top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

Öykü- Fayrapziya- Bir Düşün

Temmuz sıcağı yetmezmiş gibi, bir de otobüs motorlarının ısısı vuruyor yüzüme. Nefes almakta güçlük çekiyor gibi hissediyorum; belki de çekiyorumdur. Terminallerin bende bıraktığı önemli bir imge, can çekişmesi. Ayrılıkları sevmiyorum sanırım. Aslında kalmayı da sevmiyorum. Yol mu? Yol, varış, süreç romantizesi yapmak da istemiyorum. Terminal insanlarla dolu. Otobüsümden uzaklaşmak istemediğimden, hemen önündeki yolcu bekleme alanında duruyorum. İnsanlar birbirlerini uğurlamaya gelmiş. Gülüşmeler, burukluklar, suskunluklar; kimse can çekişiyor oluşuma dikkat etmiyor. Belki onlar da can çekişiyordur. Acaba dışarıdan nasıl gözüküyorum? Hayır! İnsanların algısında nasıl bir varoluşa sahip olduğumu düşünmeyeceğim. Bunu yasaklamıştım kendime. Bunun bir sonu yok. Varoluşuma dair kendi düşüncelerimle cebelleşirken, bir de insanların imgelerini irdeleyemem. Sinirlendim, terminalin boğuculuğu düşüncelerime de sirayet ediyor anlaşılan. Alnımın kırışık, kaşlarımın çatık olduğunu hissedebiliyorum. Yüzüme dingin bir ifade yerleştirmeye çalışıyorum. İnsanlar için değil, kendim için. Dingin olmalıyım sanırım. Bilgeliği hep bir dinginlik olarak hayal etmişimdir. Masmavi gökyüzünde salınan bulutların, akıntısız bir koydaki dalgaların, rüzgârda kıpraşan yaprakların, belki de üretildiği amacı gerçekleştiren bir motorun düzenli hareketlerindeki gibi bir dinginlik. Varmak istediğim dinginlik imgesinin, vardığımda elde edeceğim dinginliğe belki de hiç benzemeyeceğini düşünüyorum. Gülüyorum. İmgelere tapmaya başlayalı uzun zaman oldu. İhtiyaç duyduğum anlamlar hayatımın her köşesinde bir yerlere yapıştı. Durduramıyorum kendimi. Sahi, insan kendisini ne denli dizginleyebilir?

Bütün o kalabalığın arasında, gözüme en dingin gelen insan bir anda “Haydi arabaya binelim,” diye sesleniyor kalabalığa. Onun muavin olduğunu anlıyorum. Terminallerin yabancısı değil, burada dinginliği bulabiliyor sanırım. Belki de sürekli bir huzursuzluğun içindedir. Kendisiyle tanıştığımda, “Ben Yetim Memet,” diyor, “aslen Düzceliyim.” Bu bilgiyi ondan öğrenmek isteyip istemediğimi merak etmiyor. Kendisi ve şoförlerin yemek yiyeceği yerde bana da seslenmesini rica ediyorum. Otobüsün çalışanları, yolda en iyi nerede yemek yenir bilirler. Otobüse biniyorum. Daha şimdiden bunaldım. Halbuki uzun bir yolculuk var önümde. Koltukların arası dar, konuşmak istemeyişime rağmen konuşmaya can attığını hissettiğim bir amca yanımda, çok kullanılmış otobüsün ölgün sesleri; kafamdaki otobüs yolculuğu imgesi için her şey tamam. Aristoteles, bir şehrin şehir olabilmesi için farklı insanları ihtiva etmesi gerektiğini söylemişti. Ben, 21.yy’ın bezginlerinden ben, diyorum ki, bir otobüsün otobüs olabilmesi için ihtiva ettiği yolcuların farklı farklı olması gerekir; her ne kadar aynı terminalden, aynı şehirden binilmiş olsa da. İçimi bir konuşma arzusu kaplıyor. Keşke otobüsteki bütün koltuklar birbirine baksa ve yol boyu insanlar birbirlerine maruz kalsalar. Bu sırada yanımdaki amca açılışı yapıyor ve yükselen bilet fiyatlarından dem vurmaya başlıyor. Of. Bu oflamanın sonunda gerçekten de ünlem yerine nokta var. Şaşırmıyorum, kızmıyorum; sadece alışılmış bir sıkıntı. Geçiştiren cevaplar veriyorum kendisine lakin konuşma konusunda ısrarlı olduğunu görüyorum. Sanki onu dinlermişçesine ve aynı zamanda başımı da rahatça arkaya yaslayabildiğim bir açıda kafamı sabitliyorum ve kendi hayal dünyama dalıyorum. “Sen hep böyle yapardın,” diyor bana iç sesim. Gerçekten de hayatım boyunca kimseyi tam anlamıyla kendimi vererek dinlemediğimi düşünüyorum. Dinliyormuş gibi de yapabilirim, gayri içten bir içtenlik. İşin ilginç yanı, bunun samimiyetine kendimi de inandırabilirim. İnsan en kolay kendini kandırır.

Uyumuşum. Gece vakti bir mola yerinde Yetim Memet beni uyandırıyor. Yemek yiyeceklermiş. Kalkıyorum. Aç da değilim halbuki, gece vaktinde yemek yemeyi de sevmem. Yine de iniyorum otobüsten. Dışarının havasını almak iyi geliyor. Bir direğe yaslanıyor ve sigara yakıyorum. Yetim Memet ve arkadaşları hararetli bir konuşmaya tutulmuş köşedeki masada. Hararetli konuşmalara oldum olası hiç katlanamam. Onlara gözükmeden lokantanın iç kısmına geçiyorum. Mercimek çorbası, salata ve tavuk yemeği. İdare eder. Halbuki yanıma azık da almıştım, gereksiz yere para harcıyorum. Bütün bunları düşünürken yemeği çoktan bitirmek üzere olduğumu fark ediyorum. Bitirdiğimde tabaklarımı kaldırıp lavaboya doğru götürüyorum. Garson şaşırıyor, “Abi biz kaldırırdık,” diyor. Ben öyle alışmadım evladım. Tabii ki içimden diyorum. Bir çay alıp dışarıda oturuyorum. Karşımdakine de bir sigara uzatıp kendim de yakıyorum. Bir yerden bir yere giden insanlar topluluğunu seyre dalıyorum. Yürürken sigara içenler var. Bu insanları oldum olası anlayamamışımdır. Oturarak içmek varken neden yürürken içersiniz ki? Sigara içişlerine göre insanları sınıflandırma düşüncesi geliyor aklıma ama sanki fanteziden ziyade faşist tınılar taşıyor. Bırakıyorum bu düşünceyi ardımda bir yerlere. Sigaram her zamanki gibi fark etmeden bitivermiş. Canım sıkılıyor, ipleri çözün ve atları salın. Otobüse biniyorum.

Yarı uyku ve yarı uyanıklık arasında bir halde saatler geçiyor. Pazar sabahı şehre giriş yapıyor otobüs. Pazar sabahlarını severim. İnsanlar genelde evlerinde olur; ya uyurlar ya kahvaltı yaparlar, ne yaparlarsa işte. Canım, bir cunta yönetiminde olmayı, yasaklanmış saatlerde sokakta dolaşmayı çekiyor bir anda. İhtilal günlerinde aşk. Şaka şaka, lafın gelişi öyle söyledim; ihtilal günlerinde serserilik. Derken otogara giriyoruz. Bitimin verdiği rahatlıkla iniyorum otobüsten, valizimi alıyorum. Bir tane ufak valizim var. Ufak bir valizden daha fazlasını taşımamalı insan ardında. Kendimce çok hikmet yumurtladığımın farkına varıyorum. Gün gelecek, bütün bu hikmetlerimi bir yazıtta toplayacağım. Çivi ile çakacağım onları taşa. Sonra putları yıkarmış gibi parçalayacağım taşları. Tekrar hikmetsiz kalacağım. Sahi, hiç Hikmet isminde arkadaşım olmadı, aklıma bu geliyor. Sanırım kalitesiz bir gecenin ardından gelen bulanık düşünceler bunlar. Ama benim düşüncelerim genelde bulanık zaten. Sahile doğru yürüyorum. Bir köpek valizime teveccüh gösteriyor. Ama evladım, bunun içerisinde ilgini çekecek bir şey yok ki. Bu sefer dışımdan söylüyorum. Köpek uzaklaşıyor. Ben de bir banka oturuyorum ve bir sigara daha yakıyorum. Çok sigara içiyorum. Aslında sigaranın sağlıksız olduğunu hiçbir insana söylememek gerekirdi. Bu sayede içenler vicdan azabından kurtulmuş olurdu. Ama artık çok geç. Beynimdeki sinir düğümlerinde atakları harekete geçirdiğini, akciğerimde katranlaştığını hissedebiliyorum her nefeste. Benim sigaraya dair romantizmim işte bu şekilde. Realizm ile romantizmi birbirine karıştırdın galiba seslerini duyar gibiyim. Sizi kastetmiyorum, kendi içimden sesler bunlar. Çok hayat yaşadım; çok öldüm ve çok farklı zamanlarda doğdum. Her ölüşümde ardımda bir ses kaldı ve bu sesler yaşayan benin içerisinde kendilerine yer buldular. Kendilerini diriltemiyorlar ama varlıklarını hissettiriyorlar. Ben kim miyim? Yitik şövalyelik dönemini tekrar diriltmek için yaşayan, La Manchalı Don Kişot’um ben. Haha. Şaka yapıyorum. Don Kişot olsam Rosinante ile gezerdim. Hem eskisi gibi yel değirmenleri de yok artık. Ama bu saçma bir bahane, her devirde mızrağımı saplayabileceğim bir dev bulurdum herhalde değil mi? Yeter ki hayal et. Ama ne üzücü ki benim bütün hayallerim olduğum yerden başlıyor, olmadığım yerlere giderken de ihtimalleri gözetiyor. Hayal bile kuramayan bir meczubum ben. Şimdi oturmuş, dalgalara doğru bakarken bunu daha iyi anlayabiliyorum. Dalgaların her kıvrımındaki renk oyunları, rüzgârın su üzerinde oluşturduğu titreşimler, tuz kokusu, martıların umarsız sortileri, ufka doğru öpüşen mavilik cümbüşü; hissedebiliyor musun? Sana soruyorum, hissedebiliyor musun? Hissedebiliyormuş. Öyle söylüyor yanıma oturan kişi. Bu kişiyi ne bir adam ne de bir kadın olarak tanımlıyorum. Her tanımlama peşinden bir yargı sepeti getirir. “Ama ben, gördüğün gibi…” Sözünü kesiyorum. Konuşma, sus. Seni görebiliyorum. Hem göz, torpilli bir duyudur bilirsin. Çoğu zaman, koklayamayacağın, tadamayacağın, dokunamayacağın, işitemeyeceğin bir şeyi görür. Ya da kokladığın, tattığın, dokunduğun, işittiğin anda halesi kaybolacak bir şeyi sadece görerek imgeleştirirsin. Ben gündelik yaşamın alelade bir hırsızıyım. Gördüğüm insanların bedenlerini, özellikle de yüzlerini çalıyor, onları kendi imgelem dünyamda bir yerlere koyuyorum. Koyduğum yerde tozlanmasınlar diye sık sık tozlarını da alırım. Ama sen, yanıma oturdun bir kere. Bu yüzden sana bakmayacağım. Seni koklayacak, tadacak, dokunacak, işiteceğim. Belki hepsini bir anda yapmayız. Her gün burada buluşur, buluştuğumuz günde tek bir duyumuzla etkileşime geçeriz. Ama yok, her gün olmaz, bu çok sık olur. Biraz beklemeli değil mi insan? Beklemenin hazzı ile de günler geçirmeli. Ayda bir olsun. Hem bu sayede ben seninle her buluşacağım günün öncesinde şehir dışına çıkar, buraya yine bir terminalden, bir yolculuktan, hızlıca geçen şeritlerin arasından, loş mola yerlerinden ve lokantalardan gelirim. Sana çekip gitme hazzının başlangıcı olan bir zehir getiririm uzak diyarlardan. Bir damlası bile seni bütün aidiyetlerden ayırır kabilinden. Evet, Kabil gibi belki de. Konuşmamdaki bu absürt kafiyelere alış. Benim şiirlerim hep düz yazı olarak doğar. Doğar doğmaz da ölürler. İçimde kocaman bir bebek mezarlığı var. Bir şeyler bulup coşmaya alışan tavrımdır böyle bir mezarlığın müsebbibi. Büyüyü bozmak lazım sanırım. Artık satır başlarında ölmeden büyümek istiyorum. Bu istenç bir biricikliği mi gösterir, yoksa bir zavallılığı mı?

Sana soruyorum, cevap versene! Cevap ver ve beni bu kör kuyudan kurtar. Biricik miyim ben, yoksa bir zavallı mı, ha? Yoksun. İçimde doğar doğmaz ölen bebekler gibi sen de fazla dayanamadan gittin yanımdan sevgili kişi. Sen gittin ama sanırım ben cevabı buldum. Ne biricikliğimi ne de zavallılığımı gösterir istencim. Biricik zavallılığımı yaşatır ve gösterir. Bana has, değerli mi değersiz zavallılığım. “Bizim büyük çaresizliğimiz,” diye mırıldanıyor Barış Bıçakçı. Sen nerden çıktın? Emre Nalbantoğlu! Of, burası kalabalıklaşmaya başladı tekrar. En iyisi kalkmak ve yürümek. Evladım köpek, gel de beraber yürüyelim. Dedemin bana neden köpek diye seslendiğinin hikayesini anlatayım sana.


Fayrapziya

0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page