• İshakEdebiyat

Öykü- Fatma Esin Kalyoncu- Berzah

Zor bir gündü. Her nöbet günü gibi. Kafamın içindeki öğrenci uğultusu servisten inene kadar dinmedi. Denk geldi bu yıl. Oturduğum siteden de öğrenci alıyor servis. Yoksa böyle kapının önünde indirmezdi. Ayaklarımın sızısı belime vuruyor. Bu da bu yıl başladı. Otuzdan sonrası yokuş aşağı.

Sadece dörder kat olduğu için bloklarda asansör yok. “Buyur hocam,” deyip demir kapıyı aralıyor Mustafa. Her akşam aynı saatte kapıda karşılaşırız. Onun elinde, dairelere az önce teslim ettiği ekmeklerin boş sepeti, çıtır ekmek kokusu. Benim hep sağ omuzumdan dirseğimin içine akan çantam. Cılız bileklerimin taşıyamadığı kitapların kokusu. Tebeşirden kurumuş parmaklarımın tırnak dipleri acıyor. Mustafa’nın arkamdan bakmadığından emin olur olmaz ayakkabılarımı çıkarıp sağ elime alıyorum. Katlara sinmiş yemek kokularını içime çekiyorum. Naylon çoraplı ayaklarımın soğuk merdiven taşı ile ateşli buluşması. Nöbete mağlup ayakkabılarımdan taşan ter kokusu. Üç kat var tırmanacak. Yalnızlığın kucağına düşüş temrini, bilmem kaç basamak. Evlerde kurulacak sofralara koşan çocukları gözümde canlandırıyorum.

Çok bilmiş yan komşum Ayşe Hanım’a görünmeden kapımı açabilmeyi düşlüyorum. Yandığımın resmidir yoksa. “Esin hanım gencecik kadınsın bak, doğurmamışsın bile daha, sancın olur sonra.” Laklak edecek halim yok. “Sana ne,” de diyemem. Hiç havamda değilim, kapısalak bellediği evime de misafir edemem. Daha annem var. Bugün olmaz. Önce Lokum’u besleyeceğim, sonra duş.

Ne yemeli bu akşam? Dünden biber dolması vardı, o yeter. İkiz kuleler bombalanmış Amerika’da, CNN’de başka hiçbir haber yok. Cnbc-e hakeza. Kafam almıyor zaten. Lokum ayak ucuma, ben koltuğa kıvrılıyoruz. Annemin şaşmaz saati vurmadan uyuyabilmeyi -beyhude- diliyorum.

Konuşmaya başlamasını hiç istemiyorum. Hiç bitmeyen bir hüzün akıyor sözlerinden. Kıvrım kıvrım acıları, siyahın kırk farklı tonunda ağrıları var bedeninde. Günün hangi saatinde konuşsak hasta. Hep hasta. Çok ağrısı var. Günde şu kadar ilaç içiyor. Yarın doktor kontrolü var. Sabah doktordan gelmiş. En çok elleri ağrıyor. Eklem yerleri. “Sık sık elimden düşüyor tabak, çanak, bardak. Kırılanı döküleni baban süpürüyor, Allah var. Yosun tedavisi dedi doktor. Bi’ faydasını görmedim be yavrum. Hor kullanmışsın bedenini, diyor adam. Sadece bedenimi görüyor, bir de ruhumu görse…” Düşünceme asılı kalmak için her defasında mutlaka bir kanca takıyor aklımın orta yerine. Her defasında. Her şeyin mükemmelini ister annem. Kalp ağrısının da.

İlk ergenlik yıllarımda, “Ellerin dert görmesin kızım,” diye teşekkür ederdi, bulaşıkları yıkayınca. Yine de, ellerinden çevik gözleri, özgüvenle durulayıp bulaşık teline ters çevirdiğim bardaklardan birinde kurumuş bir su damlasının izini bulurdu. O bardak, sözde bana çaktırmadan, el çabukluğu ile yeniden yıkanırken, büzülmüş dudaklarıma merhem olsun diye ellere ellere, anne kurban ellere tekerlemesi abartılı bir coşku ile diline dolanırdı. Her şey, onun anneliği gibi mükemmel olmalıydı.

Hatırladığım en erken okul yaşımda, annemin sol eli, her kahvaltı sofrasında, nefret ettiğim o ‘fıskiye’ saç demetini başımın tepesinde, dışı beyaz pamuklu iple örülmüş don lastiği ile sıkardı. Saçlarımın, şakaklarımdan yukarı doğru dümdüz taranmış tek bir teli dahi, o lastiğin dışına çıkmaya cesaret edemezdi. Belki de canım çok yandığından kıpkırmızı olmuş elma yanaklarım ortaya çıkar, sonrasında, okul bahçesinde sabahımın ilk acımasız ötekileştirilme iltifatları başlardı.

“Fıskiye, fıskiye. Hem dört-göz hem fıskiye!”

Böyle geçen her günün gecesinde annem, okulda yaşadıklarımdan -belki de- habersiz, defalarca yıkanmaktan solmuş, iğne başı kadar beyaz benekli çarşaftan bozma o bez parçasını bacaklarımdan iç çamaşırımla birlikte çıkarırdı. Ben yine ağlak. Uykudan uyanmışım, belime kadar ıslak. Annemin bugün çok ağrıyan elleri, beni şefkatle kucaklar; banyoda aklar paklardı.

“Üzülme kızım, geçecek,” diye teselli ederdi beni. İnanırdı geçeceğine. Bense on bir yaşımda, ümidimi çoktan teslim etmiştim her defasında yatağımı saran amonyak kokusuna. O vazgeçmezdi. Elleri çabucak, bilebildiğim en hızlı hareketlerle, beni en çok kış gecelerinde utandıran o sarı kokuya bulanmış çarşafımı kaldırır, banyo çeşmesinden akan buz gibi suda akıtıp duvara yaslanmış büyük çamaşır leğeninin üzerine seriverirdi. Yatağımı, beni tekrar oraya yatırmayacağını bile bile, gecenin kaçı olursa olsun deterjanlı bezle temizler, sonra beni, babam çoğunlukla nöbete kaldığından, yalnız uyuduğu yatağına alır, ağlamaktan helak olmuş gözlerimi, saçlarımı okşaya okşaya ninnilerle uyuturdu.

“Benim annem güzel annem beni al kollarına…”

Kolları da çok ağrıyormuş. Ama en çok elleri. Öyle diyor her telefonda. Damarlarında hissettiği baskıyı anlatıyor. Damarıma basıyor. Yetmiş yaşının incelmiş derisinden fışkıran mavi-yeşil damarlarını gözümün önüne yığıyor. Aramızdaki yollar kadar uzun, çok uzun anlatıyor.

“Şu masayı azıcık aşağı indirsen ya anne. Öyle yapınca ütü parmaklarımın arasından kayıverecekmiş gibi oluyor be kızım. Bıktım zaten pantolon ütülemekten. Bir an önce bitse de az dinlensem. Ver biraz ben yapayım. Olmaz, yapamazsın sen. Çizgisi böyle olacak. Öyle ister baban, jilet gibi. Gücün yetmez senin kuzum. Benim kollarım ağrıyor yaparken. Kıyabilir miyim hiç sana? Dersine çalış sen, o bana yeter.”

Babamın koyu nefti yeşil pantolonu ikiye katlanıp boydan boya ütü masasına uzanmış. Üst üste duran paçalardan biri sağ tarafa özenle katlanmış. Diğer bacaktaki nemli tülbent, ütünün harında kurumuş. Üniforma kumaşı parlamamalı tabii. Eprimiş tülbenti sol eliyle kaptığı gibi, o masadan nasıl olup da düşmediğini anlayamadığım, bakır hamam tasının içine daldırırdı. Tükenmekte olan gücüne yakıt niyetine başlardı hep aynı şarkıya. Büyükbabamın şarkısına.

“Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin?”

Tülbenti tastan çıkarıp son damlası düşene kadar öyle bir sıkardı ki, neye bu kadar kızgındı o eller, çocuk aklım, hiç anlamazdı. Vim’le temizlediğimde tozu kalıyor ince ince. Mintax daha iyi.

Babamın şapkasında üç yıldız.

“Allah kahretsin! Bırakmadı gitti şu sigarayı! Her şeyine siniyor isi pisi.”

“Anne, bunun adı neydi?”

“Palaska, kızım, palaska. Sigarayla ne ilgisi var. Çok içiyor zıkkım içesice. Bütün pisliği buna yapışıyor. Anca Mintax’la. geçiyor.”

Saçlarına kavrulmuş soğan kokusu sinmiş annemim elleri Mintax kokuyor. Boynunda, mavi-beyaz orlondan kendisinin ördüğü mutfak önlüğü. Masa örtüsü ve çaydanlığın ponponlu örtüsü ile takım. Sokaklarda gençler öldürülmüyor artık şükürler olsun diyen komşu kadınlarla gün muhabbetlerinde atılmış on numara tığla her ilmek.

“Az oldu bunun soğanı. Baban istemez böyle. Yeşil biber de lazım.”

Avucunun içine sığacak büyüklükte o kuru soğanın pembe kabukları ne zaman soyuldu? Sol el bıçağı sallıyor. Minnacık, muntazam kareler çiziliyor önce. Şimdi onlar küp küp doğranacak. Hırş hırş hırş. Sıra yeşil biberlerde.

“Karınlarını açmazsan, kurt var mı yok mu göremezsin, hah öyle, aferin kızım. O damarları da çıkart. Çabucak tutuver suyun altına. Dişliyorsun tırnaklarını, bak parmakların yanar.”

“Annee, çok acıymış bunlar ellerim yandı.”

“Oy kıyamam kıyamam. Yeme annem tırnaklarını kıyamam.”

Yarım daire, milimetrik ölçülmüş yeşil biberler doğranmış, yatıyor öyle tencerenin dibinde. Çelik bu. Kıbrıs’tan getirdi babamla tatile gittiklerinde Kimselerde yok henüz. Bizde var. Bunun temizleyicisini de söz verdi Işıl’ın babası, Üs’ten getirecek. İncirlik’ten. Orda çalışıyor ya adam. Kıyma eşlikte birazdan. Sol elde tahta kaşık bu defa. Küt küt küt.

“Anne yemek kaçacak sanıyorum. Tencereye vurmasan öyle.”

Ne zaman kopardı o ekmeğin başını da içine kavrulmuş yemek harcını doldurup elime tutuşturdu? Ekmek arası kavrulmuş biber, soğan, kıyma. Kaçmıyormuş demek ki yemek, kaşığı tencereye öyle vurunca. İkna oldum çabucak harcın mis kokusunda.

“Bütün tencere yemekleri önce soğan kavurmakla başlar kızım. Küçüksün şimdi yaptırmıyorum ama bil sen bunları, öğren. Büyüyene kadar yapacağın bana kâr, büyüyünce öğrendiğin sana.”

Sol baş parmağının iç yüzü kesiklerle dolu.

“Ben böyle elde doğramaya alıştım kaynanamdan. Babaannen hep böyle yaptırırdı. Siz tahtada doğramaya alışın.”

Domates, biber, soğan. Ellere sinmiş koku çeşnisi. Patlıcan da oymuş bugün. Parmak uçları da kararmış mı ne biraz? Oh mis gibi dolma içi de hazır. Ellerinden akıyor lezzet. Nane, karabiber, kimyon, sumak. Parmak uçlarının en sadık arkadaşları. Babam Pozantı’dan dönüyor bu akşam. En çok fellah dolmasını sever o. Tezgahta bulaşık kalmadı. Tencere kenarında vurmalı solosu devam.

“Anne şu naylon önlüğü hala niye takıyorsun ya?”

Domates kokusu sinmiş; tombul göbeğini örten kısmının rengi ağarmış. Tezgaha sürtünmekten. Ördüğü önlüğün ucu ocaktan yanmış. Düzineyle keder.

“Şu benim kem talihim daima şek şek düşer; tilkiye tuzak kursam semerli eşşek düşer.”

Pembe, yuvarlak kocaman çinko tasta, kaynar bulaşık suyu hazır.

“Köpük köpük deterjan. Anne, çok sıcak bu. Eldiven taksana ya.

“Yırtıldı be kızım onun parmak uçları. Unutuyorum hep. Sevmiyorum da zaten. Anlayamıyorum temizlendi mi temizlenmedi mi bulaşıklar. Hem kim gidip alacak şimdi. Boş ver.”

“Anne, soğuk su katsaydık azıcık.”

“İyi, böyle iyi. Mikropları kırılır.”

“Ama anne ellerin acır.”

“Acımaz acımaz. Sen okuldan havadis ver bakayım?”

“O defter süslerinden istiyorum anne ben. Mine’nin defterindeki süslerden. Hani böyle saç örgüsü gibi oluyor sonra içlerini boyuyorsun.”

“Nasıl bir şeymiş o kuzum anlat bakayım bi?”

“Bu kırmızı çizginin soluna böyle birer satır atlayarak üç tane yan yana dik dik çiziyorsun. Yirmi bir satır var. İşte dokuz on satır çiziyorsun bunlardan aynı hizada, alt alta. Sonra onları böyle yandan yandan çizgilerle birleştiriyorsun.”

“Şu bulaşıkları bitireyim, sen onu bana bir göster bakayım. Bugünkü ödevini tamamla şimdi.”

“Halledeceğim ben onları merak etme sen.”

Sabahına tam on tane, kenar süslü defter sayfası. Saçlarım fıskiye. Defterimde on sayfa dolusu saç örgüsü. Ellerin dert görmesin annem.

Üçüncü sınıf bitene kadar fıskiye. Hem dört-göz hem fıskiye. Bitlenince kesildi saçlar. Kurtuldum senden fıskiye. Düşmeyeydim şu balkondan da iyiydi ama düştüm bir kere. Öndeki iki tavşan dişim kırılınca dişlek oldum bu defa ve hâlâ dört-göz.

Yine de en sevdiğim yerdi okul. Karnemde tek ‘iyi’ yoktu. Hepsi ‘pekiyi’. Var olduğum yer okul. İlk gün kitap listesi. Defter, silgi kokusu. Zümrüt Amca mahallenin tek kitapçısı.

“Sen hepsini al kızım. Baban halleder sonra.”

“Kaplık da lazım. Kırımızı, mavi.”

“Al gel sen ne lazımsa. Yazdır gel. Akşama kaplarız.”

Oturur, hafta sonunda Arap sabunu ile kırkladığı halının üstüne sol bacağını uzatır. Sağ bacağı karnına çekik, L olur. Annem defterlerimi kaplar. Elleri bin hamarat. Dilinde binbir dua. Elleri hızlı. Her sene aynı işi yaparken ağlar.

“Öğretmen olacaktım ben. Anneciğimle köy kasaba dolaşacaktık.”

Yeni kapladığı defteri elleriyle yüzüne yapıştırıp başlar koklamaya.

“Doyamadım anacığım, doyamadım sana.”

Ya ben de doyamazsam sana? Ellerine sarılırım. Salyam sümükle dansa koyulmuş.

“Ağlama anne. Ben olurum öğretmen. Beraber gezeriz ana-kız.”

Ellerine mumlu kağıt kaplıkların kokusu sinmiş.

“Okur benim kızım. Öğretmen olur.”

Saçlarımda gezinen elleri geleceğimi ipoteklerken, annemin gözyaşları diner.

“Ben şarkı söylemek istiyorum anne. Şarkıcı olmak istiyorum ama sen üzülme. Öğretmen olurum ben. Sen üzülme, yüreğin ağrımasın. Sözümü de tuttum bak. N’olur, n’olur artık ellerin ağrımasın,” demek istiyorum olmuyor.

Nihayet, çok çişi geldiği için, susuyor. Yaşamsal dokularındaki bütün yıkım olaylarından arta kalan ne kadar cüruf varsa, evimin baş köşesine tıkımcı misafir artık. Annemin depresyonlarının şehir çöplüğü evimde karbon izlerimiz çoktan birbirine karıştı. Annem, bana-bıraktığı-kalp-ağrısı-kadar uzak evinde, adım gibi eminim, hiç vakit kaybetmeden, önce tuvalette şılgım şılgım işeyecek, ardından horlayan babamdan kendisine kalan yatağın köşesine kıvrılıverecekti. Kederimi taşıyamayan gözlerimden, uykuya doyamayan bedenimden o sorumlu değildi.

Ekranda ikiz kulelerin kahraman itfaiyecileri ellerinde hortumlarla canhıraş koştururken, uykuda işlevi aksayan mesane kaslarıma yine yenik banyoya seğirttim. Büyümüştüm artık. Ağlamadım. Tekrar yıkandım. Tertemiz çamaşırlarla, sevgilimin hediyesi pijamalarımı giyindim. Kirlilerimi makineye tıkıştırdım ama yıkamadım. Kirlenen koltuk minderlerini ertesi gün kuru temizlemeye vermek için çöp poşetlerine sarıp balkona bıraktım.

Okulda her gün nöbete kalsam, yorulsam, geceleri keskin kokular olmadan uyusam, annemi duymasam…

Koltuk minderlerinin altına düşmüş cep telefonumu bulduğumda Katibe’ye SMS attım. Yatağıma girip yattım.

Ertesi gün bende buluştuk. Çektik mis gibi kahveyi el değirmeninde. Odaya doldu bilmem kaç ton kahverengi. Sırayı hiç bozmadan, Kâtibe anlattı, ben anlattım. O anlattıkça, kahvenin kokusuna toplaştı annemin binbir çeşit yüz ifadesi. Kahve dumanından film şeridi çıktı.

“Yüksel ablam hepinizi çok severdi Esinciğim. Ama sana ayrı düşkündü.”

Emin olamadığım. Kedimin oynadığı yumağa sardı annemle kıstakta anılarım. Kâtibe örerken annemle sohbetlerinin merserize hırkasını, ben aldım elinden, bir ilmek çektim; züppeliğimden, söküleceğini bile bile. Kâtibe baktı yüzüme bin sitem..

“Ölesiye severdi seni, yapma öyle…”

Çocukluğumda kaptırdığım başımın etinin garezini, tırnaklarımdan çıkardım bir kez daha.


Fatma Esin Kalyoncu


216 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör