• İshakEdebiyat

Öykü- Fatma Yavuz- Çiğdem

Yer sofrasında otururken gözlerimin içine bakıp, "Ben korkuyorum Çiğdem," dediğinde hiçbir şey diyememiştim. Ne diyebilirdim ki zaten? O, dik bir duvara güm diye toslamış on altı yaşındaki halimle. Hiç beklemediğim, kendimden, yaşamımdan kilometrelerce uzak bildiğim bir ihtimalin göbeğindeydim. Hem de en yakıştıramadığım insan, dayanağım, hissettiğim her acizlikte sırtımı dayadığım o sapasağlam duvardı söz konusu olan. Annem.

Onu kaybetme ihtimali karşısında aklım başımdan gitmişti. Ama insan en cesur haline, deli gibi korkarken; en güçlü anına, en aciz zamanında ihtiyaç duyuyor. Tek kelime edemediğimi hatırlıyorum. Sessizce eğilip önümdeki tabağa, bastırıp yüreğimin sıkıntısını mideme odaklandım. Ağzımın tadı zaten yoktu. Hiçbirimizin ağzının tadı yoktu.

Yazın tam ortası. Harman telaşı. Her yerde yapışkan, sapsarı, tozlu bir sıcak… Yılda bir kez, bir buçuk iki ay süren, sabah erkenden başlayarak gece geç saatlere kadar devam eden gürültü ve koşturmaca zamanı… Babamın muaf olduğu, huzur orucuna girdiğimiz nefret edilesi dönemdi. Onun rutinini hiçbir şey bozamazdı çünkü. Öyle ya, dükkânda “kırk çeşit insanla” bizim yüzümüzden uğraşıyordu. Sabahtan akşama kadar herkesin derdiyle uğraşmak kolay mıydı?

Sabah erkenden uyanan annem her şeyden önce onun kahvaltısını hazırlar, dualarla gönderir sonra abimle beraber diğer işlerle ilgilenirdi. Şöyle durup bakınca asla arızalanmayan, son teknoloji bir makine olduğunu düşünürdüm onun. Ne kadar da yanılmışım. Boş oturduğunu, bir gün olsun sabahtan akşama kadar dinlendiğini görmemiştim on altı yıllık yaşamımda. Hayvanların bakımından evdeki bütün işlere kadar her şeyden o sorumluydu. İki günde bir hamur yoğurur, ekmek pişirirdi. Bahar geldiğinde bahçede çalışır, yazın abimle beraber harmanda koşturur, kışın kısa günlerindeyse üç öğün yemek hazırlamak ve misafir ağırlamaktan canı çıkardı. Ona rağmen biraz hastalanacak olsa herkeste belli belirsiz bir öfke baş gösterir, sanki en doğal hakları olan hizmeti kasıtlı olarak alamıyorlarmış gibi küçük küçük diklenmeyi, sitem etmeyi hak görürlerdi kendilerinde. Benden iki yaş küçük olan kardeşimde ve babamda daha belirgin bir davranış biçimiydi bu. Okulu en çok o zamanlarda sevdim sanırım. İyileştirmeye gücünüzün yetmediği koşullardan kaçmak da bir seçimdi nihayetinde. Tanık olmadığınız şeylere tahammül etme beceriniz daha yüksek oluyordu. Evin bir cehenneme döndüğü zamanlarda kendinizi atabileceğiniz ikinci bir adresin olması güzeldi bu yüzden. Ama annemin böyle bir şansı hiç olmadı.

Yaz bitip okullar açılınca, babamla beraber çıkardık evden. Köyle ilçe arası on beş dakikaydı. Beni okula bırakır, kendisi dükkâna geçerdi her sabah. Lise ikiye kadar her şey iyi kötü yolundaydı aslında. Ne zaman ki kendinden son derece emin, beyaz önlüklü bir doktor birkaç cümleyle annemin rahatsızlığını tanımlayıp hayatıma milat belirledi, ondan sonra sarpa sarmaya başladı işler. Engin’i ihbar etmem de o günlerdeydi. Bir sınıf üstümdü kendisi. Pişman mıyım? Asla! Benim bir suçum yoktu zaten olanlarda. Annesi olacak o sülük başlattı bütün o savaş durumunu. Her okul çıkışı dükkânda görmeye başladığımda onu, içime bir kurt düştü. Annemin rahatsızlığına yanarken bir de bu kadının varlığı çökmüştü üzerime kâbus gibi. O sarkmaya başlamış nursuz suratına ve her yerini yağ bağlamış kilolu vücuduna hiç yakışmayan genç kız edalı tavırlarından nasıl tiksindiğimi şimdi bile çok net hatırlıyorum. Babamla kibar kibar konuşurken, bana bir böceğe bakar gibi iğrenerek baktığını da tabii. "Hayat çok zor Selim Bey'ciğim!"miş. Yalnızlık daha da zormuş. Onu her gördüğümde saçından kavrayıp sürükleyerek kapıdan atma isteğimi zar zor frenliyordum. Muhtemelen gücüm yetmezdi o çelimsiz halimle ama olsun, yine de denemiş olurdum. Babamın hasta olmasına rağmen annemden ve bizden esirgediği o güler yüzü, bu kadına böyle cömertçe sunmasına tanık olmaksa frenlediğim tüm olumsuz duygularımı bana inat besliyordu sanki. Babamdan korkuyor oluşum incelikli bir plan yapmaya yönlendirmişti beni. Annem için herkesi harcayabileceğimi de o zaman keşfettim zaten. Engin dediğin de kimdi?

Annemdeki ciddi bir kalp rahatsızlığından bahsetmişti doktor.

"Ameliyat olması gerekiyor ama bakın açıkça söylüyorum, hastamız o masadan kalkamayabilir de!"

Annemin yüzündeki çaresizlik ve kaygı içime düşen ateşi deli gibi körükledi. En sakinimiz babamdı yine.

"Peki," dedi. "Ne önerirsiniz doktor bey?"

"Mecbur kalıncaya kadar bekleyelim. Hastamız kendine dikkat etsin. İlaçlarını düzenli kullansın vs."

Hayatımızda, en azından annemin hayatında, ciddi bir düzelme sağlayacağımızı sanmıştım. Doğru olan buydu çünkü. Ama değişen hiçbir şey olmadı. Kemikleşen davranış kalıplarının değiştirilmesinin ne zor olduğunu ve insanın bencilliğinin ne denli yüzsüzleşebileceğini o zaman anladım. Bir insanın diğerini, dibine kadar, kayıtsızca nasıl sömürebileceğine tanık oldum. Annemden beklentiler ve üzerindeki sorumluluklar hiçbir şekilde değişmedi. Benim çabalarımsa etkisiz kaldı maalesef. O zaman yakıştıramamıştım ama annemin babamın gözünde ne kadar kıymetsiz olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum. Her sabah onun dualarıyla diğer kadına koşturuşuna bizzat şahittim çünkü. Hatta uyuşturucu kullanması ve bulundurması nedeniyle Engin'i ihbar ettiğimde bile kendi çocuğuyla ilgilenir gibi ilgilenmişti tüm dertleriyle. Engin'in annesi olan o ucube kadını teselli etmek de dâhil buna. Onun okula dönmesi için canla başla çalışırken, onlara bunu yapan alçağı bulacağına dair söz vermeyi de ihmal etmedi. Öğrendiği zaman suratımda patlayan tokadın verdiği fiziksel acı, kalbimde açılan yaranın yanında solda sıfır kalırdı.

Engin'in okula dönüşünü beraberce kutladıkları günün akşamında, okula gitmeyi tek bir cümleyle yasaklayıvermişti bana. Bunu bu kadar kolay ve umursamadan yapabilmesinin en önemli sebebi at koşturabileceği alanın genişleyeceğine olan inancıydı elbette. Farkındaydım her şeyin. Ama annemin yaşadığı riske karşılık benim eğitim hayatımın bitmiş olması o kadar da önemli değildi. Hatta mutlu bile olmuştum. Bu durum annemin yanında daha fazla bulunabileceğim, ona daha fazla yardım edebileceğim anlamına geliyordu çünkü. Hem de diğer kadının ve babamın rezilliklerine tanık olmak zorunda kalmamak anlamına.

Gördüklerimi ve sezdiklerimi anneme anlatmayı asla düşünmedim. Bunun ona hiçbir yararı olmazdı. Sıkıntılı olan kalbi anında durabilirdi hatta. Bu ihtimal aklımı başımdan alıyordu. O yüzden babamdan önce ben inkâr ederdim olanları. Babam inkâra gerek bile duymayabilirdi hatta. Pişkinlik derecesi hayret edilecek seviyedeydi. Annem çok zeki bir kadın olmasına rağmen babamdaki değişimin farkına varamayacak kadar kendiyle ve gündelik telâşlarıyla meşguldü. Sürekli, yapılacak işleri oluyordu. Sadece çalışırken kendini mutlu ve değerli hissediyordu. Çocukluğundan beri öğrendiği tek şeydi belki de çalışmak. Boş kalmak, dinlenmek onun için sadece kayıp zamanlar demekti o kadar. Bu yüzden onu dinlenmeye ikna etmek için hayli çaba sarf etmem gerekiyordu. Yorulduğu zamanlarda kalbindeki sıkıntıyı birebir hissetmesi moralini yerle bir ediyor, bazı günler yüzü asla gülmüyordu bu yüzden. Onun gülmediği zamanlar, gün griye boyanıyordu benim için. Her şeye ve herkese müthiş bir öfke duyuyordum. En çok da babama tabii… Annemin de kendini kötü hissettiği anlarda, sessizce ona içerlediğini biliyordum. Haklı olarak yakın bir ilgiye ihtiyaç duyuyordu. Ben etrafında pervane bile olsam, babamdan beklediği şefkatin yeri apayrıydı. Ama babamın bu beklentinin farkına vardığını bile sanmıyordum. Kafası başka şeylerle fazlasıyla meşguldü. Beni okula göndermeme kararını annemle yakından ilgilenmemi sağlamak olarak açıklamıştı herkese. Böylece kendisi düşünceli bir eş olmuş, ben de ayağının altından kaybolmuştum. Annemin bu sebeple yaşadığı suçluluk duygusu ve itirazları ise umurunda değildi. "Bana bak Çiğdem, annene saçma sapan şeyler anlatıp yüreğine indirmeyeceğini umuyorum," demişti bana. "Bahane arıyor zaten. Ölümüne sebep olma kadının," diye eklemeyi de unutmadı. Her ihtimale karşı tüm suçluları belirlemişti belli ki kafasında. Sadece sustum.

Aylar sonra, o ameliyathanenin kapısında beklerken; korku, öfke, üzüntü ve nefreti aynı anda yaşıyordum. Aklıma gelen tüm duaları etmem, saatlerce ağlayarak gözyaşı dökmem, korktuğumun başıma gelmesine engel olamadı ne yazık ki. Ama doktor “Başınız sağ olsun,” dediğinde, hissettiğim tüm o duygulardan, öfkenin birkaç adım öne çıkacağını bilemezdim elbet. Kendimi kaybedip güya babama destek olmak için orada bulunan o yüzsüz kadının üzerine atlamam saniyeler sürdü sanırım. Asıl derdinin, o acımın arasında bile benim damarıma basmak olduğunu kime anlatabilirdim ki? Her şeyi hayal meyal hatırlıyorum. Hemen arkasındaki o alçacık pencerenin açık olacağını da bilemezdim. İkinci kattan beraber uçtuğumuzda altta kalan o oldu neyse ki!

Hâkim; yaşımın küçüklüğünden, öldürme kastımın bulunmamasından ve o anda yaşadığım kayıp sebebiyle hissettiğim acıdan dolayı derken cezalandırmaktan ziyade ıslah etmeyi tercih etti beni. Annem kızının bir katil olduğunu görse yüreğine inerdi kesin. Neyse ki babam ona göre daha metanetli de beni sadece evlatlıktan reddetmekle yetindi. Şimdi yeni evlatları Engin ve onun kardeşiyle gayet mutlu görünüyor. Bizden gizli saklı nikâh kıydığı ikinci eşinin ölümüne, ona ömrünü ve üç çocuğunu veren kadından daha fazla üzülmüştü belli ki. O yüzden sahip çıkıyor, aslında ona pek de ihtiyacı olmayan emanetlerine. Dükkânla onun kadar da Engin ilgileniyor artık. Bense arada sırf huzurlarını kaçırmak için uğruyorum o kadar!


Fatma Yavuz

56 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör