• İshakEdebiyat

Öykü- Erva Kara- Nehirler Boyunca Kadınlar

Günlerdir esiyor. Bir anlığına bile durur gibi olmadı. Ben böylesi rüzgâr görmedim ömrü hayatımda. Denizin dalgaları insan boyuna dayanıyor. Yine de yaz. Kıyılarda tek tük yüzenler var. Buraya yüzmek için gelmiştim oysa. Yanlış. Buraya yüzmeyi öğrenmek için gelmiştim. Ayaklarımı suya sokmaya bile korkuyorum şimdi.

“İnsan ellisinde yüzme öğrenir mi?” diye sormayın. Bir yazar vardı hani şu çok meşhurlarından biri. Altmış yedi yaşında mı ne bisiklet sürmeyi öğrenmiş. Herkes böyle şeylerden övgüyle bahseder. Ne zaman, “Yüzmeyi bilmiyorum ve öğrenmek istiyorum,” desem beni hep yargıladılar. Oysa son iki yıldır yanımda kimse olmadan denize girip boyumun ölçüsüne kadar derinliğe yürüyebiliyorum. Epey vakit de geçiriyorum yalnız başıma. Bilemezsiniz bunun benim için nasıl büyük bir adım olduğunu.

“Yüzme bilmeyenler hayatta da boğulurlar,” demişti bir konuşmacı. Hayatın boğduğu tüm anılar kocaman bir dalga olup beni yutmuştu o salonda. Konuşma bitmiş, herkes dağılmış olsa da o koltukta nefessiz epeyce bir vakit geçirdim.

Boğulma bir: “İnşallah o sınavı kazanamazsın da bu evde benim hizmetçim olursun,” diye bağıran bir kadın hayal edin. Henüz yaşınız on yedi. Bütün umutlarınızı bağlayıp bin bir emekle çalıştığınız bir sınav var karşınızda. Hayatınızın kurtulması bir sınava bağlı, çünkü sistem böyle. Çünkü aileniz zengin değil ve sizin için bir gelecek tayin etmemiş. Kendi ellerinizden tutup kendinizi kaldırmak zorundasınız. Bir de eteğinizden tutup çamura çekiştirenler var. Aslında bir kişi ama bir orduya bedel, çünkü o kişi anneniz.

Boğulma iki: Bir adam var karşınızda. Yenik, bitkin ve mağrur. İçine düştüğü durumu görmemekte direniyor. Bu nedenle gözleri hep başka dünyaya bakıyor. Size değil. Evine değil. Sokaktaki insanları seyrediyor. O an tek isteğiniz elinizi tutması ve geçecek demesi ama yapmıyor. Farkında bile değil. Hiçbir ihtiyacınızın farkında değil. İsteklerinizi yutmayı ve susup unutmayı öğreniyorsunuz. Bu adam sizin babanız.

Boğulma üç: Bir bebek veriyorlar kucağınıza, karnı aç dudaklarını emiyor. Sonra besliyorsunuz onu, umutla. Hasta, diyerek alıyorlar kucağınızdan. Minicik ellerine hortumlar bağlıyorlar. Bir camın ardından nefeslerini sayıyorsunuz haftalarca. O nefes aldıkça nefesinizi tutuyorsunuz. Aklınızı yitirecek gibi oluyor, o sınırda gidip geliyorsunuz. Bir gidiyor, uyku ilaçları. Bir geliyor, camın ardındasınız. Zaman hiç geçmeyecek sanıyorsunuz. Yıllar geçiyor oysa. Bir camın ardında büyüyor o bebek. İyileşiyor ama hâlâ o camın ardında kalıyor. Çocuk oluyor anlamıyorsunuz. Genç oluyor anlamıyorsunuz. Herkes aynı şeyi söylüyor, “Ne kadar büyümüş.” Size göre o ilk gün kucağınıza verilen halinden pek bir farkı yok. Çünkü o bebek sizin kızınız.

Boğulma dört: Adamın biri geçmiş karşınıza ahkam kesiyor. Dinlemediğinizi fark ettiğinde kocaman bir tokat çarpıyor suratınıza. Sağır oluyor kulaklarınız. Sonra “Pişmanım,” diyerek yalvarıyor. En son yalvardığında gözünüzü morartmış oluyor. Ya da kaşınız mı patlamıştı? Artık bu kadar detaylı hatırlamıyorsunuz. O küçük kız ilk defa o gün büyümüş görünüyor gözünüze. Yaranıza üflüyor. Elinizi tutuyor. Oysa anne olan sizsiniz, öpüp iyileştirmeniz gerekir evladınızın yaralarını. “Bu evden gidelim,” diyor büyümüş bakışlarıyla. Gitmek istiyorsunuz ama gidebilmeniz bile yaklaşık iki yılınıza mâl oluyor. Çünkü o adam kocanız. Sonra eski kocanız olarak hayatınızda kalmaya devam ediyor. Kızınız da bu arada gerçekten epeyce büyüyor.

Boğulma beş: Mevsim bir bahar. İlk mi son mu hatırlamıyorsunuz. Deli gibi yağmur yağıyor. Saçlarınız sırılsıklam olmuş. Bir evin sokağından beşinci geçişiniz. Bir yanınız “Gir şu eve, çal kapıyı ve gözlerinle gör her şeyi,” diyor. Bir yanınız “Git buradan, dön evine ve unut her şeyi. Cesur ol, hadisene,” diye haykırıyor bir başkası. Yağmur şiddetliyle yanaklarınızı acıtıyor. Ağlayamıyorsunuz, gülemiyorsunuz. Kaskatı kesilmiş bütün kaslarınız. Evin penceresinde sigara içen bir kadın görüyorsunuz. Yarı çıplak. Adam gelip arkadan kadına sarılıyor. Öpüşürlerken oradan uzaklaşıyorsunuz. Bu adam sevgiliniz. Kadını tanımıyorsunuz.

Boğulma altı: İşyerinde yaşadığınız bir sorun var. Gün gibi de aşikâr. Herkes üç maymunu oynuyor. Bir gün dayanamayıp bu derdinizden bahsediyorsunuz. Kurduğunuz cümleler genel müdürün kulağına kadar gidiyor. Öfke patlamalarının ardından işten ayrılmak zorunda kalıyorsunuz. Elinize bir de psikolog tavsiyesi içeren bir kâğıt tutuşturulmuş. Herkese iyi niyetle gülümsüyorsunuz. Ofisten çıkarken göz göze gelmek istemediğiniz tek bir kişi var. Söylediklerinizi genel müdüre uçuran muhbir. O sizin en yakın dostunuz. Artık hem işsiz hem de yalnızsınız.

Boğulma yedi: Gecenin üç buçuğunda telefonunuz çalıyor. Arayan kişiyi tanımıyorsunuz. Apar topar çıkıyorsunuz evden. Bilmem hangi hastanenin hangi acil servisindesiniz. Koridorda sizden önce giden akrabalarınızı görünce şaşkınlıkla bakakalıyorsunuz. Nereden olduğunu anlayamadan şiddetli bir tokat geliyor suratınıza. Tartaklanmaktan son anda güvenlik görevlileri kurtarıyor sizi. Sahip çıkamadığınız biri var, bir camın ardında yaşam mücadelesi veriyor. İntihar ettiğinden haberinizin olmadığı biri. Babası, bütün sorumluluğu size yıkıyor. Oysa ona tuttuğunuz ev babasının evine daha yakın. Hiç kimsenin aklına bile gelmiyor bunu sorgulamak. Çünkü siz annesiniz. Anneler böyle şeyleri önceden hissetmeli. Halbuki önceki gece akşam yemeğini yerken hiçbir farklılık görememiştiniz kızınızın davranışlarında. Nasıl olduğuna anlam veremiyorsunuz. Bayılmışsınız. Bir de sizinle mi uğraşmışlar. Neyse ki kızınız kurtulmuş, yoksa bunun bedelini çok kötü ödermişsiniz.

Günlerdir esiyor. İçmeden sarhoşa döndüm sokaklarda. Denize baksam midem bulanıyor. Yüzmeyi öğrenmeden boğulduğum anlar geliyor yine aklıma. Hayatın ortasına iskeleden itilmiş gibiyim buradan bakınca. Bir an diyorum gireyim şu dalgaların arasına, kaçtıkça dağ görünür her şey. Belki dalarsam bu hengâmenin ortasına küçülür. Hem bunca insan nasıl savaşıyor? Nasıl yüzüyor insan boyu dalgaların içinde. Çünkü onlar yüzmeyi biliyor, diye yanıtlıyor içimdeki ses. Sen bir türlü öğrenemedin gitti, diye ekliyor. Ne yüzmeyi ne de yaşamayı. Küfür eder gibi söylüyor bütün bunları. Hatta diliyle dişi arasında sıkıştırıyor, “Beceriksiz.”

Alıp başımı dağlara gitmek geliyor aklıma. Dağlarda yaşamak daha kolaydır. İnsan azdır. Dalga yoktur. Kapanırım küçük bir kulübeye. Yüzmek zorunda kalmam. Ah yaşamak! Dağ yolları beni ürkütüyor, sonunda bir düzlüğe geliyorum. Aldığım kulübe bu. Gerçekten hiç kimseler yok. Birkaç güne rüzgârlar diniyor. Yürümeye başlıyorum bütün patikalarda.

Bir gün bir su şırıltısı beni çağırıyor. Bir nehir bu. Nasıl berrak. Nasıl usul usul akıyor yatağında. Nehre yaklaştığımda kıyısına oturmuş çay içen onlarca kadın görüyorum. Bir ağacın gölgesinden onları seyrediyorum. Bir süre sonra birer birer soyunuyor ve nehre dalıyorlar. Nehirde yüzen ilk insanlar onlar benim için. Günlerce gidip geliyorum ve her defasında önce çaylarını içip kahkahalarla sohbet ediyorlar sonra da nehre girip balık gibi yüzüyorlar. Ben hep o koca meşenin altından seyrediyorum olup bitenleri. Yüzmeyi bilsem belki nehre girerdim. Yaşamayı bilsem belki onlarla çay içip gülümserdim. Bunların hiçbirini yapamıyor sadece uzaktan izliyorum.

Bir gün nehrin kıyısını ıssız buluyorum. Kimse yok. Daha iyi görebilmek için ağacın gölgesinden kurtulup nehre yaklaşıyorum. Kıyıda kimseler yok. Oturup bir süre bekliyorum. Gelen giden olmuyor. Sanki kahkaha sesleri duyar gibi oluyorum. Kalkıp nehir boyunca yürümeye başlıyorum. Bazı kıyılar epey dar olduğundan bacaklarıma kadar suya dalıp yürümek zorunda kalıyorum. Nehrin suyu çok soğuk ama üşümüyorum. Buraya yaşamamak için geldim. Buraya yüzmeyi öğrenmediğim için geldim. Şimdi neden divane gibi peşlerine düştüm bu yaşam dolu kadınların anlamıyorum.

Günlerce yürüyorum. Gecelerce yürüyorum. Nehir boyunu bırakmıyorum. Hep aynı yöne. Bilinmeze doğru. Ara sıra görünüp kaybolan fosforlu yusufçuklar da olmasa hiçbir yaşam belirtisi yok. Bir gün bir ses duydum. Nehirdi bana seslenen, artık anlıyorum. “Sen, nehirsin. Uzat saçlarını. Nehirler akar, yüzmez. Tara saçlarını ve bir hikâye anlat.”

Günler sonra kadınları gördüm uzakta, nehir boyunca yürüyorlardı. Koşmaya başladım. Ben koştukça onlar da hızlanıyordu. Nefesim yetmediğinde yavaşlıyordum, onlar da yavaşlıyordu. Bağırıyordum, sesim bir türlü onlara ulaşmıyordu. Ya bir kayaya çarpıp bana geri dönüyor ya da nehrin sularında kayboluyordu. Uzun bir yürüyüşün ardından nehrin durakladığı bir kıyıya oturdular. Kocaman bir çadır kurdular. Çadırın önüne bir ateş yaktılar. Bu sefer yetişmiştim onlara. Bu sefer ben de karışacaktım yaşama. Hem belki yüzme de öğretirlerdi bana. Buruşuk tenime aldırmazlardı belki. Kemiklerimin gıcırtısına da.

Yanlarına geldiğimde güneş son çeyreğini de karşı tepenin ardına gizlemişti. Ateşin etrafında bir halka kurmuşlar, halkada tek kişilik bir boşluk bırakmışlardı. Oturdum. Gözlerindeki yıldızlarla selamladırlar beni. İçlerinden en genç olanı bir bardak çay uzattı. Elime bir kâğıt verdi ve uzaklaştı.

Günlerdir kurumuştu dillerim. Çayı içtim. Şifalı bir su gibi aktı boğazımdan. İkiye katlanmış kâğıdı açtım. Sesim titreye titreye okudum o tek kelimeyi, “Anlat!”

“Günlerdir esiyor. Bir anlığına bile durur gibi olmadı. Ben böylesi rüzgâr görmedim ömrü hayatımda. Denizin dalgaları insan boyuna dayanıyor. Yine de yaz. Kıyılarda tek tük yüzenler var. Buraya yüzmek için gelmiştim oysa. Yanlış. Buraya yüzmeyi öğrenmek için gelmiştim.

Nehirler boyunca kadınlar gördüm sonra...”


Erva Kara

235 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör