• İshakEdebiyat

Öykü- Erkan Kara- Ağırbaşlı Edebiyat

Memleketin önde gelen şairleri onurlarına düzenlenen gece için Edebiyatçılar Lokali’nin tertip ettiği etkinlikte toplanmışlardı. Senede bir gün organize edilen yemekli gecede derneğin seçici kurulu tarafından yapılan değerlendirme sonucunda, emektar şair ve yazarlara onur ödülü verilir, şiir dinletileri ve okumalar yapılır, âşıklar sazlarıyla atışır; bütün bunlardan daha mühimi, geceye katılanlar dört başı mamur bir ziyafet çekerdi. İşte bu gece de davetliler Letafet Oteli’nin balo salonunda üzerlerinden, papatyalara benzeyen büyük beyaz saten örtülerin sarktığı yuvarlak masalara yerleşmişlerdi. Göz alıcı kırmızı perdelerin süslediği salonun bir köşesinde, zeminden iki basamakla çıkılan ahşap bir sahnede çello ve yan flütten oluşan mini bir orkestra salon müziği icra ediyor, dernek başkanı Seza Hanım uçları maşayla fazlaca kabartılıp kıvrılmış röfleli saçlarını sağa sola atarak masaları dolaşıp misafirlerle tek tek tokalaşıyordu. Uzun, zarif, billur bardaklar masaların üstünde bir kuğu başı gibi salınıyor; mezeler, ordövr tabakaları, salatalar şaraplar servis ediliyor; kadehler güzel temenniler için kaldırılıyordu. Böylece güzel başlayan gecenin ateşi de gitgide ısınıyor, papyonlu yelekli garsonlar masaların arasında çalışkan karıncalar misali dolanıyor, ellerinin ayalarına yerleştirdikleri tepsileriyle birbirlerine toslamamak için kimi zaman eğilip büzülerek bellerini büküyor, adeta sirkteki cambazlara akrobasi dersi veriyorlardı.

Salonun ardındaki mutfakta, başları bereli önlüklü aşçılar bin bir telaşla ara sıcağı, ana yemeği, tatlıyı, şerbeti hazırlıyordu. Gece hem çalışanlar hem de misafirler için o denli akışında ilerliyordu ki, salonun tesisatında vuku bulan doğalgaz kaçağından bihaber bu loş ışık altında atılan kahkahaların aksı sedası camın ardında çiseleyen yağmurun uğultusuna karışıyordu. Seza Hanım masaların birinden ötekine geçerken sahnede de salon müziği yerini kanun resitaline bırakmıştı. Bu gece Büyük Onur Ödülü’nü almak üzere baloya iştirak eden doksan dört yaşındaki ünlü şair Hikmet Tambur yerinden kalkamadığı için müteessir bir edayla başını eğerek oturduğu tekerlekli sandalyeden misafirlerle merhabalaşıyordu. Hemen yan masada oturan kıdemli şairlerden Ali Cenap, Galile’nin dürbününden hallice olan gözlük mercekleriyle oturmuş, ince bıyıklarını yerken içinden, “Ömrü hayatım boyunca bu herifin yazdığı şeylerden hiçbir şey anlamadım, nasıl böyle hürmet görüyor hâlâ anlamış değilim,” diyerek söyleniyordu. Velhasıl edebiyat çevresinde bu iki şairin arasının limoni olduğunu bilmeyen yoktu. Yetmiş sekiz senesinde Levhi Kalem mecmuasından Ali Cenap’ın ayağını kaydıran da bu kart horoz değil miydi? Allah’tan, her zaman olduğu gibi, yanında oturan yakın dostu Hüsamettin Cinas araya girmişti de onları ayırmıştı. Ancak bu yaşlı keçiye olan nefreti dinmemişti bir türlü. Bu ihtiyar adam hayatı boyunca önüne hep bir engel koymuş, bastırmak istediği eserleri yayınevlerinden çevirtmiş, araştırmalarına-incelemelerine ağır eleştiri yazıları yazdırmış, dile yenilik getirme çabalarını hep beyhude gerekçelerle engellemiş, olay demdeme ile zemzeme kavgası misalini bile aşarak, adeta kişisel bir meseleye dönüşmüştü. Hatta öyle ki, Ali Cenap gazetedeki “Gebermedi Bir Türlü” isimli köşesinden yıllar yılı meselenin muhatabına içeriği ölçüsüz açık mektuplar yazıp durmuştu. Kaderin tecellisi, işte yine bir ödül gecesinde toplanmışlardı. “Anka Kuşunun İbiği” isimli romanı kısa sürede dördüncü baskıya ulaşmasına rağmen kendisine bir ödül verilmiyordu. Neyini ne yapsındı ya da başını hangi taşlara vursundu.

Hüsamettin Cinas başını sahneye doğru çevirip arkadaşı Ali Cenap’a, “Geçen seneki kuartet nerede yahu, başım şişti,” diyerek serzenişte bulundu. Hemen karşılarındaki masada Halide Subaşı ile nüktedan şair Hıfzı Çalakalem fısıldaşarak koyu bir sohbete dalmışlardı.

“Biliyorsunuz Hikmet Tambur Beyefendiye hayranlığım çok eskilere dayanır.”

“Bilmez miyim Hıfzı Beycim, çok geç kalındı çok... Bu ödül için çok bekledi. Geçenlerde kendisine ziyarette bulundum. O üzerine titrediği köşkün bahçesini bir görseniz… Ne bakımsız, tarumar halde. Her neyse, titreyen elleriyle bana sizin Cerahatname eserinizden seçkiler okudu. ‘Muteber, bak şuracıkta ne güzel iştikak etmiş, Hıfzı da yanıma gelmez oldu,’ deyip durdu.”

“Vah’lar başıma, demeyin efendim! Çoktur ihmal ediyorum, doğrudur. Alelade gündelik meşgale, koşuşturmaca, yayınevinde koltuğa yapışıp kaldım, bir fırsatını bulup gidemedim. Demek bana darılmış ha?”

Halide Hanım üzerinde ruj izi bıraktığı bardağa şehla gözleriyle bakarak, “Öyle maalesef Hıfzı Beycim, bir an evvel gidin görün derim. Üç günlük dünya, benden duymuş olmayın ama bakıcısından öğrendiğime göre artık altına da pisliyormuş.”

“Vah Vah! Hey koca çınar, seni bu hallere koyan yıllar utansın.”

Bu arada Halide Hanım’ın kadehleri birer birer devirdiğini gören Hıfzı Çalakalem ölçülü bir gülümsemeyle, “Doğrusu size yetişmek zor, bu gece çok hızlısınız.”

“Senede bir gün efendim, siz de hızlı olun.”

“O değil de Halide Hanımcım, şu ödül töreni hayırlısıyla bitseydi. Maazallah, koca çınar burayı da pisletip berbat etmeden.”

Bu tuhaf latifenin ardından ikisinin de gözbebekleri büyümüş, alınlarındaki damarlar belirmiş, gülmekten hıçkırıklar boğazlarında düğümlenir olmuştu. Zemberekleri boşalmışçasına gülüyorlardı. Öyle ki, gürültü salonun bir ucundaki Hikmet Tambur’a ulaşmış, ihtiyar keçi kafasını kaldırıp onlara bakmıştı.

Halide Hanım kahkahasının son tılsımında, “Sizin şu nüktedanlığınız beni benden alıyor,” dedi, boğazını temizlermiş gibi yapıp sahneye dönerek, “Huhu! Bakın bizim âşıklar çıkıyor,” diye ekledi.

Gerçekten de sahnenin loş ışıkları altında Âşık Şerafettin ile Âşık Nizamettin kapışmak için uçları püsküllü, şur renkli, uzunca saplı dut ağacından oyma sazlarının kulaklarını eğe büke akortlarını yapıyorlardı. Alkışlar eşliğinde atışma başladı, tezenesini tele ilk vuran Şerafettin oldu.

Merhabayın dostlar çıktık sahneye

Onulmaz acılar çektik sineye

Ne dersiniz bu garibe kulak vermeye

Davul zurna sussun sazlar çalınsın

Sözüm hak edene düşman alınsın.

Tabağındaki incikli pilavdan bir çatal alan Hüsamettin Cinas, “Şerafettin sert giriş yaptı,” dedi. Bu sırada kıdemli şair Ali Cenap onu dinlemiyor, sanki bir şeyini yitirmiş gibi ceplerini yokluyordu. Salonun akustiğinden Âşık Nizamettin’in sesi yankılandı.

Yüzüne bakınca güller açıyor

Şu faninin ruhuna neşe saçıyor

Âşıklar sevdana mesel arıyor

Nergise sümbüle güle benzersin.

Nizamettin aniden güzellemeye girerek ters köşe yapmıştı, Şerafettin beklenmedik bu durumu ustalıkla karşılık vererek toparladı.

Gözleri badedir kaşları nakış

Âşığın dilinde hep aynı bakış

Gönülden gönüle bu nasıl akış

Çöldeki vahaya suya benzersin

İki bıyıklı adamın atışacak yerde birbirlerine iltifatlar düzmesi salonda hem şaşkınlığa hem de homurtuların artmasına neden oldu. Hâlâ ceplerini yoklamaya devam eden Ali Cenap, Hüsamettin Cinas’a dönüp, “Bu zevat neden bahsediyor,” dedi. Âşık Şerafettin coşkuyla tellere asılırken duruma erken uyanmış, “Atış ulan! Atış!” diyerek çaktırmadan sahnede Nizamettin’e kaş göz yapmaya başlamıştı fakat Nizamettin heyhat dörtlüğe girmişti bile.

Gözler güzel görünce ne yapsın garip

Saz dillenir tel dillenir ötesi muhip

Saadetin şerbeti bir tatlı şurup

Bala kaymağa süte benzersin

Hikmet Tambur tekerlekli sandalyesinde takma dişlerini takırdatarak gülüyordu, karanlığın içinde ağzındaki gümüş azı dişi parıldarken masadakilere, “Bizim çocuklar acıkmış galiba... Efendim âşıklarımızdaki humor, üniversitelerde tez konusu, filhakika ne muazzam ne muazzam!” dedi. Neyse ki Şerafettin ikinci salvo ile atağa geçerek rakibine tekrar sataştı.

Âşık diye çıktın amma karşıma

Acımam bakmam gözün yaşına

Sazımın püskülü gözün kaşına

Çarpınca çürük mala benzersin

Nizamettin akabinde:

Bu sözler bana mı avanak şair

Söz bende kelam bende gerisi zahir

Çarpmada bölmede sazımdır mahir

Çizmeye yapışan moka benzersin

Sahnede seviye giderek düşüyor, kalabalığın arasından birkaç kişi, “Yuğ!” nidalarıyla bağırıyor, diğerleri eğleniyor olacak ki her dörtlükten sonra alkış patlatıyorlardı. Hüsamettin Cinas, “Beni kafiyeli şiir yazanların masasına özellikle mi oturttular acaba?” diye içinden geçirdi. Seza Hanım sahnenin hemen yanı başındaki masasından kollarıyla kesmeleri için işaret yaptı. “Tamam yeter!” diye bağırdı ancak âşıklar fireni boşalan otobüsler misali, bayır aşağı atışmaya devam ediyorlar, hiç oralı olmuyorlardı.

Meydanı boş mu buldun atar tutarsın

Moku hoş mu buldun her gün yutarsın

Sazın sözün boştur kara çalarsın

Kemanı olmayan yaya benzersin

Evlerinin önü boyalı çarşı

Âşıklar cenkleşir düşmana karşı

Acı ekşi çiğnerler bir parça turşu

Dondurmanın üstündeki kıla benzersin


Yemekler masada bizi bekliyor

Âşıklar çantada keklik besliyor

Çatal ile bıçaklar horon oynuyor

Kuyruksuz eşeğe ata benzersin

Seza Hanım artık dayanamayıp yönetim kurulu gediklisi birkaç kravat iğneliyle birlikte sahneye doğru yürürken bir taraftan misafirlere dönüp yüzüne takındığı eğreti gülümsemeyle “Alkış, alkış istiyoruz,” diye haykırdı. Bunun üzerine âşıklar, adeta son kıtayı Seza Hanım’a ithaf eder gibi bir yordamla okumuşlardı.

Toplandık şairler dostça kardeşçe

Sözün varsa söyle arkadan vurma kalleşçe

Şaha kalkmış sazım susmaz bu gece

Üzümsüz hoşafa tuzsuz aşa benzersin

Salon alkıştan yıkılırken âşıklar sanki lavaboya yetişir gibi sahneden apar topar inip yan taraftaki küçük kulisin ağzına yerleştirilmiş saçaklı bir sütrenin ardında kayboldular. Ayaklı mikrofonun başına geçen Seza Hanım iki eliyle gürültüyü susturdu.

“Maşallah aşıklarımıza. Teşekkür ediyoruz, benzemediğimiz bir şey kalmadı,” şeklinde manidar biri iki cümle sarf ettikten sonra, “Değerli şairler, değerli misafirler, şimdi gelelim gecemizin anlam ve önemine,” diyerek konuşmaya başladı.

Misafirler bütün dikkatlerini sahneye vermişti, bir anlığına sessizlik ve dinginlik içinden cızırdayan mikrofonun şangırtısı boşluğu doldurdu. Hikmet Tambur, Seza Hanım’ın duvarlarda çınlayan sesi ile birlikte ne olduğunu anlamak istercesine sağ elinin baş parmağı ile iman tahtasını işaret ederek masadakilere, “Ben, beni mi çağırıyorlar? Ödülü verecekler herhalde,” dedi. Seza Hanım’ın avucunda bronzdan yapılma çınar ağacı oyalı plaket göründüğünde gerçekten de ödül alma zamanı gelmişti. Sahneye Hikmet Tambur’u davet etti. Bunun üzerine Hıfzı Çalakalem yerinden tek atımlık bir kurşun gibi fırlayarak Hikmet Tambur’un tekerlekli sandalyesinin dümenine yapıştı. Kalabalıkta bir iki kişi, “Yalaka!” “Sünepe!” diye bağırarak ona sataştı. Halide Subaşı ağırlığı omuzlarına fazla gelen başını yerinde tutmak istercesine iki elinin arasına almış, onlara bakıyordu. Hıfzı Çalakalem tekerlekli sandalyeyi iterken Hikmet Tambur’un arkası yırtmaçlı frağı tekerin tellerine takıldı. Ali Cenap gözlüğünü çıkarmış, gördüğü manzara tahammül sınırlarını aştığından olsa gerek, pörtlek gözkapaklarını aşağı devirerek söylendi.

“Bir de frak giymiş, kendisini İngiltere lordu sanıyor yandan çarklı.”

Tekerin mekanizması tekrar işlemeye başlayınca nihâyet Hikmet Tambur sahneye ulaştı. Elindeki plaketi özellikle görmesini istediği Ali Cenap’ın gözüne sokarcasına müteşekkir bir şekilde havaya kaldırdı. Mikrofon sopasını kısaltmakla meşgul Seza Hanım işini bitirince Sennheiser marka mikrofonu ağzının hizasında bulan Hikmet Tambur sıkı sıkıya sarıldığı plaketi dizlerinin arasına koyarak konuşmaya başladı.

“Bilirsiniz kendimi yüceltmeyi hiç sevmem, edebiyatla geçen yetmiş beş yıl en az bin iki yüz beyitlik yedi divan, altı kitaplık deneme, dokuz roman...” Kalabalıktan, “Hiç sever misin,” diye bağrışmalar duyuldu ama Hikmet Tambur bu bağrışmaları duymamazlıktan gelerek konuşmasını sürdürdü.

“Neyse, kısa keseyim. İnsanlara sunabilecek hiçbir şeyim olmadığı için utanıyordum. Hiçbir şey yapamamak ve hayatta hiçbir şeye vakıf olamamak… Yaşamın kontrolü dışındaydım, bedenimin kontrolü dışındaydım. Neden yazdığımı bile bilmiyordum ama öte yandan yazmak dışında olan hiçbir şeyi de kendime ödev olarak görmüyordum. Zorunlu bir sürükleniş vardı, bitkinlik durağanlık ve karanlıkla örülü. Yaşam boyu hiçbir şey elde edemeyecektim, hayali bir amacın peşinden koşar gibi hissediyordum kendimi. Eğer yazmasaydım biraz nefes alacaktım, biraz gülecektim, çokça ağlayacaktım ama kati suretle var olmayacaktım.”

“Ajitasyon!”

“Yuğğ!”

“Resmen duygu sömürüsü.”

Hikmet Tambur yapılan protestolar karşısında sükûnetini daha fazla koruyamadı.

“Ferasetten yoksun gafiller! Biraz ağırbaşlı olun! Hasutlar! Şarlatanlar! Sizi kimin örgütlediğini biliyorum. Kıskançsınız! Kıskanıyorsunuz beni, hepiniz benim gölgemde kaldınız, ben varken bu memlekette asla kalem oynatamayacaksınız,” diye bağırarak açtı ağzını yumdu gözünü.

Şairleri bir parça püskürtmesine rağmen bir taraftan da bütün bu olanlara inanamıyordu. Tek kaşını kaldırıp oturanları izleyen ihtiyar kurt bir şeylerin ters gittiğinin farkındaydı ama insanlara tam anlamıyla neler olduğunu da çözemiyordu. Arkasını döndüğünde Seza Hanım ve Hıfzı Çalakalem’in yerde baygın yattığını gördü. Kalabalık, genizlerini yakan bir koku ile sünüp giden bedenlerini oturdukları sandalyede tutabilmek için masaların uçlarına yapışmıştı.

Hüsamettin Cinas, “Bir şey kokuyor,” diye bağırdı. Halide Subaşı zamanın parçalandığı en kısa anda koca çınarın altını kirlettiğini düşündüyse de mutfaktaki aşçılardan biri önlüğüyle sürünerek kendini salonun ortasına attı.

“Gaz kaçağı var!” diye bağırdı. Salondakiler bunun üzerine kendilerini canhıraş dışarı atmaya başladı. Hikmet Tambur aldığı plaketi bacaklarının arasına sıkıştırıp kaçmaya çalışırken sahne merdiveninden yuvarlanarak alnını secdeye kapanır gibi zemine gömdü. Buna mukabil, yerinden kımıldamayan Ali Cenap sizin de tahmin ettiğiniz üzere cebindeki çakmağı bulmuş, ince sigarasını da dudağının arasına yerleştirmişti. Hüsamettin Cinas baygın gözlerle, “Birader sakın ha!” diye haykırdıysa da çakmağın çakmasıyla beraber bir alev dalgası fezadan atmosfere giren göktaşı misali öylesine gümledi ki pencereden fışkıran alev toplu memleketin uzak bir tepesinde dallara tünemiş uyuyan karga sürülerini, adeta yere çarpınca tuz buz olan cam parçaları gibi gökyüzüne dağıttı.

Neredeyse bir saat sonra yangını büyük özverilerle bir parça da olsa zapturapt altına alan itfaiye eri, tabanı tırtırlı testere ucuna benzeyen çizmesiyle küle dönmüş cesetlerin arasından geçerken “Yaralı var mı? Sesimi duyan var mı?” diye bağırıyordu. Orada burada parça parça tüten is ve alev yığınlarının arasından kapkara bir soba bacası gibi yukarı uzanan Hikmet Tambur’un elini görünce, ellerini ağzına megafon yapıp, “Yaşıyor, bir kişi yaşıyor! Sedye, çabuk sedye!” diye harabeyi inletti.

Âşık Şerafettin’in sazının tüten püskülü, dut ağacından oyma kazanıyla beraber kasnaklı bir fes gibi ölümsüz ihtiyarın başına geçmişti.


Erkan Kara

64 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör