• İshakEdebiyat

Öykü- Esra Kahya- Bir Saat Konuşuyor

- yahut dokuzu beş geçe-

Bazı zamanlar vardır. Kepaze bir sızı gelip yüreğe oturur, ciğeri söker içerden. Hadi der, sıkıysa nefes al. Dene bakalım eskisi gibi devam etmeyi. Edemezsin ki. Nasıl edesin? Yokluk bir kere çöktü mü olduğu yere kök salar. Zamanla alışırsın ama yok, hayır… Varlığı çok özlersin. Hep özlersin. Özlemek nihayeti olan bir eylem değildir, nesiller sürer!

Dışarısı sonbahardı. Yazdan kalma bir güneş camdan içeri sızmaya çalışıyordu, masanın üzerine kurulmuş olan biten her şeyi görüyordum. Sanki elini biraz daha uzatsa, incecik tül perdenin arasından yatağın başucuna süzülüverse, her şey değişecekti. Ama odanın içi zehir gibi kıştı, zemheri temelli gelmiş gibiydi. Müsaade yoktu baharın odaya süzülmesine, son da olsa...

Dün geceden beri odaya girip çıkan herkes derin bir sıkıntının pençeleri arasında eziliyor, hiçbir yere sığamıyordu. Yataktaki adamın vahameti hepsini korkutuyordu biliyordum. Çünkü hasta demeye dilimin varmadığı bu adam ölürse? Aman Yarabbi, ya ölürse?

Kâmil Berk’in elleri titredi. “Reşat Bey glikozu hazır edelim,” dedi. Döndü bana baktı. “Gün doğalı iki saat olacak neredeyse. Ne olur bugün de ölmesin,” dedi, “yarına Allah kerim…”

Nasıl da solgundu yüzü. Mavi çakmak gözleri yorulmuş da bir örtünün altında dinleniyormuş gibiydi. Birazdan açılacak da mavilenecekti sanki ortalık. Dışarda muştulu haber bekleyen kalabalık odaya dolacaktı da vatan bir kez daha kurtulacaktı düşman elinden. Ama düşman çetindi bu sefer. Düşman ölümdü. Ölümsüzlüğün tadılmadığı şu cihanda ölümü yenmek de esaslı bir mucizeydi. Mucize bekliyordu herkes. Dudaklar duaya, yürekler umuda dönmüştü.

Dün akşamdan beri ağır bir komadaydı. Doktor Özden zaptı zor duygularını, göz pınarına çöreklenen yaşları ve havadaki ölüm kokusunu öteledi eliyle. “Hayır,” dedi, “gitmeyeceksin. Bunu bize yapamazsın. Hem sırası mı şimdi?” Adamın gözbebeklerine tuttuğu ışığa tepki alınca sevinecek oldu ama yoktu işte. Tabandan refleks alınamıyordu. Kılıç Ali, doktorun bir şeyler yazdığını görünce kılıçlandı. “Ne yazdın sen o deftere?” diye sordu.

“Agoni,” dedi doktor. Kelimenin manasındaki acı doktorun sesiyle aktı odanın içine. Müşahede defterinde titrek harflerle, agoni, yazıyordu. “Can çekişmekte.” Odadaki her şey can çekişiyordu.

Kılıç Ali acziyetin verdiği öfkeyle çıktı kapıdan, Bozok’un omzuna çarptı. Bozok bu hâli iyiye yormadı. İçinde bir dal kırıldı, yüreğindeki umutlardan birinin daha cenazesi kalktı. İkinci kapıyı aralayıp odaya girdiğinde, “Yaşıyor değil mi?” diye sorabildi. Aksini söylemeye ne dili varıyordu ne aklı. Kafasını evet manasında salladı doktor lakin durum pek iç açıcı değildi. Bozok yatağın kenarına çöktü kaldı. Kafasını kaldırdı, masanın üzerine baktı. Göz göze geldik. Sakın durma, der gibiydi. Durursan seni de vururum kendimi de…

Tüm camlar kapalıydı. “Hayret,” dedi Bozok. “Ses doluyor yine de odaya. Nasıl susturacaksın ki bu sevgiyi?”

“Yüzlerce oldular, bekliyor ve inanıyorlar,” diye cevap verdi Doktor Serter. Milyonlarca da olacaklar. Ve hiç susmayacaklar…

Göğsü hızla inip kalkmaya başlayınca odadaki bütün bakışlar ona döndü. Yatağında sırt üstü uzanmış yatıyordu. Zayıflamıştı. Ama hâlâ çok yakışıklıydı. Ah aralansaydı o çakmak gözler, açın perdeleri, deseydi. Bahar girseydi biraz içeri, son da olsa. Baksaydı bahçenin umutla bekleyen insanlarına…

Saray’ın önünde bir yat saygıya durmuştu. Bekliyordu en heybetli yolcusunu. Birlikte yine dümen kıracaklardı, nice başlangıçlara. Radyo başındaysa yüz binlerce insan işten güçten elini çekmiş dua ediyor, ağlıyordu. “Şimdi değilse ne zaman,” dedi bir çocuk annesine. “O bizi kurtardı, biz de onu kurtaralım anne.”

“Kalk,” dedi annesi.

“Saray’a gidiyoruz. Bu böyle olmayacak,” dedi Gazi Hüsrev. Olmayan bacağının sızısını ilk kez o sabah duymadı. Ardı sıra, “Beni de bekle,” diye bağıran cefakâr karısını da. Bahçe kapısını öfkeyle çekti. Soğuk bir demir sesi, eski mahallenin tüm camlarını titretti. Titreyen her cam evin içindeki her insanı kaldırdı yerinden. Gazi Hüsrev önlerine düştü. “Yok öyle bırakıp gitmek Paşam,” dedi. Ağlıyordu. Tek bacaklı kocaman bir adam elindeki değnekle Saray’a giden yolu yürürken küçücük bir çocuk olmuş, ağlıyordu.

“Okul yok bugün,” dedi genç öğretmen. Sınıftan içeri almadı çocukları. Resmi tebliği dinlediği andan beri göklerden bir el inmiş, yüreğini sıkıvermişti. Müjdeli haberi almadıkça o elin o yüreği daha da çok sıkacağını biliyordu. Taşlıkta yankılanan radyonun sesini kıstı, ajansa güvenmiyordu. Çocukların elinden tuttu. “Yürüyün,” dedi, “Saray’a gidiyoruz.”

Kâmil Berk araladığı perdeyi kapattı. “Gittikçe artıyor kalabalık,” dedi. Sesindeki umudu gizleyemedi. İnanmak istiyordu. Bu insanlara hep inanmıştı. Ne olurdu sanki, bir kerecik daha? Yatağın kenarına gitti. “Açınız gözlerinizi efendim, hepimiz sizi bekliyoruz,” dedi. Yataktaki adam bunu duymadı. Kâmil Berk ıslatılmış pamukla su içirmeye çalışsa da nafile… Sudan ve dünyadan geçmişti adam, gönlü istemiyordu. Mim Kemal’e döndü. O da ağlıyordu. Erkekler ağlamaz, diyen halt etmişti… Pek tabii, bir kasım günü saat dokuzda, bir hasta odasında hıçkıra hıçkıra ağlardı erkekler…

Radyodaki ses, “Ölüyor,” dediğinde ocağın başındaydı Gülbahar, ağlıyordu. “Çabuk ol,” diye bağırdı Ahmet. “Yettim,” dedi Gülbahar. “Hele şu çorbayı tasa koyayım geliyorum.” Umudu vardı. “Uyanacak,” dedi Ahmet’e. “Uyanacak ve bu şifalı çorbayı içecek. İcap ederse sabaha kadar beklerim Saray’ın bahçesinde.” “Çorba soğur,” dedi Ahmet. Gülbahar omuz silkti. “Koskoca sarayda çorba ısıtacak ocak olmaz mı, varalım gidelim hele.” Saray’ın bahçesine gittiler, Gülbahar’ın elinde sıcacık tarhana çorbası…

“Balon alalım,” diye tutturdu Hüseyin. Çocuktu. Balonu mutluluktan sayardı. Babası yaşlı gözlerini sildi. Bu yersiz isteğe mana biçemedi. “Balonun sırası mı Hüseyin,” dedi. Elbet sırasıydı. Hüseyin ne vakit hastalansa babası, “Söz,” derdi. “İyi olunca sana balon alacağım.” “İyi ya işte,” dedi Hüseyin. “O iyi olunca balonumu ona veririm, sevinir.”

Saray’ın bahçesinde bir çocuk, elinde masmavi bir balon. İpini bileğine bağlamış ki kaçmasın. Çocuk küçük, balon mavi, umut bâki… Kafasını kaldırıp cama baktı. Perde ne vakit kımıldasa çocuk, işte diye bağırdı. “İyileşmiş bakın…”

Oysa camın ardında şartlar çok ağırdı. Beklemek yapış yapış bir hâl almış, herkesin eline yüzüne bulaşmıştı. Bir tek benim gücüm yetse kafa tutacaktım zamana. Varsın kalkamasındı yattığı yerden. Meclise bile gidemesindi, nefes alsın yeterdi.

Bir kuş uçtu camın önünde. “Aman Yarabbi,” dedi Doktor Özden. “Aman Yarabbi!” Ne elim bir reddediş ne acı bir isyan vardı bu sözde. Odanın bir kenarına büzüşen hizmetlilere baktı. Bomboştu bakışları. Şuuru yitmiş, feri sönmüş, manasız bakışlar.

Kılıç Ali, uğruna gözünü kırpmadan can vereceği bu adamın güpegündüz, hem de gözlerinin önünde onu öylece bırakıp gitmesine inanamadı. Bir çığlık koştu içinden, ciğerlerinin dibinden. Çığ gibi bir çığlıktı. İçinde yol aldıkça büyüdü, büyüdü dudaklarının kenarına gelince durdu. Yataktaki adam bu çığlığı duysa ona şiddetle kızardı. “Kendine gel Kılıç,” diye önünü keserdi. Kılıç Ali durdu. Dudağından yol bulamayan çığlık, gözlerinden fırladı. Hayatının en uzun ve en çaresiz gözyaşları yataktaki adamın sol elinin üzerine aktı, aktı…

“Kılıç bak, koca bir tarih göçüyor,” dedi Hasan Rıza. Yataktaki çakmak gözler bir anlığına açıldı. Son kez doldurdu içine yaşamı. Hayır asla! Bu bir veda değildi. O asla ölmeyecekti. Sonra o güzel başı sağa yattı. Usul usul inen göğsü dinginledi. Üzerindeki örtü kımıldamaz olunca odadakiler bildi. Gelen ölümdü. Hasan Rıza dayanamadı. Hıçkırıkların birbirine karıştığı odada yatağın başına diz çöktü. Adamın sıcacık elini aldı avuçlarının arasına. Minnetle öptü.

Mim Kemal hayattaki en zor vazifesini yaparken eli taş kesildi. O eline her baktığında parmaklarının arasından ona gülümseyen masmavi gözleri görecekti ömrü boyunca. Adamın aralık duran gözlerini kapattı.

Kafasını kaldırıp bana baktı. Dudağında kırık bir cümle:

“Saat dokuzu beş geçiyor!”

Orada Atatürk’ün başucundaki masanın üzerinde saat dokuzu beş geçe durdum. Eğer durmasaydım Salih Bozok’un çıldırmış bir halde merdivenlerden aşağı koştuğunu, alt katta boş bulduğu odaya dalıp cebinden çıkardığı silahı kalbine dayadığını görebilirdim. “Yapma,” diye bağıramazdım ama tek el silah sesini duyunca, “Eyvah!” derdim içimden. “Gitti Salih!”

Eğer dokuzu beş geçe durmasaydım yangın yerine dönen bahçede göğe doğru yükselen mavi balonu görürdüm. Yaşlı bir adamın elinden düşen kırık bir değneğin acıyla inleyen sesini duyardım. Bir kadının elindeki tasın yere düştüğünü, toprağın dökülen sıcacık tarhana çorbasını nasıl kana kana içtiğini de bilirdim. Talebesinin elini bırakan öğretmenin yokuş aşağı nasıl koştuğunu, koşarken yiten aklını, içinden sökülen kalbinin yerinde kalan o boşluğu da bilirdim.

Eğer durmasaydım bahçedeki kalabalığın sesi kulağıma kadar gelirdi. Sesin içinde kaybolurdum. Ses zamanı aşardı, yarınlara kadar ulaşırdı. Doğmamış çocukların kulağına, yepyeni fikirlere, aydınlık yarınların sabahlarına kadar avaz avaz bağırırdı:

“Atatürk ölmedi!”

Hem değil mi ki ölen sadece bedenlerdi. Fikirler asla ölmezdi!


Esra Kahya

399 görüntüleme2 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör