Öykü- Eyüp Erhun Köse- Dokuz Yüz Doksan Dokuz
- İshakEdebiyat

- 28 May
- 4 dakikada okunur
Lazer, cam plakanın altından süzülüp streç filme sarılı tavuğu taradı. Bip.
Ekrandaki 412 rakamı titreyerek 510’a atladı. Yürüyen bant, bir gıcırtıyla sarsılarak durdu. Kasiyer, mürekkep lekeli parmaklarıyla iki paket makarnayı camın üzerinden peş peşe geçirdi.
Bip. 534. Bip. 558.
Adam, çantanın omzundan sarkan deri askısını kavradı. Avucundaki ter, pürüzlü yüzeyde birikiyordu. Yutkundu; kabanının yakası çenesinin altına sertçe sürtündü.
Tuvalet kâğıdı, su şişesi, kırmızı etiketi kıvrılmış bulaşık deterjanı, poşetinde ezilmiş salkım domatesler ve sıcaklığıyla naylonu buğulandırmış bir ekmek bandın ucunda birikti. Ekrandaki yeşil rakam 645’e vurduğunda adam boynunu hafifçe içine çekti. Arkadaki alışveriş arabasının tekerleği kabanının hemen altında, baldırına dokundu. Dönüp bakmadı. Ensesindeki nefeste tütün ve nane kokusu vardı. Yan tarafta pil standının teli sarsılarak tıngırdadı.
Kasiyerin bakışları okuyucudaydı. Boynundaki isimlik, kollarını her uzattığında kasanın kenarına çarpıp tıkırdıyordu. Bandın üzerinde kalan son iki ürünü kendine çekti: Yarım kiloluk kaşar ve kırmızı filede soğan. Ekrandaki rakam 890’a ulaştı. Boştaki eli kabanının cebine kaydı; başparmağıyla içerideki katlanmış kâğıt paraların keskin kenarlarını yokladı. Beş adet iki yüz liralık banknot. Ayın geri kalan on sekiz günü, bu paraların kalınlığı kadardı.
Kasiyer kırmızı fileyi tartının kefesine bıraktı, ekranda soğanı tuşladı. Bip. Rakam 999 oldu. Bantta sadece peynir kalmıştı. Bant sarsılarak çalıştı, paket okuyucuya kaydı. Adam paketi almak için hamle yapacakken arkadaki arabanın tekerleği baldırına daha sert dokundu. Ensesinde sabırsız bir nefes patladı. Kabanının cebindeki eli kasıldı; tereddüt etti. Kasiyer peyniri hızla kavrayıp camın üzerinden geçirdi. Bip.
Ekranda beliren yeni rakam 1201’di.
Adamın başparmağı, cebindeki beş adet iki yüz liralık banknotun tırtıklı kenarlarını ezdi. Avcundaki kâğıt yığını ile ekrandaki rakam arasında tam iki yüz liralık bir boşluk vardı. Kasiyer peyniri çelik havuza doğru ittiği an adam uzandı, paketi sıkıca kavradı. Plastiğin üzerinde şarküteri dolabının ıslak soğuğu duruyordu. Vakumlu ambalajı kendi göz hizasına kaldırdı. Kasiyerin havada kalan eli boşlukta duraksadı.
Adam peynir paketinin arka yüzünü çevirdi. Bakışlarını ince siyah yazılara sabitledi. Kuru madde oranları, protein yüzdeleri, peynir altı suyu… Göz bebekleri satırlar üzerinde soldan sağa kayıyordu. Dudaklarını öne büzdü, kaşlarını kaldırdı. Şakağındaki ince damar seğiriyordu. Sığ bir nefes aldı. Ağırlığını sol bacağına aktarıp göz ucuyla ekranda parlayan 1201 rakamına baktı.
“Aslında...” Sesi marketin uğultusuna karışıp kayboldu. Boğazını temizleyip yüzüne iğreti bir tebessüm yerleştirdi."...bu kalsın."
Kasiyerin bakışları adamdan sarı pakete kaydı. "İptal mi edelim?"
“Evet,” dedi adam, “eşim almıştı, şimdi aklıma geldi.”
Almıştı derken sesi yok gibiydi. Paketi kasanın önündeki siyah plastik sepete bıraktı. Ambalaj sepetin dibine çarpıp kısaca sekti.
Kasiyer, tozlu ekranda kırmızı bir ikona dokundu. Kasanın tepesindeki lamba yanıp sönmeye başladı. “Üf,” dedi koridora dönerek, “Zeynep Hanım! Üç numaraya iptal!”
Üç numaralı kasanın bandı tamamen durdu. Kasiyer kollarını tezgâha dayadı, elindeki tükenmez kalemi çevirerek karşıdaki kalabalığı süzüyordu. Ekrandaki 1201 rakamı sabitti.
Adam boğazını hafifçe temizledi. Gerilen omuzlarını düşürüp duruşunu değiştirdi. Bakışlarını ağır ağır arkasına, dört numaralı kasaya kaydırdı.
Oradaki okuyucu sesleri kesintisiz ve hızlıydı. Şişkin, parlak montlu bir kadın, fiyat ekranına bir kez bile bakmadan çelik havuza taşan ürünleri poşetlere tıkıştırıyor, bir yandan da fönlü saçlarını düzeltiyordu. İri parçalı etler, vakumlu ithal peynirler ve altın rengi ambalajlı çikolatalar ritmik bir hızla gözden kaybolurken kendi durmuş bandının tam ortasında o tek, sarı peynir paketi bekliyordu.
Adam yutkundu. Arkasındaki sıradan ayak sürümeleri duyuldu. Bir adam boğuk bir sesle homurdandı; tütün kokan ılık nefesi doğrudan ensesine çarptı. Adam dönmedi. Ensesinden omurgasına soğuk bir ter süzüldü. Sol bacağı seğiriyordu. Çantanın askısını bırakıp elini kabanının cebine soktu. Parmak uçları dipteki sökük ipliklere değdi. Astarın dibindeki söküğü buldu. İşaret parmağını o yırtığın pürüzlü kenarında gezdirmeye başladı.
Market hoparlörlerinden yükselen pop şarkısının basları, kasiyerin kalemi tezgâha vurma tıkırtılarına karışıyordu. Zeynep Hanım hâlâ ortalarda yoktu.
Adamın gözleri ekrandaydı. Siyah sepetin içindeki peynire bir daha dönüp bakmadı.
Üzerinde görevli yazan lacivert yelekli bir kadın kasaların arasından çıktı. Adımlarına eşlik eden anahtar şıngırtısı kasanın önünde durdu. “Ne vardı?”
Kasiyer siyah sepeti işaret etti. “Kaşar iptali.”
Şef, anahtarlardan birini yazar kasanın yuvasına sokup çevirdi. İçeriden dönen çarkların tıkırtısı geldi. Şef ekrana dokunup geri çekildi, kasiyer onayı verdi.
Ekrandaki 1201 rakamı silindi; yerine yeşil ışıklı 999 belirdi.
Adam kabanının iç cebinden cüzdanını çıkardı. Arkasındaki sıranın görebileceği bir açıyla, aylar önce kullanıma kapatıldığını bildiği kırmızı kredi kartını çekip kasiyere uzattı. Cihaz kartı okudu. Üst üste üç kısa uyarı sesi geldi.
“Reddedildi.”
Adam kaşlarını kaldırdı. “Şunu deneyelim,” diyerek içinde sadece üç beş lira küsurat kaldığını ezbere bildiği maaş kartını uzattı. Cihaz aynı tiz sesle tekrar öttü.
“Ret.”
Adam kartı alıp cüzdanına yerleştirirken başını iki yana salladı. “Pos cihazlarınızda sorun var herhalde,” dedi. Ardından kabanının cebine uzandı. Astarın dibindeki söküğün hemen yanında duran beş adet iki yüz liralık banknotu çıkarıp cam plakanın üzerine bıraktı.
Kasiyer paraları alıp çekmeceye yerleştirdi. Yazar kasanın derinliklerinden çarkların sürtünme sesi geldi. Beyaz termal kâğıt şeridi, kasanın dar ağzından dışarı doğru kesik kesik itildi. Kasiyer kâğıdın ucunu yakaladı, metal tırtığa dayayıp sertçe çekti.
Kâğıdın yırtılma sesi. İnce ve keskin.
Kasiyer fişin üzerine para üstü olan tek bir madeni parayı koyup adama doğru itti. Ardından bakışlarını çelik havuzda darmadağın yığılmış ürünlere çevirip donuk bir sesle sordu.
“Poşet ister misiniz?”
Adam, fişin üzerindeki bir liraya baktı. Poşet iki liraydı.
“Doğayı korumak lazım,” dedi. Çatallı çıkan sesini kendi bile zor duydu. Madeni parayı ve fişi avucuna sıyırıp kabanının cebine attı.
Hızla çelik havuza yöneldi. Omzundan sarkan deri çantasının fermuarını çekti. Streç filme sarılı tavuğu, makarnaları ve bulaşık deterjanını sırasını gözetmeden çantanın içine tıktı. Deri gerildi, fermuar kapanmadı. Tuvalet kâğıdı paketini sol koltuğunun altına sıkıştırdı. Su şişesinin plastik sapını, ezik domatesleri, soğan filesini ve buğulu ekmeği parmaklarına paylaştırarak kavramaya çalıştı.
O daha topuğunu döndürmeden arkasındaki arabanın tekerleği gıcırdayarak ileri atıldı. Yeni müşterinin eşyaları banda dökülmeye başlamıştı bile. Bip. Bip.
Otomatik kapıya doğru yürürken dolu elleri yüzünden adımlarını dengelemekte zorlanıyordu. Cam kapı iki yana sessizce açıldı. Başını hafifçe öne eğip kaldırımdaki kalabalığın arasına karıştı.
Eyüp Erhun Köse




Yorumlar