürmüştüm. Fakat olaylar o kadar hızlı gelişmişti ki, öldürmenin verebileceği zevkten ziyade geride bıraktığı vicdan azabıyla baş başa kalmıştım. Cesedin başında ağlayıp zırlasam da, polisler gelmeden marketi terk ettiğimde başka birisiydim artık. Silahı belime koymak yerine elimde tutuyor ve korkup kaçışan insanları gördükçe kahkahalar atıyordum. Artık görüyordum. Duvarda koca bir delik açılmıştı.

tefecinin adamları eve geldi. önce bir güzel dövdüler beni. sonra LANET OLASI PARAYI VER dediler. zihnimin ücra köşelerinde, birkaç kez HOLLYWOOD kelimesi yanıp söndü. parayı henüz toparlayamadığımı söyledim. içlerinden uzun olan belinden tabancasını çıkarıp namlusunu ağzıma soktu. sağ ön dişimdeki porselen dolgu kırıldı. dilimin üzerinde gezinen paslanmış metal tadı midemi bulandırdı. kusamadım. çıkacak kandan korunmak için elini siper ettiğinde, yanında duran kara kuru oğlan odayı terk etti. işte tam bu sırada, cebimde taşıdığım altıpatları çıkarıp kasıklarına doğru ateşledim. acıyla inledi. tüm bedeni kasıldı. var gücüyle tetiğe asılmadan önce koridordan gelen ayak seslerini işittim. damağımda ve kafamın arkasında iki ufak delik açtıktan sonra henüz yeni boyanmış duvarda kendine yer bulan mermi, yere düştüğüm sırada bana gülümsedi. karşılık veremedim. ev sahibi kızacaktı. uzun uzun tembihlemişti duvarlara dikkat edin diye. kızdı mı hiç çekilmezdi. o yüzden kaseti başa sardım.

kapıda duran arabayı görünce hemen dış kapıyı araladım. kapıyı kırıp beni ev sahibiyle yüz göz etmesinlerdi. sonra saklandım. salona. eskiciden elli liraya aldığım üçlü koltuğun ardına. bekledim. çok sürmedi içeri girmeleri. koridoru gezindiler, odamı dağıttılar. kara kuru olan oğlan, kilerde saklandığımdan neredeyse emindi. sonuç vermeyen arayışlarının ardından küfürler savurarak salona girdiklerinde… BAM! yerimden fırlayıp iki el ateş ettim. ikisini de. kafalarından. buna rağmen içlerinden birisi hâlâ nefes alıyordu. korktum. bir kere daha yüklendim tetiğe. BAM! sonuç değişmedi. belindeki silahını alıp mermiyi silahın ağzına sürdüm ve şarjörü tüketene dek ateş ettim. BAM! BAM! BAM!.. öldü. kafasından geriye yalnızca birkaç irili ufaklı et parçası kaldı. öldürmenin hazzını iliklerime kadar hissettim. kalbimin çevresindeki parmaklıkları bükmüştüm. bunca zamandır sıkışan duygularım taşıyordu dışarıya. bu sefer kusuyordum. öbür arkadaş küsmesindi. uzun süredir istediği oyuncağa kavuşacak bir çocuğun hevesiyle diğerinin belindeki silaha uzandım.

Altıpatlardaki tek mermiyi bilinçli olarak mı bırakmıştım bilmiyorum. Eğer öyleyse, tam Hollywood’a yakışır bir finalle bitecekti bu öykü. Araçlarından inen polislerin ellerinde donutlarının olmaması bile buna engel olamazdı.

Marketteki için mi gelmişlerdi, yoksa yerde yatanlar için mi bilmiyordum. Tabancayı âdem elmama oturttuğumda dahi bunu düşünüyordum. Düşünüyordum? Evet, düşünüyordum! hattaokadarçokdüşünüyordumkicümlelerimbirbirinegiriyorvesüreklidüşünüyorumkelimesiniyazmakistiyordumdüşünüyordumdüşünüyordumdüşünüyordumboşveryazımkurallarınısevgiliokurbüyüyüncetürkdilkurumundamıçalışacaksınsanki

Biliyorum sevgili okur, yoruldun ama dayan. Az kaldı. Satırlar önce çekip giden kaç kişi oldu haberin var mı? Madem buraya kadar geldin, biraz daha sabret. İnan bana, ben de senin kadar yoruldum ama bu hikâye yakında bitecek. Sonrası mutluluk mu bilmiyorum, sanmıyorum ama derin bir nefes, ondan eminim. Birkaç sayfa daha sık dişini.

Gerilimi arttırmanın lüzumu yok. Son mermiyi ateşledim. Halının üzerindeki kırmızı gölün üzerindeki mermi kovanlarının üzerindeki en taze kan bana aitti. Ev sahibi dahi umurumda değildi artık. Kaseti tekrar başa saracak gücüm kalmamıştı. Zihnimin önündeki seti kaldırmış ve aniden ensemde belirenlerle baş başa kalmıştım. “Yok olmak yok!” diye fısıldadı, kafasında yalnızca birkaç irili ufaklı et parçası kalan kara kuru oğlan.

“Yok olmak için önce var olmak gerekir,” dedi görünüş olarak ondan geri kalmayan arkadaşı. Sonra nasıl olduysa kavgaya tutuştular. Suratlarına savurdukları her yumruk havayı yarıp boşluğa karıştı. Marketteki yanıma uğramadı. Az ötemde uyuyordu. Epey yorulmuştu anlaşılan.

Polisler odaya girdiğinde beni görmediler. Usulca ayaklanıp süzülmek istedim yanlarından ama… kapının ardına geçemedim. Evimden çıkamadım. “Sanki”si yok. Yalnızca hissedilebilen, tunçtan bir kafese koyulmuştum. Hayata gözlerini benim ellerimde açan balyozu sıkıca kavradım ve ismini üfledim kulağına.

“Senin adın Hakkı…” dedim. “Hikmet…” dedim. “Tuncer…” dedim.

Düşünebilmeye henüz başlayan birinden karar vermesini bekleyemezdiniz zaten. İsim bulma işini erteleyerek üç kere savurdum balyozu ve tekrar denedim kapıdan geçmeyi. Olmadı. Beynimin şiştiğini hissettim. Cebimdeki altıpatları –evet, o altıpatlar artık benimdi çünkü onunla marketteki adamın öldürdüğünden daha fazla kişiyi öldürmüştüm- çıkardım. Üç kere asıldım tetiğe ve bir kez daha denedim geçmeyi. Olmadı. Beynimin patlamak üzere olduğunu hissettim. Silahı sağ şakağıma dayayıp düşünmeden çektim tetiği. Mermi yoktu. Tıpkı yok olmak gibi. Beynimle beraber havalandığımı hissettim. En sonunda pes ettim, yetmişini aşmış kişilerin ilk duyuşunda kalp krizi geçirebileceği küfürler savurarak, cüzdanımdaki tüm parayı fırlattım ve koşar adım çıktım evden. Çığlıklar atarak, kaçışan insanların arasına karıştım. Uyum sağladım onlara. Annem, kıyafetlerime bulaşan çimentoyu görünce kızacaktı ama bunu o an için umursamadım. Tam da o anda, zihnimin bir köşesinde, birkaç kez “Hollywood” kelimesi yanıp söndü.


Erdem Yılmaz

51 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör