Öykü- Fatih Bıçak- Bu Durağın İsmi Neden Sultan Kız Durağı Bilir Misin?
- İshakEdebiyat

- 23 Tem
- 12 dakikada okunur
Abbas Dede'nin vefat haberinden sonra çarçabuk hazırlanıp ilk uçakla Erzurum’a oradan otobüsle Kars’a, hemen ardından da Abbas Dede'nin köyüne varmışlardı. Talihsizlik bu ya, geldikleri günden bu yana kar dur durak bilmeden yağmıştı bütün köyün üstüne. Evlat olarak vazifesini yerine getiren Ali; bütün cenaze merasimi tamamlandıktan sonra üç gün boyunca süregelen taziyeleri kabul etmiş, artık gitmek için hazırlık yaparken kar yerini tipiye bırakmıştı. Hal böyle olunca gözün gözü görmediği bu yerde yolların da gözle görünür bir yanı kalmamıştı. Ali pencerenin ucundan baktığı gökyüzünde, bir umut havanın düzelmesini bekliyordu. Beklediği gün daha gelmemiş olacak ki araladığı pencereyi hırçın bir şekilde kapattığından perde bir hayli sarsıldı. Bu şehre, bu köye gelmeyeli yıllar olmuştu. Yıllar boyu dağıttığı acılar gün be gün tekrardan birikmeye başlamıştı. Babasını son gördüğü zamanı ansımaya çalıştı bir süre. Dargın ayrılmamışlardı. Ama şen kahkaha da değillerdi. Mutlu bir aile olamamışlardı, güneşli kahvaltılar yoktu hayatlarında. Badem ağaçları altında piknikler, gün batımı sohbetleri, ilkyaz yürüyüşleri… Huzurun sessizliği değildi evlerindeki. Can sıkıntısının, huzursuzluğun, karın ağrısının sessizliğiydi var olan. Bir an geçmişi düşündü Ali. Söylediği, söylemediği her söz boğazında bir yumru oldu o anda. Daha sonra geldi durdu dilinin ucunda. Ne kadar çabalasa da çıkamadı ağzından. Sözcükler kelime kelime yukarı doğru çıktı. Gözlerinden harf harf dökülmeye başladı. İçin için dökülen harfler avuçlarında birikti ardından. Başını kaldırdığı yerde oğlunu gördü. Tedirgin gözlerle ona bakıyordu. Avucundaki harfleri yan yana dizip ‘Oğlum’ diyebildi yalnızca. Harflerin geri kalanını tekrar gözlerine sürüp içine çekti. Ölüme ilk şahitliği değildi. Daha doğar doğmaz teğet geçmişti kendisini. Yaşamdı onu tedirgin eden.
Kendisine seslenen babasının pencereyi nasıl sert bir şekilde kapattığını da perdeyi hırçın bir şekilde nasıl çektiğini de bir süre uzaktan uzağa izlemişti Nahif. Oğlu Nahif’in gözlerinin üzerinde olduğunu fark eden Ali, elleriyle gözlerini ovdu. Yüzündeki derin çizgileri yumuşatırcasına tebessüm etti. Başının üzerindeki bulutları dağıtırcasına kafasını iki yana sallayıp silkelendi. Yanına gelen oğluna sıkılıp sıkılmadığını sordu. Nahif burayı sevdiğini ve sıkılmadığını güleç bir yüzle söylemişti. Babasının kızaran gözlerini de kızgınlığını ve öfkesini de hiç görmemiş gibi yaparak.
Dokuz yaşındaydı Nahif. İsmi gibi nahifti. Buraya, bu köye daha önce hiç gelmemişti. İlk gelişiydi yani. Dedesini, nenesini isim olarak biliyordu. Birkaç kere de utana sıkıla da olsa telefonda konuşmuşluğu vardı. O kadar. Nenesini ilk görüşüydü bu. Dedesini ise hiç göremedi. Babasına sorduğu sorular hep cevapsız kalmıştı. Ya geçiştirilen sözler ya da kaçan gözler görmüştü. Bir vakitten sonra da babasının keyfini daha fazla kaçırmak istemediği için üstelememişti. Şimdi geldikleri bu yerde babasının günden güne artan sıkıntılı halleri onu bir hayli tedirgin ediyordu.
Akşam ezanı vakti gelmiş fakat ezan sesi duyulmuyordu. Elektrikler dün akşamdan beri kesikti. Odanın karanlığına bir nebzede olsa şifa olan iki küçük mum odanın iki köşesine bırakılmıştı. Mumlar dışında odanın aydınlanmasına az da olsa vesile olan bir başka şey ise odanın tam orta yerinde duran odun sobasının kapağındaki delikten tavana vuran yansımaydı. Rüzgâr vurdukça tahta çerçevelere tutturulmuş pencere camlarının titremesi duyuluyordu. Köyün en uzağındaydı ev. Sessiz ve karanlıktı her şey. Sessiz ve karanlıktı herkes. Uzaktan bakınca evin kendisi de cılız yanan bir mumu andırıyordu. Rüzgâr az daha sert eserse sönecek gibiydi.
Bir zaman sonra gencin, yaşlının, kadının, erkeğin, çoluğun, çocuğun gelmesiyle yirmiye yakın insan birikti evde. Evdeki ölü sessizliği de bir anlığına kayboldu gitti. Büyükler, yaşlılar sedirin üzerine oturmuş eski zamanlardan, Abbas Dede'nin hayatından, yaşadığı zorluklardan, mertliğinden, cömertliğinden, gençliğinden bahsediyor; tütünler sarıyordu. Sohbetlerin en tatlı yeri tazelenen çaylarla bölünüyor, çay kaşıklarının tıkırtılarıyla devam ediliyordu. Kadınlar ise diğer uçtaki minderlere oturmuş fiskos ediyorlardı. Ali sedirin en sonunda yalnız başına oturmuştu. Ağzından tek bir kelime dahi dökülsün istemiyordu. Yaşlılar arada bir ona doğru dönüp bir şeyler diyecek oluyor, hemen ardından geri lafı değiştirenler oluyordu.
Sobanın kapağından çıkan ateş huzmesinin tavanda süzülüşünü izleyen Zele, sobanın güp güp çıkardığı sesle bir hayli uzaklara dalmıştı. Eşinin vefatından sonra acısını derinlerinde yaşamış, döktüğü yaşlar kurumaya yüz tutmuş, tükenmişti. Bir zaman sonra kaldıramadığı bu acı onu bitap düşürmüştü. Karı koca uzun yıllar bir başına yaşamışlardı. Şimdi ise yalnızdı. Eş, dost, akraba vardı nitekim evini ev yapan gitmişti. Hem de gelmemek üzere. “Ahiretliğim,” derdi Abbas Dede kendisine. “Ahiretliğim,” deyişi geldi aklına. Evi artık direksiz, çatısız, kapısız, geliyordu gözüne. Evinin içine dağılmış sözler, kelimeler, cümleler duvarlarda izlerini yitirecekti zamanla. Zele bunun farkındaydı. En çok da zamanla yitip gidecek izlere içerleniyordu. Bir çocuk doğurmamıştı belki ama Allah kendilerine bir evlat vermişti, Ali’yi. Onlar da emaneti ellerinden geldiği kadar korumuşlardı. Sitem etmiyordu kendisine. Kolay şeyler değildi yaşadığı. Ama kırgınlığı vardı. Buradan gitmesinin üzerinden o kadar zaman geçmişti ki. Ölüm dışında hiçbir şey getiremedi onu buraya. Ne kadar dil dökmüşse, nafile. Bayramda, seyranda açtığı telefonlar dışında yok saymıştı anne babasını. Öyle hissediyordu.
Bu düşünceden uzaklaşmak istedi Zele. Tekrardan eşiyle yaşadığı ömre gitti aklı. Dile kolay, elli iki yıldır evliydiler. Açlık demeden, tokluk demeden, soğuk demeden, sıcak demeden, hastalık demeden, sağlık demeden geçen elli küsur yıl. Bir ömrün bir diğer ömürle birleşmesinin üzerinden geçen elli küsur yıl. Bir insanın bir diğer insanla başını aynı yastığa koyduğu elli iki yıl. Bir hayat başka nasıl paylaşılabilirdi ki?
Yatsı namazı vaktine yakın herkesler dualar edip bir bir evlerine dağıldı. Yalnızca oğlu Ali ve torunu Nahif dışında, odada Zele’nin kendi köyünden gelen akrabası ve aynı zamanda da çocukluk arkadaşı olan Bese kaldı. Onun da yıllar önce kocası vefat etmişti. Çoluk çocuk da şehre gidince kimi kimsesi kalmamıştı etrafında. Cenazeden beri misafiriydi Zele’nin. Uzun zamandır görüşmüyorlardı. Köylerinin arası epey uzaktı. Ölüm onları da buluşturmuştu.
Yatsı namazı vaktinin gelmesiyle Bese ayakta, Zele ise dizlerinin üzerinde oturarak kıldığı namazlardan sonra sobanın yanında bulunan Zele’nin yatak olarak kullandığı döşeğin bir ucuna oturdular. İkisinin de elinde doksan dokuzluk tespihleri, ağır ağır çeker vaziyette bir süre öylece durdular. Nahif sobanın diğer yanına kıvrılmış geçen bütün günlerin yorgunluğunun acısını çıkarırcasına yorganın altında mışıl mışıl uyuyordu. Ali ise sedirin üzerinde, yüzü duvara dönük, battaniyeye sarılı halde boylu boyunca uzanmış, uyuyor görünüyordu. Bese etrafa kısa bir göz gezdirdikten sonra Zele’ye dönerek sessizliği bozdu; Senin oğlan da benim çocuklar gibi hayırsız çıktı sanki. Kaç zaman oldu size gelmeyeli? İlk gördüğümde tanıyamadım bile. Zele, Bese’nin dediklerinden sonra tedirgince etrafına bakındı ilkin, sonra Bese’ye döndü; Bir hayli zaman oldu ya. Torunumu ilk defa gördüm bende. İstanbul’a gideli on beş yıldan fazla oldu belki. Hesabını yapmadım. Gelir dedim, gelir de hesap bozulur dedim. Abbas torununu bir kez olsun göremedi. Çok görmek istedi, nasip olmadı. Ali’ye ne kadar dil döktüysek, nafile. Hep bir işi vardı, hep bir yoğunluğu. Hep bir bahanesi vardı, gelmesine mani olan. Bak işte şimdi burada. Kızmıyorum kendisine. İçten içe belki kızgınım. Kızgınlık değil aslında, kırgınlık benimkisi. Son söylediğinin ardından kızaran gözlerini kara tülbendiyle sildi. Bese aldı; “Peki neden, sizden bu kadar uzak kalmasının sebebi ne? Aslında tahmin ediyorum da.” Zele suskundu. Bese devam etti; “Size gelmesinin hikâyesini çok duydum etraftan. Her kafadan başka bir ses işittim. Her kim ki kötü bir şey dediyse susturdum. Her kim iyi bir şey dediyse savundum. Lakin sen de kocan da bu konu hakkında pek konuşmak istemediniz. İnsan evladı sır küpü misali, kırmadan dökemezsin sırlarını, derin kuyu misali, inmeden bilemezsin hallarını. Aradan bu kadar zaman geçer oldu. Hele söyle bana bu işin aslı astarı nedir?”
Zele’nin önce yüzü asıldı, boynu büküldü. Nedense Bese’nin konuyu er ya da geç açacağını hissediyordu. Anlaşılan vakit gelmişti. Zorlama bir tebessümle Bese’ye dönüp oturduğu yerden hafif kaykıldı. Gözleriyle etrafı tekrar süzdükten sonra konuşmaya başladı; “Sana şimdi ne söylersem eksik kalır. Nerden başlarsam evveliyatı olmaz. Ali bize geldiğinde el kadardı. Belki bir armağan gibi geldi. Ama ardında çok acılar bırakan bir armağandı. Aklı yetince de dilimiz döndükçe anlattık her şeyi. Yaşananları ondan gizlemedik. Bu ona haksızlık olurdu. Bazen hiç bilmese miydi diye düşünmüyor değilim. Ama mümkün değil. Gerçekler er ya da geç ortaya çıkar. Çok sonra bilmesi ona daha acı verirdi. Ama ondan gayrı kimseye de hesap vermedik. Şimdi geçen bu kadar zamandan sonra bile anlatması güç.”
Son sözlerinin ardından derin bir nefes aldı. Yaşananları ansımıştı. Elindeki tespihte başa döndü. Usulca tanelerin arasındaki ipi bir yana kaydırdı. Avucunda topladığı tespihi üç kere öpüp başına koydu. Ardından yanı başına bıraktı. Sesler durdu, sözler durdu. Uzak dağlarda kurtlar uluyordu. Dışarısı zemheriydi. Belki içerisi de. Zele’nin niyeti; aklındakileri kalbinin filtresinden geçirerek anlatmaktı. Devam etti. “Kars treninin Kars’a varmadan önceki duraklardan birinin adı Sultan Kız Durağıdır. Eskiden Gözeller Durağıydı ya adı. Duymuşsundur.” Bese başını ‘Evet’ anlamında salladı. “Bugün sana onun hikâyesini anlatacağım. Çok eski zamanlarda yaşanmış çok eski bir hikâye farz et bu anlattıklarımı.” Bese denileni başıyla onayladı. Ali’nin o sırada gözleri kapalı olsa da konuşulanları can kulağıyla dinliyordu. Zele, güpürdeyen odun sobasına karışan yorgun sesiyle aklındaki hikâyeyi anlatmaya koyuldu;
“Eski zamanlarda, civar köylerin birinde Sultan adında güzel mi güzel, alımlı genç bir kız yaşarmış. Karakaşlı, kara gözlü, beyaz tenli, ince belli, beline değin uzayan ışıl ışıl saçlarıyla gören bütün delikanlıların hayalini, rüyasını süsleyen, güzelliği nam salmış biriymiş bu Sultan kız. Fakir bir çobanın biricik kızıymış. Annesi onu doğururken vefat etmiş. O zamandan sonra babası kendisine hem analık hem babalık ederek kızını o yaşına getirmiş. Ömrünce ana eksikliği yaşatmamaya çalışmış. Sultan kızın yaşı tamamına erince, kapısına gelen giden eksilmemiş. Çok isteyen olmuş olmasına ancak babası hepsini geri çevirmiş. Kendince kızına bir söz vermiş, gönlü kimi isterse onunla evlenmesine müsaade edecekmiş. Bunu bilen Sultan kızın gönlü babası gibi çoban olan Mustafa’daymış. Günlerden bir gün babasına öğlen yemeği götürdüğü vakit görmüş Mustafa oğlanı babasının yanında. Oracıkta sevmişler birbirlerini, bir anda. Aşk böyleymiş işte, ansızın düşermiş yüreğe. Hesapla kitapla işi olmazmış aşkın. Ne biraz yakınına ne de biraz uzağına, tam on ikiden vururmuş kalbi. Gören inanmazmış bu aşka. Deli mi bu kız dermiş. Mustafa öyle âşık olunacak biri değilmiş çünkü. Güneşte mavi, gölgede yeşil olan gözleri yokmuş. Boyu posu da halliceymiş. Naif biraz. Çokça kavruk. Ama bakışları sıcacıkmış Mustafa’nın. Merhamet ‘buradayım’ der gibiymiş onun gözlerinde. Aşk ‘buradayım’ dermiş. İşte öyle bakmışlar birbirlerine, öyle sevmişler.
Mustafa’yı Sultan kızın babası da severmiş. Bazı bazı hayvan otlatmaya giderken denk düşer, bu zamanlarda da çocuğun huyunu suyunu iyice belleyip tanıma fırsatı bulmuş. Mustafa ne ana ne baba bir başına amcasının yanında büyümüş, amcasının vefatından sonra civardaki hayvan sahiplerinin koyunlarına çobanlık ederek geçimini sağlarmış. Bu Mustafa oğlan, günlerden bir gün sırtından kepeneğini çıkarıp amcasından kalma ceketi kuşanıp varmış Sultan kızın evine. İstemiş babasından, almış Sultan kızı. Babasının tek bir şartı varmış kızını verirken. Kızını çok sevdiğinden olsa gerek, kızıyla kaldıkları bu evde yaşamalarını istemiş yalnızca. Mustafa oğlan denileni kabul etmiş. Köy meydanında yapılan küçük bir şenlikle evlenip muratlarına ermişler.”
Zele hikâyenin bu kısmından sonra gözleriyle Bese’yi ve etrafı tekrardan süzdü. Ali ve Nahif’te kıpırdanma yoktu. Bese ise anlatılanı can kulağıyla dinliyordu. O sırada Ali gözleri dolu, uzandığı yerden kıpırdamadan annesini dinlemeye devam ediyordu. Zele’nin bundan haberi yoktu. Ama yine de hikâyenin acı veren kısmına geldiği için sesini biraz daha alçaltarak anlatmayı sürdürdü; ‘Gel zaman git zaman Mustafa oğlanın askerlik çağı gelmiş çatmış. Askerler gelip evinden alıkoymaya kalmadan hazırlanıp varmış gitmiş ırak ellere. Karakaşlı, kara gözlü Sultan kız, gözlerinin yaşıyla uğurlamış Mustafa’sını uzak diyarlara. Uğurlamış uğurlamasına da o günün ardından yüreğinde bir huzursuzluk, bir keder hâsıl olmuş. Mustafa’sına bir şey olacak da onu bir daha göremeyecek korkusu sarmış bedenini. Gökte uçan kuşu, yerde seğirten kazı görmez, duymaz olmuş. Gün güne evirilmiş, güneşin sıcağı içini ısıtmaz olmuş. Şafaklar sökülmüş, karanlıklara dönmüş. İçindeki huzursuzluk gün gün büyümüş.
Sultan kız böyle gerçekle hayalin karıştığı halde günleri sayarken Mustafa oğlanın gitmesinin üzerinden bir ay geçmiş. Kışın soğukları yitip ilkyazın güneşi tepede belirmiş. Dağlardan eriyen karlar ırmakları doldurup taşırmış. Köylülerin tarla toprak işleriyle uğraştıkları vakitler tekrardan gelmiş, çatmış. Bütün köyde in cin top oynuyormuş. O günlerin birinde Sultan kızın babası koyunları otlatmaya götürdüğü günün akşamında eve vardığı vakit kızını üstü başı paramparça halde, eyvanın orta yerinde serili görmüş. Yüzü gözü dağılmış olan kan revan içindeki kızını, can havliyle kucağına almış. Götürüp yatağına yatırmış. Kızı yaşıyormuş yaşamasına ama ölmekten beter haldeymiş. Önce yaralarını temizlemiş, sarmış. Sonra da uyuyup dinlenmesini istemiş. Sultan kız o geceyi sabah etmiş etmesine lakin bir daha eskisi gibi olamamış. Babası gece boyunca yanı başından bir an olsun ayrılmamış. Günün ilk ışıklarıyla gözleri aralanan Sultan kızın karşısına geçmiş, olanları sormuş ama bir cevap alamamış. Kızı o günden sonra bir kelam dahi etmemiş. Babası sağa sormuş yok, sola sormuş yok. Gören, duyan, bilen kimse yokmuş. Sanki herkes kör olmuş, sağır olmuş, dilsiz olmuş. Hal böyle olunca kızına kimin ne ettiğini bir türlü öğrenememiş. Konuşsun da kendisi söylesin diye civar köylerde götürmedik hacı, hoca bırakmamış. Gene derdine bir derman bulamamış. Bir zaman sonra umudu yiten baba ne yapacağını bilemez halde kızını artık kendiyle meraya götürüp akşamına beraber eve dönmeye başlamış. Sultan kızın ise zamanla benzi kül gibi solmuş; attığı adımlar toprakta iz bırakmaz, gölgesi yere değmez olmuş. Yüreği böyle kor gibi yanarken sureti buz kesmiş.
Kısa zaman sonra Sultan kızın mide bulantıları başlamış bu defa. Bir süre sonra gebe olduğu anlaşılmış. Babası çocuğun Mustafa’dan olduğuna bir an olsun tereddüt etmemiş. Torununun doğacağı günü iple çekiyor, bağrına basacağı günü hayal ediyormuş. Sultan kız ise babası kadar rahat değilmiş. Etraftaki söylentilerin alıp başını gittiğinin farkındaymış. Dışarıya her çıktığında köylülerin manalı bakışlarını üzerinde hissetmiş, fısır fısır konuşmalara şahit olmuş. Bundandır ki bir hayli endişeliymiş. Mustafa’sına ne diyeceğini, Mustafa’sının neye inanacağını bilememenin sancısını çeker olmuş. Zaman acılar ve tereddütlerle geçmiş, tekrardan kış gelip çatmış. Artık hayvanları evde beslediklerinden dışarı çıkmaz olmuşlar. Evden dışarı adım atmayan Sultan kız günden güne daha da eriyip hasta düşmüş. Babası kendisine acımıyorsa karnında ki günahsız sabiye acımasını söyleyip durmuş. Söylemiş söylemesine de Sultan kızın durduğu yerde ağlamaları dinmemiş. Ta ki gözünden akacak bir can suyu kalmayana dek. Son gözyaşını da akıttıktan sonra kaçıp tren istasyonuna varmaya başlamış. Varıp Mustafa’sını beklemeye. Karnı burnunda böyle gidip gelmeleri bütün köyün dilindeymiş.
Gel zaman git zaman Sultan kız nur topu gibi sıhhatli bir oğlan çocuk dünyaya getirmiş. Babası, torununun doğumundan sonra kızının iyileşeceğine, düzeleceğine inanıyormuş. Allah’a her yakarışında kızının huzur ve mutluluğu için dualar edip gözyaşı döküyormuş. Doğumdan sonraki ilk günlerde kanı, canı bir nebze yerine gelen Sultan kızı iyi görünce de duaları kabul oldu sanmış. Birkaç gün sonra Sultan kızın tekrardan istasyona gidip geldiğini görünce umudu hepten yitmiş. Sultan kızın gidip gelmeleri Mustafa’nın gelmesine bir hafta kalaya dek sürmüş. Sultan kıza göre ise o gün Mustafa’sı gelecek olmuş, öyle hissetmiş. Sabahın fecrinde çocuğunu emzirip uyuttuktan sonra tekrardan tren istasyonuna varan Sultan kız o günü akşam etmiş, Mustafa’sı gelmemiş. Az bir zaman sonra babasının kendisini almaya geldiğini görünce kuytuda bir yere saklanmış. Babası sağa bakmış yok, sola bakmış yok, seslenmiş yok. Boynu önünde iç çeke çeke gerisin geri uzaklaşmış. Sultan kız, babası gittikten sonra çıkıp yine istasyonun sonundaki bankta oturup beklemiş. Kar yağmış beklemiş, rüzgâr vurmuş beklemiş, don vurmuş beklemiş. Mustafa’sı gelsin de içini döksün diye beklemiş, gelsin de yaralarını sarsın diye. Ne gelen olmuş ne giden. Bütün gece kızını arayıp bulamadıktan sonra ertesi sabah tekrardan istasyona gelen baba kızını kardan kefene sarılı halde oracıkta bekler bulmuş. Almış kaskatı kesilmiş kızını kucağına, önce kollarıyla ısıtmaya çalışmış, ardından kepeneğine sarmış bir süre. Gözyaşlarının bile donduğu havada yüreği buz tutan Sultan kız, o günün ikindi namazına müteakip gömülmüş. Cenazesine gelenlerin çoğu boynu önünde utançlarından kaskatı kesilmişler. İçlerinden birkaçı vicdan azabından duramamış, suskunluğunu bozmuş. Babasının kulağına fısıltıyla Sultan kıza bunu yapanın ağanın oğlu olduğunu söylemiş. Sultan kızın babası kulağına gelen fısıltıları duyar duymaz çocuğuna kıyanlardan hesap sormak için ağanın kapısına varmış. Kara demir kapının ardında; önce ağayı, ardında da o yanı bu yanı fellik fellik dolanan oğlunu görmüş. Ağa baş sağlığı dilemeye çalışmış, dinlememiş. Ağa tekliflerde bulunmuş, dinlememiş. Oğlu tedirgin bir halde gidip gelmiş kapı ardında.
Ağanın söyledikleri bir kulağından girip ötekinden çıkan Sultan kızın babası, içindeki öfkeyi daha fazla tutmamış. Belindeki barutunun namlusunda beklediği tabancasını çıkarıp doğrulttuğu ağanın oğluna şöyle bir bakmış. Tetiğe daha eli varmadan bir el silah sesi duyulmuş, ardından kara bir karganın kanat çırpışı, hemen ardından acı bir inleme. Sultan kızın babasının ensesinden aşağı akışkan, sıcak bir sıvı akıvermiş. Damla damla, ağır ağır. Oracıkta yığılıp kalmış. Göğün en içinden yüreğin en derinine yağan kar; o günün kötülüklerinin üstünü örtecek cüreti gösterememiş. Bütün herkesin görmesi için belki de, unutulmaması için.
Köyün bütün sakinleri o günden sonra fısıltıyla dahi konuşmaktan korkar olmuşlar. Birkaç gün sonrasında Mustafa oğlan askerden dönmüş. Döner dönmez eşinin ve kayınbabasının ölümünü öğrenince önce Sultan kızın mezarına varmış, ardından uzak akrabalarının yanına yerleştirilen biçare bebeği ilk ve son defa görmüş. Gözyaşlarını ve öfkesini de yanına katıp pılını pırtını topladıktan sonra ilk trenle nereye gidildiği bilinmeyen uzak yerlere doğru yol almış.
Gel zaman git zaman Sultan kızın hikâyesi yayılmış da yayılmış. Hikâyesi yaşasın, unutulmasın, başka canlar da yanmasın diye tren istasyonundaki ruhunu teslim ettiği durağa ismi verilmiş. Sultan Kız Durağı diye.”
Hikâye burada biterken Zele başını kaldırıp baktığında Bese’yi gözlerinden yaşlar akar vaziyette buldu. Başını sağa sola sallayıp içli içli, “Zavallı Sultan kız, Zavallı çocuk,” diyordu. Zele, Bese’ye dönüp, “Yeter bu kadar hikâye. Şimdi uyuma vakti. Acının bin bir çeşidi var. Allah acılara dayanacak güç versin hepimize,” dedi. Bese bütün kalbiyle “Amiinnn.” deyiverdi. Zele’nin acıları tekrardan tazelenmişti, Ali’ye doğru baktı, gözleri ağlamaklıydı. Bese müsaade isteyip yerinden kalktı, uyumaya gitti, bu gece uyumanın mümkün olmayacağını bilerek.
Mumlar üflenmiş, sobanın feri sönmüştü. Odada Zele, Ali ve Nahif vardı yalnızca. Zele olduğu yerde uzanmış; yorganın altından tavana doğru dalgın dalgın bakıyordu. Sanki hayatı film şeridi gibi gözlerinin önünden gidişini izliyor, bir duygudan ötekine geçiyordu. Ali rüzgârın titrettiği pencere camının kıyısındaki sedirden annesine uzun uzun baktı. Odanın zifiri karanlığında usulca “Daye” diye seslendi. Sesi kırılgandı. Geçmişte yaşananları biliyordu bilmesine ama böyle anlatılması kendini bir hayli sarsmıştı. “Uyandın mı oğlum? Gel yanıma bakayım.” Ali annesinin seslenmesiyle doğruldu yerinden, gelip annesinin ayaklarının ucuna oturdu. Zele, “Yoksa bir daha ben ölünce mi geleceksin?” dedi. Sesi sakin ve huzurluydu. Ali hiçbir şey söylemeden sadece annesinin ayaklarına sarılıp oracıkta uyudu.
Ertesi sabah uyandıklarında hava açmış, yol açma çalışmaları başlamıştı. Akşam treniyle gitmeyi düşündü Ali. Öyle de oldu. Annesine yakın zamanda bir daha geleceğinin sözünü verip helalleştikten sonra oğluyla beraber traktörün demirden oturaklarında ağır ağır istasyona doğru yol aldılar. Trenin ilk kalkış yeri, ilk durağı olan Kars istasyonundan çıkmasına az bir zaman kalmıştı. Ali’yle Nahif sonraki istasyondaydılar. Ali gişeden bilet almaya gitti. Oğlu Nahif’in oturduğu bankın yanındaki bankta kepenekler içinde vakurluğuyla yaşlı bir adam oturuyordu. Kamburlaşmış omuzlarından aşağıya doğru gelen havı dökülmüş kepeneğinin altında cılız bedeniyle kalakalmıştı. Nahif adama dikkat kesildi. Yaşlı adam yanına oturan bir başka adama, “Bu durağın ismi neden Sultan Kız Durağı bilir misin?” diye soruyordu. Nahif adamın başının üstünde asılı duran levhaya baktığında gerçekten de Sultan Kız Durağı yazılıydı. Yaşlı adamın karşısındaki adam omuz silkerek, “Bilmiyorum,” deyince kepenek içindeki yaşlı adam başladı dünkü anlatılan hikâyeyi kendi ağzından anlatmaya, ta ki lokomotif istasyona girene değin. Tren geldiğinde karşısında oturan adam bütün şaşkınlığıyla kalkmaya hazırlandı. Ali de gelmişti. Nahif’i de alıp trene bindiler. İstasyona bakan tarafa oturdular. Tren hareket etmek üzereydi. Nahif babasına dönüp işaret ederek, “Baba bak şuradaki adamı görüyor musun? Bankta oturan, yaşlıca. Her yanına oturana durağın isminin hikâyesini anlatıyor. Ne ilginç değil mi?” Ali pencereden baktığı yerde durağın adının olduğu levhayı gördü. Ardından yaşlı adama dikkat kesildi.
Banktaki adamın kalkmasıyla birlikte trenden valiziyle inenlerin içinden bir başka adam oturdu aynı banka. Kepeneğine sarılı adam yönünü tekrardan yanına oturan yabancıya dönüp aynı soruyu tekrarladı: Bu durağın ismi neden Sultan Kız Durağı bilir misin?
Ali bütün şaşkınlığıyla trenin pencere camından adamı izledi. Ta ki gözden yitene dek.
Fatih Bıçak




Yorumlar