• İshakEdebiyat

Öykü- Fatih Parlak- Apartman Kâmil

1

Apartman yöneticisi Kâmil Bey’den nefret ediyorum. Bu adamın neresi kâmil? Neresi olgunlaşmış? Bir akşam üşenmedim, Türk Dil Kurumu’nun internet adresinden kâmil sözcüğünün anlamlarına baktım.

1. Anlam: Yetkin, erişkin, eksiksiz, ağırbaşlı, mükemmel.

2. Anlam: Olgun, yetkin kimse.

3. Anlam: Kültürlü, bilgili, bilgin.

Bir de yan anlam var: Çorum iline bağlı bir yerleşim birimi.

Bu konumuzla ilgili değil. Gerçi biraz zorlasak onun da ilgisini buluruz Kâmil’le. Misal, binaya kiralık daire soran tüm Orta Anadolu insanlarına yanaşıyor, Çankırı, Çorum, Yozgat, Kırşehirli gördü mü hemen yapışıyor Kâmil Bey. Vay efenim sizin o Keskinli bir marangoz vardı da bizim eniştenin oturma odasını düzdürdüydük. Vay beri gelsin Yozgatlılar ne beter insanlar onlar. Yok efenim Kayseri’den kız alınmaz da Niğdeliye bağ satılmaz. Beşinci kattan aşağıya, cırlı cıvık ayaklarıyla abdesti yarıda bırakmış da geliyormuş havasıyla ebelek şöbelek inişleri yok mu? Karşıma çıkınca 19. yüzyıl Rus köylüsü tipli kel yumurta kafasının ortasına şaplağı yapıştırasım gelir. Bir gün Kâmil’i, anam bacım demeden gırtlağına yapışıp asansör boşluğuna sürükleyip elleri zincirle arkadan bağlı dolandıracam. Ya da küt diye atıcam anten ayarını yapacağım havasıyla çıktığı çatıdan. Üç numarada dul kadın Nuriye var 51 yaşında. Kapısını açık bıraksa kokudan ölürsün. Bu Kâmil’i yapıştıracan üç numaraya, arkadan sürgüyü çekecen üstüne. Sürgüle yavrum sürgüle. Paçası çekile çekile iki numara küçülmüş, piyango gecesi tipli pijamasının astarı yırtılmış yürüyor. Baktım, camdan bakkala uzuyor. Bakkal da bizim Japon Hüsnü. Abisinin bir alt devresi Kore Savaşı’na katılmış diye Japon dene kalmış buna. Japon Hüsnü mazarat bebelerin önünden Cino’ları çekedura, ekmeği ellemeen, yumurtayı sallamaan, bulgurun taşıyla oynamaan diye dura Japona dönmüş harbi. Bakkala gelen müşteriyi birim amiri gibi şunu yapmayın, bunu etmeyin, bozuh para verin diye diye küstüren Japon’un kankisi olmuş bizim Kâmil. Kâmil ile Japon’un serüvenleri. Bir süre sonra Hüsnü gitti Japon kaldı tabii. Bu saf salak da kendini, hiç okul okumamış ya bir müddet sonra Japon sanmaya başladı. Japon aşağı Japon yukarı.

“Japon 2 ekmek ver, Japon cıgarayı deftere yaz. Japon akşamki maç kaç olur? Japon şu geçen afeti görüyon mu? Japon olum bu Mercedes ne ayak?”


2

Binaya yeni gelmişiz, bu Kâmil illetini ilk görüşüm, yanaştı hemen. Lafa koydu beni.

“Nerelisin gardaş, ne iş yapıyon, çocuk var mı? Daireyi kaça aldın? Kime oy veriyon, alkol alıyon mu? Kürt değilsin demi? Hafta sonu napıyon? Nerelerde takılıyon, araç dizel mi? Kaç motor? Gömlek şekilmiş? Yenge de çalışıyo mu?”

Susmak bilmiyor herifçioğlu. Ağzına kamyon sokasıca. Ben öyle laf söz bilmem. Bir koşu kaçıyorum yolundan. He deyip geçiyorum önünden. Şuradaki bakkaldan bir soda alayım da taşın belinde iki soluklanayım diyorum. O günün Kardeşler Market’i şimdinin Japon’u, Hüsnü’yü görüyorum karşımda. Mandıra dolabının üstünde, küçük adi bir bıçakla doğradığı helvayı bırakıp kasaya geliyor. “Buyur bilader,” diyor kuşkulu bir bakışla. Tombik ellerini pazar malı çizgili gömleğinin ucuyla siliyor çekinmeden. Eskimeyle çizgileri birbirine girmiş gömleğinin üstten iki düğmesi açılmış, kara kıvırcık kıllar fışkırıyor göğsünden. Ekmek dolabının üstüne çapraz monteli tüplü televizyondan bizim cumhur reisi haykırıyor dünyaya. Ses marketin içinde makarnalara, gofretlere, dünden kalma ekmeklere çarpıp büyüdükçe büyüyor sanki. Oralı olmuyor artık Hüsnü. Gözleri televizyona çakılı, beni umursamıyor. Mamak’ta küçük bir markette donakalıyoruz beş dakikalığına. “Helal be reis,” diyor Hüsnü bir anlığına. Arada, yoldan geçen kadınları kesiyor göz ucuyla. “Buyur bilader,” diyor bir daha.

“Ben buyurmasını bilmem, onu başkaları bilir,” demiyorum Japon’a. Sodayı açtırıp ikiliyorum mekândan.

“Merhabalar efendim. Benim adım İsmet. Altı numaraya yeni taşındık. İlçe belediyesinde kent plancısıyım. Daireyi satın aldık. Kiracı değiliz. Eşim Open City AVM’de yönetici asistanı olarak çalışıyor. Akşam yediden sonra eve geliyor, haber ve dizileri izledikten sonra yatıp uyuyoruz. Vaktimiz olmadığından tanışmak için sizleri ziyaret edemeyeceğiz. Bilmukabil ziyaretleri de kabul edemeyeceğiz. Hakkımızda merak ettiklerinizi, haftalık olarak posta kutumuza bu şekilde bir forma yazıp bırakırsanız elimizden geldiğince cevaplamaya, sizlerin merakını gidermeye çalışacağız,” diye bir fikir geçiyor kafamdan ancak iç işleri bakanlığının onayını alamadığım için gerçekleştiremiyorum.

“Sen ne diyorsun İsmet değişik? El âlem ne der? Millet ne der? Bizi insanlara güldürecek misin? Öyle kâğıt yazmalar posta kutusuna koymalar falan nedir? Benim bir kariyerim var, bir çevrem var,’’ diyor. Diyor da diyor Dior kokulu hatun. Beynimin içinde filleri tepiştirip mutfağa koşuyor.

Gel zaman git zaman Kâmil’le Japon’u iş ediniyorum kendime. Ekmek ve süt almak için Japon’a, aidatları ödemek için Kâmil’e yürüyorum. Bir gün iş dönüşü, bizim aidatlar birikmiş, olmuş sana araba taksiti. Posta kutusundan çıkardığım makbuzlar evden milli parka yol olur. Çaldım kapıyı, açtı Kâmil. Ağzında kabak çekirdeğinin çöpü, dudağına yapışmış üflüyor.

“Oooo İsmet Bey hoş geldiniz, buyur buyur, hanım çay koy içeriz. Sizi bu katlarda görür müydük İsmet Bey? Nereden böyle, takım da yakışmış. Ooo şekil. Hanım kek kes, pasta koy İsmet Bey gelmiş.”

“Ulan sus iki dakika da kendimize gelelim, aidatları ödeyip işimize dönelim,” diye geçiriyorum içimden. Aralık kapıdan kafamı uzatıp çıkan tıkırtıyla geri çekiliyorum bir an. Kara kapaklı defterin arasından bir hesap çıkarıp elime veriyor Kâmil. “Müsait olunca ödersin,” diyor. “Her zaman bekleriz, her zaman,” diyor.

Söz sırası bana geçiyor.

“Kâmil Bey,” diyorum, “biliyorsunuz bizim otoparkımızın araç kapasitesi sekiz. Ancak siz ya aracınızı hatalı park ediyorsunuz ya da anlamsız bir şekilde sürekli gelen misafirlerinizin, normalde bina sakinlerine ait olan yerlere park etmesi sebebiyle akşam iş dönüşlerinde ben aracımı öte mahalledeki ne idiği belirsiz çakalların fink attığı sokak köşelerine bırakmak zorunda kalıyorum. Bu nedenle gergin geçen günün sonunda ekstra olarak otopark derdine düşüyorum. Aracımı park edecek bir yer bulmak için geçen sürede açlığım artıyor, akşam yemeğine gecikiyorum. Ayrıca evde hanımı beklettiğim için bir de buna kafayı takıyorum. Bunların hepsini düşünmek beni yoruyor. Sinirlenmeye başlıyorum. Biliyorsunuz stres günümüz insanının temel problemi. Stresle başa çıkabilme hakkında yazılmış kitaplar, açılmış kurslar var. Bende üç kitap mevcut. Hatta bu tip kurslardan birine gitmeyi bile düşündüm. Ama kalıcı çözüm olmayacağına kanaat getirdim. Lafın kısası, bir kez daha akşam eve geldiğimde aracımı sizin yüzünüzden park edememiş olursam kendinizi ölmüş bilin,” diye geçiriyorum içimden. Kâmil’in karısının yaptığı etli patates yemeğinin kokusunu içime çeke çeke aşağıya iniyorum.

“Valla ben onu bunu bilmem, böylesi daha gelmedi bu ülkeye,” diyor Japon. Televizyonun sesini açıp bana dinletiyor. Haberi görünce şaşakalıyorum. Borneo adasının maskotu haline gelen Düşünen Orangutan, mayıs ayında Ankara’da Open City AVM’de sergilenecekmiş. Japon, haberi sunan muhabirin sesini susturuyor. Artık ezberlediği siparişlerimi hazırlarken kendini muhabir yerine koyup tanıtım metnini okuyor âdeta.

“Abim bak ben elli beş yaşındayım. Bu ülkeye böylesi gelmedi. Ben hayvanlarla içli dışlıyım. Her türlüsünü gördüm, bizzat yaşadım ya. Kediden korkan aslan mı dersin. Yavrusunu sırtında taşıyan kaplan mı dersin. Dilli düdük gibi öten baykuş mu dersin? Erik dalında oynayan kobra yılanı mı dersin. Hepsini duydu, gördü bu gözler. Ama bu başka abisi. Düşünen Orangutan artık hayvanlar âlemindeki gelişmenin en üst noktası, en zirve noktası yani. Daha bunun ötesi yok. Varsa bile ben görmedim. Belki de vardır yani sonuçta bizim görgümüz bilgimiz sınırlı. Ha ben birçok şeyi bilemem. Ben okul okumadım. Ama bazı şeyleri görmek lazım, bilmek lazım. Sen bazı şeyleri gördüğün halde bilmiyorsan, anlamıyorsan ben o zaman sende kabahat ararım. Suçu sende bulurum. Göreceksin, bileceksin, var mıydı şimdiye kadar böyle bir şey? Yok. Hangi hayvan yapmış şimdiye kadar bunu? Düşünüyor, düşündüğünü yapıyor, yeri geliyor belki uygulamaya sokuyor. Allah’ın hikmeti yani bunlar sonuçta. Belki de bize bir mesaj veriyor bu hayvan. Diyor ki, bakın ben bugüne kadar birçok hayvanın yapmadığı, yapmaya cesaret dahi edemediği şeyleri yaptım. Yani olmayacak şey değil bunlar. Niye olmasın? He abim olmaz mı sence? Sen gördün mü böyle bir şey?”

Görmedim. Göremiyorum. Gözlerimi ovuşturuyorum ellerimle. Kör mü oluyorum ne? Zihnimde manyetik kararmalar oluşuyor. Hayatım gözlerimin önünden kırılmış bir film şeridi gibi geçiyor. Fakültedeki görme engelli öğrenciler geliyor aklıma. Nasıl yapıyorlardı? Bir çubuk yardımıyla sağı solu yoklayarak minik adımlarla hareket. Kollarımı olabildiğince uzatıp akrobatik hareketlerle sokaktan geçmesi muhtemel arabaları uyarmaya çalışıyorum. İki adım atabilsem zaten binanın önündeyim. Oradan gerisi de Allah kerim. Kolumdan sıcak bir el tutuyor.

“Aman İsmet Bey naapıyorsunuz? Ezilecektiniz az kala. İnme mi indi nooldu size böyle?”

Ağzından burnuma taze soğan kokusu geliyor. Kâmil’in kokusu bu. Beni tıpış tıpış binanın önüne çekiyor.

“Evet anlatın,” diyor doktor. Anlatıyorum. Hal böyleyken böyle diyorum. Kâmil şöyle Kâmil böyle.

“Onu değil, ilk ne zaman başladı, ne kadar sürdü bu geçici körlük?”

Kalın çerçeveli gözlüğüyle beni aşağılıyormuşçasına, cevabını veremeyeceğim soruları kasten yapar gibi peş peşe soruyor doktor. Ben sorulara cevabımı veremeden elindeki eşantiyon kalemle önündeki deftere bir şeyler karalayıp duruyor. Masanın ucunda her an düşecekmiş gibi duran, “İşte, mutlu bir aile tablosu,” dedirtecek türden bir fotoğrafa takılıyor gözüm. Oradan yukarılara doktorun koltuğuyla sırtını yasladığı duvardaki afişlere bakıyorum.

“51. Oftalmoloji Kongresi”

Yanında bir başka afiş. Büyük bir göz resmi, çeşitli tonda renkler ve belirli bir kontrastla yazılmış görmenin önemine vurgu yapan bir slogan.

“Evet,” diyor doktor, “sıklıkla görülen bir durum. Stres veya baş ağrısı kaynaklı muhtemelen. Korkulacak bir şey yok. Bir ay içinde ikinci kez tekrar ederse özel numaramdan arayıp randevu alın.”

“Demek geçici körlük diye bir şey varmış,” diyorum içimdeki korkuyu bastırmaya çalışarak. Geçici aptallık, geçici fakirlik, geçici açlık, geçici cinayet; olma ihtimali olabilecek durumları kafamda tasarlama çabasıyla yürüyorum. Metroyu beklerken kol kola yürüyen iki genç kız görüyorum. Onları geçici olarak düşünüyorum. Tren yaklaşıyor. Tehlike işaretinin bir adım önünde yüzü raylara eğimli bir adam duruyor. Adam apaçık geçici adamlık yapıyor sanıyorum.

“İsmet uyan!” diyor kadın. Kalıcı kadın. “Bugün belediyede önemli bir toplantı var diyordun. Geç kalma sakın.” Bir güzel kahvaltı ediyorum. En iyi gömleğimle en iyi ayakkabımı giyiyorum. Toplantıda yapacağım sunum beğenilirse şef olabilirim. Toplantının konusunu belirten afişler köşe başlarına asılmış:

“Yeni Kent Yeni İnsan”

Heyecanımı yatıştırmak için toplantı salonuna herkesten önce girip çıkıyorum. Salon yavaş yavaş doluyor. Belediye ekibi ve çalışanların akrabaları kendilerine uygun yer kapma telaşı içinde. Bazı tanıdıklarla göz göze gelince başımı hafif eğerek selamlıyor ve istemeden de olsa heyecanımı belli ediyorum. Durmaksızın mikrofon ve kablo tesisatı ile uğraşan Sağ Kol Arif’in tamam işaretiyle en fazla beş dakika sürecek olan ön sunumu yapmak için meraklı bakışlar arasında kürsüye çıkıyorum. Belediyenin ve başkanın her türlü ayak işlerini yapan Sağ Kol Arif’in bitir işaretiyle kürsüden iniyorum. İnerken köşedeki hareketlenme dikkatimi çekiyor. Kulisin zümrüt yeşili perdesi aralanmış, Kâmil içerde sırım sırım sırıtıyor. Oralı olmadan geçip koltuğuma oturuyorum. Salondaki ses, sahnede uçuşan toz, çoraplardan gelen koku başımı ağrıtıyor.

Başkan kürsüye geliyor. 1071’den giriyor Sakarya’dan çıkıyor. Milli ve manevi değerlerimizin öneminden dem vuruyor. “Bizim dönemimizde dini tekrar ayağa kaldırdık,” diyor. Küçüklerin gözlerinden büyüklerinden ellerinden öpüyor, sevgi ve selam ile konuşmasını bitiriyor. Bizim Kâmil korumaları atlatıp başkana yanaşıyor hemen.

“Başkanım, başkanım hani bizim bir tapu işi vardı ya…”

Başkan sol eli kendi cebindeyken sağ elini Kâmil’in omzuna atıyor.

“He söyle,” diyor. Kâmil söylüyor başkan dinliyor. Başkan, “Tamam,” diyor. “Partiye git halletsinler. İlgilenin vatandaşla!”

Kâmil’i düşünürken başım zonkluyor. İşte yine başlıyor. Gözlerim kararıyor. Kuliste donup kalıyorum. Zihnimden, gözlüğünü çıkarıp camını silen bir orangutan geçiyor.


Fatih Parlak

152 görüntüleme1 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör