• İshakEdebiyat

Öykü- Fatih Parlak- Muteber Hakkında Birkaç Kelam

Arda Birol bu kitabında yaşanmışlıkların izlerini yansıtan kurgu bireylere yer veriyor. Muteber’i günümüzün diğer kitaplarından ayıran birincil özelliği neyi nasıl anlatacağını bilen yazar tutumunu barındırması. Bu tutum kitap boyunca sayfalar arasında kendini gösteriyor. Kitabın iskeletini kırtasiyecilik yapan emekli memur İhsan Bey’in nevi şahsına münhasır kişiliği oluşturuyor. İhsan Bey’in kemikleşmiş mizaç özellikleri, muzip davranış ve düşünüş biçimi, dar çevresiyle olan uyumu ve uyumsuzluğu bu iskelet üzerinde sarmal bir biçimde çevrelenerek okurun zihnine ulaşıyor. Birol’un bir anlatıcı olarak ayırt edici özelliği deneysel metinlere, kelime oyunlarına, postmodern taktiklere çok fazla gönül indirmemesi. Muteber’de bütünlüklü bir yapı var. Gerçek durumlar, gerçek karakterler masa başı metinlerin aldatıcılığından çok uzakta duruyor bu eserde.

Arda Birol çağının başka yazarları gibi hem nalına hem mıhına vurmuyor. Anlatı olarak da adlandırılabilecek bu kısa eserinde sınıf mücadelesinin ve tarihsel belleğin izdüşümlerini görmek mümkün. Anlatı, başkentin arka sokaklarından birinde yer alan Tahvil Apartmanı’nın önünde, İhsan Bey’in dostlarıyla yaptığı sohbetle açılıyor. Tasvirleri ve betimlemeleri aşırıya kaçmadan yerli yerinde kullanıyor yazar. Dili akıcı, açık ve sade. Bir süre sonra söz konusu eserde anlatılanların bir zamanlar tankların da yürüdüğü Sincan’daki bir sokakta cereyan ettiğini anlıyoruz. Katman katman açılan bir eser bu. Söz gelimi, Tahvil Apartmanı’nın bir katında Kit Kat yemeğe çalışan çocuklar yer alırken bir başka katında Kama Sutra’yı deneyen zengin züppeleri var.

Kişiler apartmanda olduğu gibi eserde de bağlaşık bir kümenin elemanı gibi dolaşıyorlar. Onları tüm çıplaklığıyla algılayan bir tek kişi var bu anlatıda. Emekli memur, şimdinin kırtasiyecisi İhsan Bey. İhsan Bey altmış beşine merdiven dayamış günün yirmi dört saati kareli desenli ceketiyle dolaşan bir adam. Bu yaşlı adam, ekmek teknesinin önüne yerleştirdiği kanepeye oturup günlük gazetelerini okuyor. Spekülatif ve manipülatif manşetlerle çıkan bu gazetelerden elde ettiği izlenimleri aralarında kuşak farkı da bulunan dostlarına, bazen de yüz bulabildiği müşterilerine aktarıyor. İhsan konuşmayı seven ve girişken birisi. Eserde üçüncü kişiler onu böyle tanımlıyor. Kalemtıraş, kokulu silgi, su matarası ya da evrak zarfı almaya gelen kişiler bunlar. Uzaktan bakanlar bile, İhsan Bey’in; tulumbacı, doğramacı, aktar gibi komşusu olan diğer zanaat erbaplarıyla pek fazla ilişkide bulunmadığını anlıyorlar. Kapı önündeki duruşu, müşterilere karşı davranışları onun kendisini diğer esnaflardan bir tık önde hissettiğini yansıtır gibi görünüyor.

İhsan Bey, zaman zaman ülke meseleleriyle ilgili gündeme gelen konulara farklı bakış açılarıyla baktığını gösterir bir şekilde bir süre duraksadıktan, konuşmacıları dikkatle izledikten sonra katılıyor. Kitapta sık sık geçen, “ben öyle düşünmüyorum” sözcesi, edebiyatımızda kalıcı izler bırakacak bir konuşma çizgisine dönüşebilir. Eseri sonuna kadar okuyacak olanlar bu düşünceme katılacaklardır kanımca. Bunda, Arda Birol’un günlük hayatı alabildiğince gözlemleyen ve sahicilikten ödün vermeyen tavrının payı olduğu kuşkusuz. Keşmekeş içinde ilerleyen bir metin değil zira Muteber. Tam olarak olaylar diyemeyeceğimiz daha çok düşünceler ve konuşmalar şeklinde ilerleyen eserin düzenli, çalışılmış ve planlanmış bir bütün olduğu çok açık. Birol’un anlatıda kullanmayı tercih ettiği kelimeler etimolojiyi iyi bildiğini, verdiği bazı örnekler felsefi bakış açısına sahip olduğunu, üslubu ise sosyolojiden hiç uzak olmadığını gösteriyor bize. Üstelik Birol, kitabın arka kapağında belirtildiğine göre Antropoloji mezunu. Amerika’da yüksek lisans yapmış. Eğitim ve teknoloji üzerine sahip olduğu birçok belge var.

Muteber’i özümseyerek okuyanlar yazarın çok yönlü kişiliğinin ayak izlerinin metne yansıdığını göreceklerdir. Buradan şuraya varalım o halde. Birol ne kadar evrensel bir kişilikse İhsan Bey de o kadar yerel biri. İhsan Bey olaylara ve durumlara yalnızca kendisini ve ülkesini etkileyen bir perspektiften bakıyor. Buna en iyi örnek kitabın zirve noktalarından birinde olduğu gibi İhsan’ın tartıştığı dostlarından birine o gün okuduğu gazetenin manşetindeki gibi yanıt vermesi. Kitapta İhsan Bey’in karakter özelliklerini anlamamızı sağlayan başka ipuçları da var. Örneğin İhsan Bey çabuk öfkeleniyor ve gibi edatını çok fazla kullanıyor.

“Taş gibi, Fıstık gibi, Atatürk gibi, Canavar gibi, Irak gibi…”

Ben kitap hakkında yazmaya başlarken kitabın türünün anlatı olduğunu düşünmüştüm ve öyle ilerledim. Ancak bu sizi yanıltmasın. Muteber 100 farklı öykü ya da 100 farklı deneme olarak da okunabilir, şüphesiz hepsinde İhsan Bey var. Hatta bir bütün olarak düşünüldüğünde haydi haydi karşımızda derinlikli bir roman var bile diyebiliriz. Sözün özeti eseri basan yayınevi de tercihi okura bırakmış olacak ki kapakta ya da tanıtımda türle ilgili bir nitelemede bulunmamış. Hem bu konuda hem de bu güzel eseri edebiyatımıza kazandırdığı için Tandır yayınevini kutlamak gerek. Gelelim kitap çıktıktan sonra basında yer alan yansımalarına. Bildiğim kadarıyla Muteber ile ilgili bugüne kadar onun üzerinde değerlendirme yazısı yazıldı. Bu yazılardan birkaçı Arda Birol’u çağımızın Dostoyevski’si olarak müjdeledi ki eserin tamamı dikkatlice okunduğunda bu benzetmenin hangi saiklerle yapıldığı gerçekten merak konusu. Birkaç tanıtma yazıcısı da kitapta anlatılanların bilindik şeyler olduğu, ülke gerçeklerinden pek de farklı olmadığı bu nedenle Birol’un kendisini diğer yazarlardan ayırt edecek başka konular bulması gerektiği şeklinde sözlerle üstü kapalı olarak uyardı yazarı.

Çağımızın ünlü bir eleştirmeni, Birol’u, henüz ilk eseri olduğu için, kuşkuyla karşıladığını belirtti. Sansasyon yaratmayı seven edebiyatımızın köşe başı karakterlerinden birisi ise “Arda Nobel’i alırsa şaşırmam.” manşetini attırarak amacına ulaşmış oldu. Ben Muteber hakkında yazmak için tüm bu puslu havanın dağılmasını bekledim. Kitabı okuyunca oldukça şaşırdım. Bu konularda her ne kadar deneyimli olsam da kitapla ilgili gerek sosyal medyada gerekse yazılı medyada yapılan değerlendirmelerin algılarımı çarpıcı bir şekilde etkilediğini fark ettim çünkü yapılan yorumların birçoğunun neredeyse kitapta anlatılanlarla ilgisi yok. Belli ki birçok kişi Muteber’i okumamış ya da sırf hakkında konuşmak için üstünkörü okumuş. Gençleri bir derece anlarım ama kerli ferli yazarlarımızın da bu hataya düşmüş olması gerçekten akıl alır gibi değil. Bu etkileyici anlatıyı okuduktan sonra adına aşina olmadığım Arda Birol’u biraz tanımak istedim. Yaptığım araştırma sonucu inzivaya çekilmiş bir münzevi olmadığını anladım. Bu onun ilk kitabı. Birkaç resmine ve kendisiyle yapılmış bir söyleşiye ulaştım. Kendi deyimiyle, insanı anlamak için yazıyor ve araç olarak da kelimeleri seçiyor. Birol Amerika’da eğitim süresi boyunca bulunduktan sonra ailesinin yanına İstanbul’a dönmüş. Lisans eğitimini aldığı Ankara’yı iyi biliyor. Şimdi aile şirketinin resmi olmasa da görünen patronu. İşinin en büyük avantajlarından biri yazmaya ve okumaya zaman ayırabilmesiymiş. Kendisine en çok sorulan sorulardan birisi olan “Amerika ile Türkiye arasında nasıl bir fark var, kıyaslayacak olursan neler söylersin?” şeklindeki soruya gülerek, “bunu yanıtlayabilmek için bir kitap daha yazmam gerekir,” demiş. Bu yanıt hoşuma gitti doğrusu.

Birol, finişe doğru emin adımlarla ilerleyen bir maraton koşucusuna benziyor. Kendisini tebrik ediyorum Muteber’den dolayı. Dilerim yolculuğu başarılı bir şekilde devam eder ve biz de bu sayede birbirinden güzel kitaplar okuruz.


Fatih Parlak

81 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör