• İshakEdebiyat

Öykü- Fazlı Gök- Bir Allah Misafiri

Bahçe kapısının gürültüsünü duydum önce. Saat sabaha karşı dörttü. Kedi olabilirdi belki, köpekler bahçeye pek girmezdi. Şiddetli bir rüzgâr da sarsmış olabilirdi kapımı. Ama hayır, kapı önce açıldı, sonra gıcırdadı, sonra da kapandı. Ada geceleri sessizdi ve gayet iyi duymuştum aslında, bir insan girmişti bahçeme, evime yürüyordu. Yorganı üstümden kitabı elimden fırlatıp ayağa kalktım. Pencereye yürüyüp perdemi sıyırdım. Bahçemde kimseyi göremedim. Sonra bir anda sırtım ürperir gibi oldu, bir yumruk kapıma üç kez vurdu. Fakat garipti, öyle teklifsiz bir tonda vurulmuştu ki kapıma gelen herhalde bir tanıdık olmalıydı. Korkmaya gerek yoktu. Zaten gelen her kimse bahçe kapısını açarken çıkaracağı gürültüden de çekinmemişti. Hırsız ya da katil filan değildi işte, onlar kapıyı böyle vurmazdı. Kendimi savunma ihtiyacı duymadan bıraktığım yerden terliklerimi sakince ayaklarıma geçirip kapıya yürüdüğümü anımsıyorum. Bir tehlike sezinlemiyordum, yine de delikten bakmadan, kapıyı açmadan önce sordum.

“Kim o?”

“Benim.”

“Sen kimsin?”

“Benim ben.”

Bu ses? Çocukluğumun ilk yıllarından itibaren her gün duyduğum o ses. Hiç silinmez kulaklarımdan. Delikten baktım hemen, yalnız başına gelmiş, olacak şey değil. Heyecanlandığımı fark ettim. Kızdım kendime, soğuk bir tavır takınacaktım, ona karşı olan hislerimi anlasındı, önemsemeyecektim onu, olağan bir şey gibi karşılayacaktım. Açtım kapıyı. Rüyaydı bunlar.

“Buyrun,” dedim ruh gibi. Yüzüne baktım, gerçekten oydu.

“Selamün Aleyküm,” dedi. O da bana karşı soğuk gibiydi. Buyrun cumhurbaşkanım, buyurun efendim hoş geldiniz demediğime, şaşkınlıktan ölmediğime mi bozuldu?

“Sabah namazını kılacak bir yer bakıyorum,” dedi. Neden yalnızdı, korumaları neredeydi, namaz kılacak ev arayan ve gecenin yarısı kapımı çalan bir insan olarak neden bir parça olsun kibarlık taşımıyordu? Mescit miydi benim evim? Mescit mi burası diyemezdim ona. Evime almazsam beni döver miydi? Yaşlıydı ama gerçekten uzundu ve yaşına rağmen onu tanıdığım kadarıyla eğer sinirlenirse hâlâ çok kötü bir yumruk patlatabilirdi suratıma. Hepsi geçti bunların aklımdan, hepsini de yazdım şimdi ama bir boşluk da bırakmadan buyur ettim evime.

Paltosunu çıkarıp kanepenin sırtlığına koyarken etrafı şöyle bir süzdü. Fark ettim ki salonumu bok götürüyor. Kanepedeki yorganım, yerdeki kitaplar, orta sehpanın üstündeki küllük, berjerin arkasındaki bira şişeleri... Gördü mü? Ya arkasındaki duvarda müstehcen mi müstehcen Egon Schiele resmini? Namaz kılmayı kabul eder mi burada? Yorganı hemen panik halinde toplayıp arka odaya fırlattım. Yerdeki kitapları kucaklayıp kitaplığa koydum. “Buyrun,” diyerek kanepemi gösterdikten sonra Allah bilir ya kazağımı ya saçımı da düzeltmiş olmalıyım. Panik halindeydim çünkü. O rahatça kanepeme oturup etrafı süzmeye devam ederken ben ise kapıyı açarken göstermeye kararlı olduğum soğuk tavırdan çok uzaktaydım. Misafirimin baskın karakteri ve salonumun dağınıklığı beni mahcup etmiş, dengemi bozmuştu. Berjere otururken bira şişelerini daha iyi saklamak için berjerin konumunu ona çaktırmadan olabildiğince hızlı bir şekilde değiştirmeye çalışmıştım. Bu da denge bozukluğuyla ilgiliydi.

Cumhurbaşkanı kız arkadaşımın ip serisi adını verdiği tablolara bakıyordu. Aralarından birini daha dikkatli incelediğini fark ettim.

“Tophane mi şurası?” dedi parmağıyla işaret ederek.

“Hı hı,” diyerek onayladım. Evet, sayın cumhurbaşkanım demedim. Konuşmaya istekli görünmek istemiyordum. Tek istediğim namazını kılıp gitmesiydi. Onu gece yarısı namaz kılmak için ev arayan ve benim evimi bulmuş yaşlı bir adam olarak değerlendirip bana yakışacak şekilde kibarca ağırlamak istiyor, daha fazla ilgiyi ve sohbeti hak etmediğini düşünüyordum. Ama o, tabloların hemen altındaki piyanoyu işaret ederek, “Müzisyen misin?” diye sordu. Değildim. Kız arkadaşımın piyanosuydu. Bu gecelik evde olmasa da beraber yaşıyor sayılırdık. Cumhurbaşkanının oturmakta olduğu kanepede defalarca deliler gibi sevişmiştik. Evli değildik kız arkadaşımla. Şimdilik birbirimizden hoşlanan iki insandık.

“Kız arkadaşımın,” deyiverdim. Cumhurbaşkanı bana döndü. Dimdik gözlerimin içine baktı. Bir şey demesini bekledim, demedi. Bakmaya devam etti. Kafasında bir şeylerin matematik hesabını yapıyor gibiydi. Sanki gerçekten karmaşık bir işlemi, mesela yirmi altıyla kırk sekizi çarpıyordu dimdik bakarak. Gerilmiştim. Neyse ki uzun sürmedi, iktisatçı olan cumhurbaşkanı hızlıca buldu sonucu. Bulur bulmaz piyanoya nihai bir bakış fırlatıp diğer nesnelere yöneldi. Anlamıştım ne düşündüğünü, biliyordum son kararını. Hiçbir şey değiştiremezdi bunu artık. Üzüldüm. İçimde tarifi zor bir boşluk hissettim. Uzlaşmak niyetinde değildim elbette. Burası benim evimdi ve savaşıyordum cumhurbaşkanıyla. Bira şişelerini saklayarak aldığım mağlubiyetin rövanşında kararlıydım. Ben de fenaydım ama incinmeden de edemedim öyle bakışına.

Salonumdaki bütün nesnelere yabancıydı cumhurbaşkanı. Bu yabancılık nesneleri ilk kez görmekten kaynaklanmıyordu elbette. Hepsinin adını, ne işe yaradığını çok iyi biliyordu. Ama nasıl yapıp ettiyse salonumdaki bütün nesneleri, masif ahşap yemek masamı, çakma Afgan halımı, uzun boylu ev bitkilerini, pencerenin yanındaki rattan koltuğum ve özellikle -uzun uzun- küçük yılbaşı ağacımı saliseler içinde bir yukarısına bir aşağısına bakarak inceliyor ve bana bu nesleri doğru bulmadığını, çok mantıksız bulduğunu bir şekilde hissettiriyordu. Konuşmuyorduk; ben onu gözlerken o da nesneleri tarıyordu. Yabancıydı, rahatsızdı. Henüz incelemeye fırsat bulamadığı arkasındaki kitaplar ve tablolar da rahatsızlık verecekti ona. Rahatsızlık, yabancılık, güvensizlik ve derin bir şikâyeti aynı anda içeren bir kelime. Öyle hissediyordu cumhurbaşkanı. Sonra uzun süren sessizliğimizi bozan soru, beklemediğim bir tavırda cumhurbaşkanından geldi.

“Siz Hristiyan bir vatandaşımız mısınız?”

Bu kez yılbaşı ağacını işaret ederek. Bana ilk ve son defa siz diye seslenişi bu şekilde oldu. Soruyu soruş tarzı yine dengemi bozdu. Ses tonu, “Sen Hristiyan mısın da yılbaşı ağacı dikiyorsun evinin salonuna?” diyordu; ama diğer taraftan belki benim hakikaten Hristiyan olup olmadığımı da merak ediyordu. Malum, adada pek çok Rum ve Ermeni vardı. “Hayır, değilim.” dedim. Dinsiz olduğumu söylemeye gerek duymadığım gibi yılbaşı ağacımın savunmasını da yapmadım. Kız arkadaşımla beraber bir iki yıl önce İKEA’dan almıştık. Yılbaşı zamanı gelince arka odadaki kutusundan çıkarıp penceremizin önüne yerleştirirdik. Süsleme işi her sene keyif verirdi bize. Her sene yeni kuşlardan, Noel babalardan, kıpkırmızı çanlardan mutlu olur severdik ağacımızı. Ama o doğru bulmadı bunu. Çok derinden biliyordum doğru bulmadığını. İyi tanıyordum onu, onunla büyümüştüm. Hakkımda bu konudaki hükmü de kesindi. Peki Hristiyan olsam yırtar mıydım? Belirsiz. Kol saatine baktı benden vazgeçip. Kanepenin sırtlığından paltosunu aldı. Gitmeye karar verdiğini düşündüm. O ise paltosunu sırtına örtüverdi kollarını geçirmeden. Öylece oturmaya devam edince evimin soğukluğunu fark ettim. Kendi kalın çoraplarım, eşofmanım, üzerimdeki kazak ısıtıyordu beni. Oysa o yaşlı bir adamdı. Yaşlılar yaz kış kat kat giyinirdi. Onun hassas vücudu benim genç yaşımın kalın çorap ve hırkayla kolayca unuttuğu soğuğu daha keskin bir şekilde hissediyordu. Terlik de vermemiştim ona. Üzerindeki paltoyla içgüdüsel bir şekilde kamburlaşmış, ayaklarını ayaklarına sürtmeye başlamıştı. Bir koşu kalkıp terlik getirdim. Mahcuptum, eğilip terlikleri ayaklarının önüne koydum.

“Buyrun,” dedim, “kusura bakmayın ev soğuk. Pek yakamıyoruz. Bu arada ben geceleri hep oturur kitap filan okurum, o yüzden taze çay var, sıcak, ister misiniz?”

“İsterim ama yaksan da pek ısınamazsın, tek katlı, zeminde burası,” dedi.

Mutfakta çayları koyarken aklımdan içeri geçtiğim zaman sizin eve doğalgaz faturası ne kadar geliyor, kaçta yakıyorsunuz diye sormak geçti. Bir odayı yakıp orada mı oturuyorsunuz ya da düşük ısıda bütün odaları mı yakıyorsunuz? Sizin evin de zemin katı soğuk mu? Ya banyosu? Banyom buz gibiydi. Abdest alırken elleri ayakları çok üşüyecekti. Havalar öyle soğuktu ki bu ara, söylenene göre borular donmuş ve sular da o yüzden ısınmıyormuş. Çayları koyduktan sonra kökledim kombiyi. Yatak odasından fanlı ısıtıcıyı alıp banyoya koydum. Biraz olsun soğuğu kırılırdı banyonun. Ne de olsa misafir diye düşündüm. Çayı da öyle tek başına götürmek olmazdı. Mutfağa dönüp araştırmaya başladım. Onu tanıdığım kadarıyla çayın yanında kuru pasta, kandil simidi ya da tereyağlı gevrek seviyor olmalıydı. Ancak diğer taraftan sıcak havalarda smoothielere hayır demeyecek ölçüde rafine zevkleri vardı. Şaşkınlık içinde parmağımı ısırarak düşündüğümü anımsıyorum. Kuru pastam yoktu, iki günlük baklavamın tazeliği şüpheliydi, hem şeker hastalığı vardı belki de. Baklava iyi gelmeyebilirdi. Cips ve biskolatalar geçti elimden, olmazdı. Buzdolabım güzel birkaç peynir dışında pek bir şey sunmadı. Çay da gitgide soğuyordu. Neyse ki BİM’in ithal ürünler reyonundan aldığım yüksek lifli az şekerli limonlu bir Hollanda keki imdadıma yetişti. Son kullanma tarihini kontrol edip Mudo’dan üç taksitle aldığım tabağıma koyup hızlıca hazırladım tepsiyi. Güzel olmuştu.

İçinde bulunduğum ânın bir şaka olması gerektiğinden emin cumhurbaşkanına bakıyordum. Çayını içiyor kekini yiyordu. Paltosu hâlâ üzerindeydi. Düşündüğümden daha kambur olduğunu görüyordum. Onu Abdülhamid’e benzetenlere hak verdim. Beni unutmuş gibiydi, çayı ve kekiyle ilgiliydi. Benimle konuşacak bir şeyleri olmadığına kesin kararı vermesi için çok şey sunmuştum zaten ona. Ben çay koyup keki ararken o kim bilir daha neler neler görmüştü salonumda. Sırtındaki duvarda Egon Schiel’in sevgilisinin kıllı vajinasını görmüş müydü? Munch’un Vampir’i hakkında ne düşünmüştü? Eğer gözü tablolardan kitaplığa kaymışsa, kitaplar arasından Peter Handke ya da Auguste Comte’ün bir kitabını görmüşse benimle bu konuda tartışır mıydı? Tartışmazdı herhalde. Tartışmıyordu. Eğer görmüşse kararını çoktan vermişti zaten.

“Kesene bereket,” dedi çayı ve keki bitirince. “Afiyet olsun,” dedim. Bir anlığına iyi hissettim, garipti. Tabii sadece bir anlığına. Çünkü onu yaşanan binlerce travmatik olaydan, mahvettiği çocukluğum ve gençliğimden en fazla bir anlığına soyutlayabilirdim. Öfkenin sönmesi ve sorumluyu bağışlamak hiçbir koşulda mümkün olamazdı. Terlikleri ve paltosunu çıkardıktan sonra paçalarını sıyırırken ona derin bir nefretle baktığımı hatırlıyorum. Kendim için yakmadığım kombiyi de onun için yakmıştım, salak gibi hissettim kendimi. Ev de vücudum da ısınmıştı, artan gerginliğime paralel terliyordum.

Bir anda soruverdi kollarını sıyırırken, “Kız arkadaşınla,” dedi kafasıyla arka odayı ya da öte tarafta bir yerleri işaret eder gibi yaparak, “evlenmeyi düşünüyor musunuz?” Teklemedim.

“Çocuk sahibi olmak istersek evlenebiliriz; ama şimdilik çocuk düşünmüyoruz.” Dik dik bakarak aynı matematik hesabını yine yapmaya başladı. Paçalarını ve kollarını sıyırmıştı.

“Öyle olmaz. Öyle olmaz,” diyerek ayağa kalktı. Kocamandı, uzundu.

“Banyo nerede?”

Berjerimden kalkmadan elimle salonun çıkışını işaret ettim. Benden sesli bir cevap alamadı. Banyoya kadar eşlik de etmedim ona. Buna şaşırdı herhalde, ayakta bir süre bana baktıktan sonra cevap alamayınca tek başına gitti banyoya. Şimdi inadına bir sigara yakmak vardı. Salonun ortasında pofur pofur sigara içmeli, onu bu dumana maruz bırakmalıydım. Eğer o bana, “Öyle olmaz,” diyebiliyorsa ben de sigara içerek yanıt verebilirdim. Diğer taraftan saygısızlık olurdu bu, işe yaramaz, çocukça bir hareket olurdu. Biraz sonra dönüp namaz kılacaktı burada. Gece yarısı evime gelmiş yaşlı bir adamdı. Ona namazını kılacak ideal bir ortam sunup sonra onu yolcu etmek, ona olan derin düşmanlığıma rağmen nezaketi elden bırakmamak lazım gelirdi. Korumalıydım sakinliğimi. Nasıl olsa gidecekti. Canım da fena halde sigara çekiyordu. Bu kadar gerginliğin ve kocaman bir şakanın içinde sigarayı değil içmek, dişlerimle çiğnemek istiyordum. Islak yüzü, kolları ve ayaklarıyla döndü salona. Havlu yok muydu yoksa? Ya da pis mi buldu havluyu? Oturup çoraplarını ıslak ayağına geçirirken bütün çabalarımın boşa gittiğini, cumhurbaşkanının yine de üşüdüğünü düşündüm.

“Kıble ne taraf burada?” diye sordu. Bilmiyordum. Bir kez olsun namaz kılınmamıştı bu evde. Kıble hiç düşünülmemişti.

“Telefondan bakayım hemen,” dedim. Bir uygulama indirmeye koyuldum.

Aynı anda cumhurbaşkanı paltosundan bir iPhone çıkarıp, “Dur dur, bende var kıble bulucu,” dedi.

Telefonu elinde ayağa kalkıp ekrana bakarak minik hareketlerle yavaş yavaş yüz seksen derece döndü. Sonra telefonu eski yerine koyarken mırıldanır gibi, “Seccaden var mı peki? Yok,” dedi. Şaşırdım. Tokat yemiş gibi oldum. Adeta, “Senin gibi bir insanın evinde ne arar seccade?” demeye getiriyordu. Yoktu evet. Ama böyle de denmezdi ki. Onun evime gelip olduğum insanı hoş görmediğini saklamayışı, beni düpedüz hakir görüşü kalbimi çok kırdı. “Bakayım bir şeyler,” diyerek çıktım salondan.

Kâbustu bu. Ruhum daralıyordu. Odalar arasında hararetle koşturarak seccade yerine geçecek bir şey aradım. Bulamadım. Sigaraya ihtiyacım vardı. Yatak odasında başım avuçlarımın içinde düşündüğümü hatırlıyorum. Ne verilebilirdi seccade için? Esas olan temiz bir örtüydü seccadede yanlış hatırlamıyorsam. Ya da ne seccadesiydi, bunu neden düşünüyordum? Yoktu işte seccade filan. Bu evde seccade ne bulunurdu? Belki çoktan başlamıştı namazına. Sonra bir anda kaloriferin yanındaki Oysho poşeti belirdi. Unutmuştum bunu, içindeki kız arkadaşıma hediye aldığım ambalajı açılmamış yoga matı iş görebilirdi. Hışımla yırttım ambalajı, matı yatağın üzerine serdim, gayet iyiydi, tertemizdi, kılınırdı bunda namaz. Sarıldım mata, salona koştum.

Cumhurbaşkanı kıbleye dönük bir şekilde ayaktaydı, elleri serbestti, başlamamıştı henüz. Seccade niyetine paltosunu kullandığını gördüm.

“Şunu serelim daha iyi olur,” diyerek aldım paltosunu, toz pembe matı serdim. Biraz uzundu ama uygun buldu galiba, rengine de bir şikâyeti olmadı. Memnundum. O namazını kılarken sigaramı içecek ve bittiğinde onu yolcu edecektim. İyiydim ben, dinsizdim ama böyle akşamlar için eve bir seccade almak fena olmazdı. Hoş bir misafirperverlik. Abdest için temiz bir havlu da ayarlardım, orucunu benim evimde açmak isteyen olursa bir koşu markete gidip zeytin ya da hurma, hatta misafirimin belirli bir tercihi olabileceğini düşünerek her ihtimale karşı ikisini de alırdım. Huzurdu hissettiğim. Ama birden bağırdı bana cumhurbaşkanı.

“Böyle olmaz, böyle olmaz!”

Gözleri yuvarlaktı bu kez. Gözlerinde ve şişkin kaşlarındaki öfkenin boyutu ürkünçtü. Çok öfkeliydi, niye bu kadar öfkeliydi? Yoga matına değildi herhalde bu, ses tonuna el hareketleri de eşlik ediyordu, yineledi.

“Böyle olmaz!”

Neyin böyle olmayacağını soramadım, tokat yesem şaşırmazdım. Korktum, ürktüm, afalladım kaldım. Fırsat da bırakmadı zaten sormaya. Böyle olmayacağını bildirip yeniden niyetine geçti. Allahüekber diyerek başladı namazına. Böylece sanki başka bir yerden fırlatılmışçasına kendi salonuma yabancı kalıp hiç olmadığım kadar yalnız bırakıldım. Cumhurbaşkanı duasını okuyor, ben de yanında dikiliyordum. Şaşkınlığıma bir yenisi daha eklendi o sırada. Bir anda çıplak duvarları fark ettim. Schiele yoktu Munch yoktu elleri cebinde genç Joyce neredeydi? Yerdeydi. Yüzleri duvara çevrilmiş bir şekilde arka arkaya dizilmişlerdi. Aptallaştım. Geç hatırladım, kıblede bir tablo ya da fotoğraf bulunmaması gerektiğini. Peki. Bana böyle olmaz demişti. Ama tam olarak ne için demişti? Tablolara mı kızdı, kitaplığımda dini bir kitap bulamadığına mı öfkelendi, kız arkadaşım mı sorun, küllük zaten ortada, yılbaşı ağacı da olabilir, piyano da olabilir, kanepemin rengi bile olabilir, hepsi olabilir. Direnemiyordum. Kişiliğimi eziyordu cumhurbaşkanı. Ağlayacak gibi hissediyordum. Çok zordu böylesi bir konuk.

Sure fısıltıları mutfağa kadar geliyordu. Buzdolabında votka buldum biraz, boşalttım bardağıma. Kokmasın istedim, sütle karıştırdım. Sigara da buldum ama çakmak içerideydi. Boş verip mutfağın bahçe kapısını açarak ocakta yaktım sigaramı. İçeriyi kokutmamak için hemen bahçeye zıpladım. Hava buzdu. Ne alkolü ne tütünü soğuk havalarda tüketmekten hoşlanıyordum ama misafirimin bir azarını daha çekecek durumda değildim. Nasıl olacaktı şimdi? Tamam kıldım namazımı, gidiyorum mu diyecekti yani? Kuşkulanmamak mümkün değildi. En başından itibaren sanki kendi evine gelmiş gibi değil miydi? Ya gitmek istemeseydi? Ona gitmeyi ima edebilir miydim? Ya da doğrudan söylenebilir miydi? Hadi kalk git evimden. Hayır, yuh. Keşke başka bir eve gitmiş olsaydı. O anda karşıdaki evlerden birinin ışığının yandığını anımsıyorum. Belki o evde de biri sabah namazına kalkmıştı. Keşke o eve gitseydi de benim evime gelmeseydi.

“Böyle olmaz!” derken ne kadar da kızgındı bana. Açıktı aslında, böyle yaşanmaz demeye getiriyordu işte. Votka hemen olanı biteni daha açık seçik görmemi sağlamıştı. Eğer gitmezse böyle yaşamama katiyen izin vermeyecekti. Kız arkadaşım nasıl gelecekti o varken? Biz bazen mutfakta sevişiriz, bazen duşta, birkaç kere salonda yerde. Ben normalde bahçede sigara içmem, evi havalandırır salonda içerim. Hain yazarların kitaplarını okurum. Sapıkların resimleri ilgimi çeker. Bazen oturur bir şeyler yazarım, hayali şeylerdir bunlar, o hiç sevmez, belki yazdırmaz bile bana. Ve içkim, votkam, şişesi tezgâhta mı kaldı votkamın? Çöpe atmadım mı yoksa? Panikle kapıya döndüm. Camın ardından bana bakıyordu. İfadesiz. Gözlerini hiç ayırmıyordu benden. Korkudan ölecek gibi oldum. Geriye doğru adım adım yavaş yavaş kaçıyormuşum, takılıp düştüğümde anladım. Tek hissettiğim korkuydu. Hiçbir şey gelmedi elimden, ayağa kalkıp koştum. Bahçe kapısını adanın bütün sessizliğini kıran bir gürültüyle açıp sokağa fırladım. Günün ilk vapuruna binmem lazımdı.


Fazlı Gök

644 görüntüleme1 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör