• İshakEdebiyat

Öykü- Esra Kahya- Monik Hanım ve Şişeleri

Aşağıdan yukarı altı adım. Sağdan sola da altıyı biraz geçkince. Tam bir kare değildi ve bu her seferinde sinirimi bozardı. Tek sorun bu lanet yerin şekliymiş gibi saatlerce söverdim bazen. Sonra da zihnimi kemiren bu düşüncenin şilteyi kemiren sıçanlardan daha somut ve daha ürkütücü olmasına şaşardım.

Eşref abi olsa, “Hepsi beyninin sana oyunu evlat. Bir büyük devirdin mi geçer,” derdi. Çamlığın dibinde, köpek bağlasan durmaz denecek kadar rezil bir evde yaşardı ve hiç şaşmadan, her cumartesi beni içmeye çağırırdı. Yatak olarak da kullandığı, üstü sigara yanıkları ve ter lekeleriyle kaplı koltuğa oturup da melamin tabaklara hazırladığı yağlı mezeleri, bayat çerezleri önüme doğru itince tiksinir, üstüne bir de tırnak aralarındaki pislikleri görünce bir an evvel oradan kaçmak isterdim.

Ama masa beni tutardı, zarif bir kadının elleri uzanırdı masadan ve gitme derdi şuh bir ses. Bire bir ölçülerde harika bir Fransız antikasıydı ve benim zaafımdı. Ne hayallere sebepti o kare masa. Birkaç kadeh attıktan sonra bir punduna getirip masanın hikayesini anlattırırdım Eşref abiye.

“Dedem su kanalında ayakçıyken bir mühendis varmış. Çok kaliteli adammış ha. Fransa’dan bu kanalları açmak için hususi getirmiş devlet. O da yanında hakiki bir karıyla çıkıp gelmiş. Mühendis ne kadar kısa, çirkin, şişkoysa yanındaki karı da o kadar uzun, güzel ve dişiymiş. Karı ne zaman kanal inşaatına gelse bütün işçiler ağzı açık ona bakarmış, kimi de edepsizce sarkıntılık edermiş karıya. Hâl böyle olunca da işler aksarmış. Bir tek dedem kafasını kaldırıp ona bakmaz, onun tabiriyle şeytana uyup başkasının helâline göz sürmezmiş. Gel zaman git zaman mühendis ve karısı kanal işçilerinin lafından sözünden, o aç bakışların verdiği huzursuzluktan rahatsız olmuşlar ve bir sabah öyle aniden, pılını pırtılarını topladıkları gibi Fransa’ya yollanıvermişler. Eşyaları yüklenirken Fransız mühendisin karısı dur diye işaret etmiş hamala. “O masayı götürmüyoruz, o burada kalacak,” demiş. Sonra dedemi çağırtmış ve “Bu masa senin,” demiş., “saygına karşılık…”

Dedem bilmem kaç yüz yıllık bu masayı o akşam sırtına bağladığı urganlarla eve kadar taşımış. Daha ben çocukken masanın üstünde yemek falan yiyecek olsam, “Çek ellerini,” diye azarlardı beni, “Monik Hanım’ın hatıralarına halel getirme.” Her zaman biraz sıyrık olan dedeme göre bu kare masa aslında dişiydi, hatta Monik Hanım’ın kendisiydi, konuşuyordu ve dedeme hayrandı. Sıyrık dedem son nefesinde, “Geliyorum Monik,” diyerek gitti. Kavuştular mı bilmem ama o öldükten sonra inadıma her türlü pisliği yaptım bu masada. Monik inledikçe keyiflendim. Çizdim, yumrukladım, devirip attım. Hadi bakalım Monik Hanım’ın şerefine…”

Sonra da elindeki anason bardağını havaya kaldırır, benim bardağıma denk getirmek için şeşbeş bakan gözlerinin önündeki hayali bardaklardan gerçek olanı seçmeye çalışırdı. Uzun, ince bardaklar havada tokuşunca keyiflenip o kepaze sesiyle hep aynı şarkıyı söylerdi.

"Lingo lingo şişeler rakı mı içtin sen bensiz Çamura mı düştün a densiz Yar yar, yar yar, yar yar aman"

Sana da şişene de yârine de Eşref abi… İnsanı türküden, içmekten ve dâhi yaşamaktan soğutan bu adamla bir daha oturursam iki olsun diye antlar içer ve ne vakit çağırsa yine giderdim. Ben de böyle bir adamdım işte.

Burnuma girmek üzere olan bir hamam böceğinin telaşlı kımıltısıyla uyandım. Rüyamda yine o masanın başındaydım. Monik Hanım kanlar içinde yatıyordu. Saçları alevden kırmızıydı, gözleri annem gibi bakıyordu ve lanet olası zarif ellerinde kanlar içinde bir kafa tutuyordu. Elindeki vücutsuz kafanın üzerinde kapkara bir böcek vardı ve hızlı adımlarla her gece kâbusum olan bu aşağılık kafanın burnuna doğru koşuyordu.

Sıçrayarak uyandım, yüzümdeki hamam böceğini diğer onlarcasının gezelediği tuvalet kovasının yanına doğru fırlattım. Kova ağzına kadar doluydu ve üç gündür boşaltmaya gelen yoktu. İlk zamanlar bu büyük bir problem idi benim için.

“İnsan kovaya nasıl işer? Hadi işedi diyelim, bir tas suyla neresini nasıl temizler? Ne kâğıt ne bez ne sabun… İnsafınız yok mu lan sizin?” diye gardiyana çemkirdiğimde, “Hücredesin dangalak. Lüksüne düşkündün madem ne bok yemeye adam kestin?” deyince bu çam yarmasına cevap vermenin zaman kaybından başka bir şey olmadığını idrak edip karanlığa, dipsizliğe ve şu lanet kokuya alışmam gerektiğini anladım. Kokuya ve haşerelerin seslerine. Kafamda bir bitin yürüdüğünü, adımını atarken yaşadığı açlığı, çenesini derime gömerken aldığı hazzı, şu aptal sıçanların tuvalet kovasının içinde yalandıklarını, benden çıkan posalarla ne rezil bir ziyafet çektiklerini, her şeyi duyardım. Tahta kurusunun şişkin karnına dokundum, sonra kendi karnıma baktım. “Ulan,” dedim, “hayvan bile benden şişman.” Hıncımı almak için ayağımın altına aldım şişkoyu ve çıplak ayaklarımla ezdim, ezdim...

Öfkeyle kalktım şilteden. Hücreyi arşınladım el yordamıyla. “Tamam, bu taraf altı adım. Lanet olsun burası yine altı adımı geçkince. Kare değil işte!” O masa kareydi. Ama burası değil… Sinirlenip kendimi şilteye attım. Dışarıdaki tantanaya bakılırsa gelen Muho dedikleri gardiyan. Benden it gibi korkardı, ne zaman yemek sırası onda olsa geldiğini haber vermek için anahtarları sallar, öksürür tıksırırdı. Oturduğum yerden sırıttım onun bu korkaklığına. Kapının yanındaki delikten ekmekle suyu attı, tam kaçacakken yerimden atlayıp elini kapacak gibi yaptım. Nasıl sövdü it oğlu.

“Canın cehenneme… Hatta hepsinin, hepinizin, annemin de…”

Eşref’in beni çağırdığı o son akşam, “Gelmem abi,” dedim, “bu akşam maç var, sen bak keyfine.”

“Televizyon mu yok lan bizde. Açar izleriz,” dedi.

Televizyon olmaz mı? Kamyon tekerleği, bahçe musluğu, parktan çaldığı bilmem ne belediyesine ait bank, banyo kazanı… Ve daha bir yığın eşya orada oturduğum saatler boyunca üzerime gelirdi. Beleş rakı yüzünden bunca can sıkıntısına neden katlandığımı içmenin ayarını kaçırdığım ve baş ağrısından gözümü açamadığım o âlem ertelerinde kendime çok sorsam da yanıtım yoktu.

O son akşam, diyordum. Bu it beni ikna etti yine. Ya da ikna olasım vardı, dünden razıydım desem daha dürüstçe olacak. Maçın başlamasına yakın koltuğumun altında, “Çerezi bari bayat yemeyeyim, içime sinsin yaptığım iş,” diye Rıza’dan kaptığım üç yüz gram karışıkla çaldım bunun kapısını. “Ooo yeğenim sen ne zahmet ettin be evde vardı,” diyerek çekti aldı paketi ve tiksinç bir koku bırakarak içeri girdi. Kalkan midemi elimle tuttum. Islak köpek gibi kokan bu adamla kati suretle rakı makı içmeyecektim. Geri dönüyordum ki içerden, “Goool!” çığlıkları geldi. Kokuyu, midemi, dönüp gitmek üzere olduğumu unuttum ve koşarak girdim içeri.

Aldıklarımı kendi bayat çerezleriyle karıştırıp yine o kokuşmuş melamin tabaklara koymuştu. Yağlı mezeler, çerezler, içi geçmiş kavun ve iki büyük yavaş yavaş tükenirken saat geceyi aşmış; sabah doğru yola koyulmuştu. Eşref karşımdaki sandalyede ağzından salyalar akıta akıta uyukluyor, gözünü açabildiği anlarda “Lingo Lingo şişeler”i andıran garip seslerle bağırıyordu. Benim de ondan farkım yoktu. Onun o hallerine sarhoşluk ve delilik karışımı bir halde gülüyor ve onun yarım kaldığını düşündüğüm yerden şarkıya devam ediyordum. Gözlerim kapalı bir halde şarkı söylerken küt diye bir ses geldi. Eşref itinin elindeki bardak yere düştü, kafası da masaya. Sızdı kaldı öylece. Eve gidecek halde değildim, açıkçası nerede olduğum zerre umurumda değildi, çok uykum vardı. Beynimin ayık kalan yanları koltuğun kirini, pasını, kokusunu fısıldıyordu bana. Sakın oraya yatma diye bağırıyordu bir ses. Ama yapamıyordum. Kafam küt diye düştü koltuğun kenarındaki çiçekli yastığa. Sonra birden annem koktu. Yemin ediyorum o sarhoş halimle, kapanan zihnim ve gözlerimle iliklerime kadar hissettim, tanıdım o kokuyu. Hem insan annesinin kokusunu bilmez mi?

Ayılır gibi oldum, kafamın altından yastığı alıp burnuma götürdüm. İşte annem kokuyordu yastık hem vallahi hem billahi annem kokuyordu. Yastığın altındaki bu eşarp? Annemin değil miydi bu? Yattığım yerden doğrulduğumda kesinlikle sarhoş falan değildim. Biraz delirmiş olabilirim ama katiyen sarhoş değildim. Burada bir piçlik olmuştu ve karşımda sızıp kalmış olan bu it her şeyi biliyordu.

Masadaki her şeyi yere fırlattım. Çıkan sesle irkilir gibi oldu, kafasını kaldırıp boş gözlerle baktı bana. “N’oluyo lan?” dedi. Ya da ona benzer bir şey. Elimdeki eşarbı gözüne kadar soktum.

“Bunun burada ne işi var?” diye sordum.

“Anana sor,” diye sırıttı, “istersen Monik Hanım’a sor. O da biliyor,” deyince şu cılız cüssemle o iti nasıl kaldırıp da masaya attım bilmiyorum ama Monik Hanım üzerindekinin varlığıyla kıkırdadıkça ben de zevke geldim ve elimdeki kırık rakı şişesiyle Eşref itini bir daha konuşamaz, yürüyemez ve dahi nefes alamaz haline getirene değin şişeledim. Artık “Lingo lingo şişeler” i söyleyemeyecekti. Monik Hanım’ın ruhuna ve anneme de bir daha asla zarar veremeyecekti.

Çerez alırken Rıza’nın dükkânındaki muhabbet geldi aklıma. Kasanın karşısındaki televizyonda bir cinayet haberi vardı. Onu görünce, “Adam kötülük ettiyse geberteceksin Rıza,” dedim. “He ondan sonra da hücrede çürüyeceksin,” dediydi Rıza da. “Her katili hücreye mi atıyorlar sanki,” diye tafra yaptım. “Dene de görek,” dedi. Küfrü bastım, çıktım dükkândan. Akşama deneyeceğimden haberim yoktu. O an koltuğumun altındaki çerezin sıcaklığı ve beleş rakı düşüncesiyle dünyayı unutmaya hazırdım.

Şimdi şu hücrede Rıza’yı görecek olsam derdim ki, “Kötüleri geberteceksin Rıza. Lakin canice yapmayacaksın bunu. O vakit sonu hücre, gör bak işte. Hücre de öyle korkulacak bir şey değil oğlum. Burada, en fazla deli olursun.”


Esra Kahya

119 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör