• İshakEdebiyat

Öykü- Gözen Esmer- Çizgi Hırsızı-Bölüm-2

Küçük mahkeme salonunda olayın meraklıları sıkış tıkış oturmuştu.

O her tarafa kolayca hâkim olan bakışlar, durmak bilmeyen akıl yürütmeler, şaşkın mimikler, biri bin yapan duyumlar, dedikodular, sesler, renkler ve ciddiyet duvarı…

Her şey birbirine karışıyor ve karıştıkça kirleniyor sonra en masum seste; en suçsuz olanda arınıyordu. Hayat kendisini aklamaya mecburdu. Çünkü ona tutunan insanlar vardı ve bu insanların hemen hemen hepsinin tek bir beklentisi vardı: Sonsuza kadar yaşayacak tertemiz bir isim…

İşte onlardan biri “Adalet mülkün temelidir” sözünün tam karşısında ona cephe almış ya da ona hayran kalmış gibi duruyordu. Karşı karşıya. Sessizlik çağrıları yapıldı. Mübaşir önden herkesin ayağa kalkmasını istedi daha doğrusu işaret buyurdu. Ciddiyet, adaletin yarısıydı. Bunu en iyi Kor Şahyanmaz biliyordu. Herkes onu uçarı, fazla zeki fakat uyumsuz biri olarak tanımıştı. Halbuki Kor’un bir felsefesi vardı. Buna ABD’de “Şiirsel Terörizm” ya da “T.A.Z” diyorlardı. Ne önemi vardı ki artık. Karşısında yüce adalet vardı. Ve ardında o adalete güvenen ve bu güvenle vergilerini ödediklerinde, yükümlülüklerini yerine getirip, park cezası almaktan bile kaçındıkları takdirde isimlerinin sonsuza kadar tertemiz bir şekilde yaşayacağını sananlar vardı.

Oysa hayat akışkan bir şeydi. Bugünün normları yarın inkâr edilecekti. Olsun, en azından öyle olacağını ummak haklarıydı.

“Üstat,” dedi içinden, şimdi burada olsa. İç geçirirken etrafına bakındı birden, acaba fark etmişler miydi? Şimdi Sömürge Valisi Harold’un af teklifini reddetmiş Karayipli bir korsandı o. Mucizesini bekliyordu. Duruşma Kor Şahyanmaz’ın kimlik tespitiyle başladı, üzerine atılan suçların yüzüne karşı okunmasıyla devam etti. Ve başladı Kor Şahyanmaz. Yüzünde insanı deli eden bir alaycı gülümseme vardı. Hakim sinirliydi. Savcı sevinçli. İntibanın ne olduğunu en iyi o bilirdi.

Kor konuşmayacağını ve yalnız savunmasını yazılı olarak teslim edeceğini belirtti. Salondakilerin tadı kaçtı. Onlar güzel bir maç izlemeye gelmişlerdi. Oysa Kor daha ilk dakikadan topu taca atmıştı.

Hakim nedenini sordu sormasına ama Kor’un ağzından tek cümle çıkmadı. Öyle olunca, “On beş dakika ara. Bu fırsatı iyi değerlendir, iyice düşün. Buradaki her davranışın senin lehine ya da aleyhine olabilir,” dedi Hakim Bey.

İlk devre böyle bitmişti. Seyirciler yerini aldı, Mübaşir Hakkı, Hakim Bey’in ayak seslerini duyduğu anda şöyle üç kere kocaman öksürdü.

Kor ayağa kalktı, elinde bir kâğıt vardı. Önce salondakilere sonra “Adalet mülkün temelidir” sözüne baktı. Hakim ısrarla ona konuşmasını söylüyordu. Avukatı dirseğiyle onu dürtüyor hadi dercesine gözlerinin içine bakıyordu. Savcı tamam bu işten de sağ salim sıyrıldık diye geçiriyordu içinden.

Pencereden ılık bir rüzgâr yanağını okşuyordu Kor’un. Baharın taze kokusunu çekti bir nefeste. Gözlerinin önünde cennetin kapısı beliriyordu. Şimdiki zamandan sıyrılmıştı, bedeninden kurtulmuş gibiydi. Hep istiyordu. Bedenden kurtulmak. Onun zamanı çalan ihtiyaçlarından kurtulmak. Onun yetersizliklerinden kurtulmak. Sağına baktı Kor, ve birden cama doğru koşup atladı.

Her şey birdenbire oldu.

II

“maskeler ölümle düşer

zaman ölümle tartılır

yaşamak soysuz tragedyadır

acı var dünyanın çekirdeğinde”

Kor’dan kalan bir dörtlük. O bunlara kısa volta adını verirdi. O her şeyin dışına çıkmayı en iyi bilenlerdendi.

Kor, postmodern dünyanın ne olduğunu anlamıştı. Çağın ruhunu taşıyordu. Bu ruh bedenine fazla geliyordu. Bir tercih yaptı. Bütün bu suçlamalar, hakkında dolaşan iddialar ve o iddiaların karşılığı olan eylemler. Doğru veya yanlış olmasının bir önemi yoktu. Ölüm her şeyi sıfırlar ve zaman ruhu arındırır kirlerinden.

Murat Hoca böyle dedi. Onun için yaptıkları veda buluşmasında. Hep beraber kaldırdılar votka kadehlerini Kor Şahyanmaz’ın adına.

Elpis yutkunarak, “O,” dedi, “o bu dünyaya fazlaydı, sığmıyordu. Küçücük yüreğiyle güneşe kafa tuttu. Ona hain diyorlar. Hain değildi, kimseye boyun eğmek istemedi. Mecbur ettiler saf değiştirmeye. Sonra da öldürdüler.” Boğazı düğümlenmişti. “Kor Şahyanmaz’ın hiç sönmeyecek ateşine,” dedi kırık Türkçesi’yle Aaron.

Murat Hoca gözyaşlarını ilk defa saklamadı. Oğlu gibiydi Kor.

Elpis ve Aaron nasıl olduysa tahliye olmuşlardı. Bir vicdanlı hakim onların tutuklu kalmasına razı gelmemişti. Ya da siyah gözlüklü ve her hareketiyle ardındaki gücü hissettiren kimliği bilinmeyen bir şahıs mahkemeyi gayet güzel etkilemişti. Sonuç: Takipsizlik.

Kor ardında bir şifre bırakmıştı. Daha doğrusu Kor’un mahkemede cebinden çıkarttığı kâğıtta bütün sırlarını anlattığını sanıyorlardı. Ve bunu ancak yine Pandora’dan birileri çözebilirdi.

Pandora ve Gölgeler arasında bunlar olurken ülke rüşvet, yolsuzluk, kaçakçılık ve cinayet skandalları silsilesine girmişti. Bütün bu tuhaflıklar ekranlarda olağanlaştırılıyor, herhangi bir kaosa mahal verilmemesi için kitle iletişim araçları seferber ediliyordu. Gizli bir korku vardı ciddi yüzlerinin arkasında. O korku suçtan kaynaklanmıyordu. O korku, geldikleri mevkileri ve iyi yaşam koşullarını kaybetme korkusuydu.

Elpis en çok Kor’un gerçekten haberlerdeki gibi bir ifadeyi verip vermediğini merak ediyordu. Bir tuzak da olabilirdi bu. Belki de beklenen o uzak ihtimal gerçeğin ta kendisiydi: Kahraman Kor Şahyanmaz yaşıyordu.

III

Murat Hoca, çok üzgündü. Gözlüklerinin ardından yaşlar sızıyordu. Yanakları kızarmıştı. Yorgun kalbi, limandan ayrılıyor, ağır ağır hayat denizine açılıyordu.

“Onunla,” dedi, “son görüşmemizi hatırlıyorum. Körkütük sarhoştuk. Bana çizgi algoritmasından ve bu algoritma sayesinde bulduklarından bahsetti. Dehşet içindeydi. Bense ciddiye bile almadım. Yine taktı bir şeylere dedim. Biliyorsunuz işte, onun huyudur detaylara takılmak. Sonra otururken ceketinin iç cebinden bir şey çıkardı. Siyah kaplı bir fihrist. İçinde telefon numarası şeklinde kodlanmış bir anahtardı bu. Çizgilerin sırrı. Ama çizgilerden eser yok.”

Devam etti Murat Hoca anlatmaya. Kalbinden bütün vücuduna sıcaklık yayılıyordu:

“Kor’u ben yetiştirdim. Durmadan çalıştık onunla. Durmadan konuştuk. Korsanlığın felsefesinden, ölümden, zamandan, özgürlükten. Onun sonunu ben hazırladım. Hiçbir zaman affetmeyeceğim kendimi. Ama çocuklar, ortada yarım kalan bir iş var. Çizgileri bulmalıyız. Bu algoritmayı çözemezsek bile yok etmeliyiz ki başkalarının eline geçmesin. Bu bize Kahraman Kor Şahyanmaz’dan ve ondan evvelki bütün korsanlardan mirastır.”

Murat Hoca, bunları söylerken, kendisine o kadar güveniyordu ki, sanki Barbaros’un tayfalarıyla konuştuğu gibi konuşuyordu. Daha gün ışımadan bir halı gibi önüne serilecekti Akdeniz. O kadar emindi.

Şimdi sıra Elpis’teydi. İki kadehi peş peşe yuvarladı. Gözleri yuvalarından çıkacak gibiydi. Bütün bu yaşananları anlamlandıramıyordu. Gökten düşen üç elmadan biri sanki oydu. Bütün bu olanlar. Kor’un bildikleri ve buldukları. Sanki bu dünyada hiç yaşamıyormuş gibiydi.

"Bir organizasyondan bahsetti Kor. Çok büyük bir organizasyondan. Gölgeler yapılanması ama daha çok baş harfi G’yi kullanıyorlarmış. Ülkede olan biten şüpheli ne kadar iş varsa bil ki arkasında bunlar var. Hani şu helikopter kazası, sonra başkentte patlayan bombalar, suikastlar, Temmuz’un ortasındaki o cehennem gibi akşam ve dahası. Evet bunlar bilindik geliyor kulağa ama dahası var. Söylemedi onu Kor, yalnızca dahası olduğunu bil dedi. Anlaşılan karşımızda dünyayı hatta evreni bile yutmak isteyen, doymak bilmeyen, kızgın bir canavar var."

“Biz de diken oluruz,” diye cevapladı onu Aaron, "hem siz Fil ile karıncanın hikâyesini bilir misiniz? Fil ne kadar güçlü olursa olsun. Karıncalar bir kez bile olsa güçlerini birleştirdi mi anında işini bitirir kocaman haydut filin.”

Ateşin başındaydılar. Murat Hoca burayı yeni düzenlemişti. Bahçenin ortasına kocaman bir taş koymuştu. Ateşi oraya yakardı.

“Öyleyse çocuklar,” dedi, “sabah hepinizi zıpkın gibi göreceğim. Okyanuslara açılıyoruz. Azgın fırtınalardan evvel deliksiz uyku vakti.”

Gün ışıdığı. Murat Hoca, çoktan kahvaltıyı hazırlamıştı. Aaron, Elpis ve Murat Hoca, ortada kocaman bir tavada menemen. Güneş, mahmurluğunu atmış üstünden ve gökyüzünün en tepesine doğru sürecek bin fersahlık yürüyüşüne başlıyor.

Geniş verandanın tam ortasındaki masanın hemen çaprazında bir tahta. Üzerinde kocaman bir sıfır ve bir soru işareti çizili.

İnsanın gözü takılmadan edemiyor. Elpis biraz da muzır bir tavırla soruyor Murat Hoca’ya:

“Hocam bu bilinmezlik de böyle nedir?”

Güldü Murat Hoca. Ama bu gülümsemenin ardında bir ciddiyet vardı.

Sordu: “Sence ne?”

Düşündü biraz Elpis, “Olan bitenin değerlendirmesi mi? Ya da hiçbir şey bilmediğimizin bir göstergesi?”

“Bingo,” diye ara girdi Aaron, “nasıl da bildin hemen.”

Elpis biraz bozuldu bu alaya.

“Neyse çocuklar,” dedi Murat Hoca, “yediyseniz yemeğinizi işimize bakalım.”

Elpis ortalığı toplamak için hamle yaptı. Onu gören Aaron da ayaklandı.

Şimdi ilk adım için her şey hazırdı. Murat Hoca, “Elpis doğru söylüyor. Bu koskocaman bir bilinmezlik,” dedikten sonra sıfırın ortasına sivri bir nokta çizdi. Noktadan yere doğru bir çizgi çekti ve en alta G yazdı.

“Aradığımız şey bu çocuklar. Yerçekimi kuvvetinin yerin altındaki kökü. Ya da bizi bir araya getiren, Kor gibi bir zekâyı ölüme götüren acıyla dolu bir kuvvet. Biz şimdi bunu arıyoruz.”

Sonra hışır hışır tahtayı sildi ve devam etti. Peki aradığımız şey hakkında ne biliyoruz? Nereden başlayacağız? Hangi tuğla önce çekilecek? Ve sonuçları….

İşte size çözümü zor gerçek bir matematik sorusu.

Aaron, “Hocam bence ilk önce Kor’un hayatından başlamalıyız. Neticede elimizdeki en çok bilgi orada var. Ayrıca düşünüş şeklini de biraz olsun biliyoruz. Hayatındaki boşlukları da tamamlama şansımız var.”

“Ama,” dedi Elpis, “bu neyi açıklar ki. Bence çizgi algoritmasına odaklanmalıyız. Hangi maksatla yapılmış, hangi şifreleri çözebilir? Asıl önemli olan Kor değil, algoritma!”

“Ne dersin Aaron?” dedi Murat Hoca, “aslında Elpis de haklı olabilir. Ama bizi algoritmaya götürecek şey yine o algoritmanın yaratıcısı. Belki Kor’un hacker grubundan birileriyle de konuşabiliriz. Bilirsiniz Hocam, o hep bunları gizli tuttu bizden.”

“Peki,” dedi Murat Hoca ve ekledi, “o zaman iş bölümünü şöyle yapıyoruz çocuklar:

"Aaron sen Kor’un başından geçenlere odaklanıyorsun. Ama her şeyi dikkate almalısın. Yani en küçük, en hesap edilmez olayları, kişileri, belgeleri, mekânları, tarihleri, akla ne gelirse. Elpis sen de algoritmaya odaklanıyorsun. Bu konuda ben de sana yardımcı olacağım. Senin ilk yapman gereken bu algoritma fikrinden kimlerin haberdar olduğu ve algoritma hakkında ne düşündüklerini bulman."

Her ikisi de, “Peki hocam,” dediler. Murat Hoca, yalnız Kor’un değil Aaron’un da hocasıydı. Onun internet dünyasına dair yazdıkları ve kurduğu internet felsefesi neredeyse tüm dünyada ve siber dünyanın gölgelerinde elden ele dolaştı. Hoca’nın felsefesinin düzlemi anlam ve bütünlüktü Amaç, biçim, neden, yazılan kodların türü, izlenen yol ve ele geçirilecek hedefler hepsi anlamlı olmalı ve bunun yanı sıra bir bütünün ayrılmaz parçaları olmalıydı. Ona göre, tek başına yapılan, bağımsız sembolik girişimlerin ya da tepkisel hareketlerin hiçbir faydası yoktu. Murat Hoca, Hakim Bey’in bireysel anarşizm fikrini şekillendirirken dayandığı sembolik işleri benimsese de aslında ona karşıydı. Siber Korsanlar, internet dünyasında tekelleri kırmalı ve insanlığın özgürlüğünün önünü açmalıydı. Bu raddede, bireysel alanlar ve sözde kurtarılmış bölgeler değil, ortak alanlar, ortak benlikler, ortak semboller yaratılmalıydı. O, Hakim Bey’in Haşhaşilerin geleneğini sürdürdüğünü düşünüyordu. Oysa karşılarında küresel ve çok karmaşık biçimde örgütlenmiş bir yapı vardı. Bu yapı, bireysel girişimlerle ortadan kaldırılamazdı.

Aaron ve özellikle Kor, Murat Hoca’nın bu yazılarını, fikirlerini ve gölge platformunda düzenlenen konferanslarını sürekli olarak takip ediyorlardı. Kor belki yaptığı işin anlamını Murat Hoca sayesinde keşfetmişti. Bu onun için sonsuzluk demekti.

Bir korsan için açık deniz neyse, siber dünyadaki yolculuk Kahraman Kor Şahyanmaz için de oydu. Bir korsan için özgürlük neyse, Kor Şahyanmaz için de anlam oydu.

IV

Slyshu golos iz Prekrasnogo Daleka,

Golos utrenniy v serebryanoy rose.

Slyshu golos - i manyashchaya doroga

Kruzhit golovu, kak v det·stve karuselʹ.

“Harika gelecekten bir ses duyuyorum

Gümüş çiyde sabahın sesi

Bir ses duyuyorum ve parıldayan yol

Başımı bir çocukluk atlıkarınca gibi döndürüyor”

Evdeki piyanonun başındaydı Elpis. İnce, küçük parmakları sanki gökyüzünde bir buluttan diğerine atlıyor. Yeşil gözlerinde çok başka, çok yeni bir büyü var. Soluğu önce kesiliyor gibi sonra yeniden diriliyor. Bütün beyaz giyinen melekler Elpis’in yanında şimdi. Bütün ilhamlar ve fikirler onunla. Rüzgâr onunla. Elpis notalardan notalara geçiyor ince, küçük parmaklarıyla. Derken Aaron duyuyor onu. Sanki tanıdık bir melodi, çok uzaklardan, kızıl ufuklardan gelen…

“Ne güzel çalıyorsun, bir ruh katarak,” dedi Aaron ve sordu, “Hangi parça bu?”

“Sen pek sevmezsin,” dedi Elpis gülümseyerek, “Uzak bir masaldan. Gerçeğe dönüşüp, çamura bulaşan bir imgeden. Kızıl Ordu Korosu’nun uzaya çıkan kozmonotlar için yaptığı bir şarkı, pek bilinmez. Her neyse işte, sen başladın mı çalışmalara.”

“Aslında başladım. Bir anatomi çıkarmak istiyorum. Biliyorsun Kor çok yönlü ve karmaşık bir insan. O yüzden olaylardan hareketle bir şema belki başka bir algoritma çıkarıyorum. Buradaki kontrolörlerden birisi de sensin. Onun hayatında özel bir yerin var. “

Aaron bunu söylerken biraz da kıskanmıştı Kor’u. Elpis’ten o da hoşlanıyordu.

“Öyle miydim emin değildim. Pek konuşmazdı, susardı. Gerçeğin özünün susmakta olduğunu söylerdi. Derinliğe giden yol sessizlikmiş. Konuşmaktan, yazmaktan, ifade etmekten öyle sıkılmıştı ki. Benimleyken yalnızca susuyor ve dinliyordu. Bazen bir sır verecek gibi oluyor sonra o sır kapısını hafif aralayıp başka yere doğru yöneliyordu. “Sen,” diyordu Elpis, "sen benim hayata açılan penceremsin. Ama hayat dediysem sokağa değil, hayatın derinliğine.”

“Anladım,” dedi Aaron, “neyse rahatsız ettim seni, sadece kontrolörlük meselesini söylemek istemiştim. Çok teşekkür ederim Elpis”

“Olur mu öyle şey,” dedi Elpis, “böyle bir şeyle geldiğin için ben teşekkür ederim Aaron. Kor yaşasaydı eminim senin ne kadar sadık bir dost olduğunu bilirdi.”

Aaron gülümsedi ve izin isteyerek odasına geçti. Anatominin parçaları neredeyse hazır gibiydi.

Ancak tuhaf bir durum vardı. Anatomi ısırılmış elmaya çok benziyordu. Sanki, gizemli bir el ya da Kor bazı bilgilerin bilinmemesini istemişti. Özellikle siber dünyada yaptıklarına dair hiçbir iz yoktu. Sonra çocukluğu, ailesinin kim olduğu bunlar da sis perdesinin ardındaydı.

Bu durumun benzerini Elpis de yaşıyordu. Algoritmayla ilgili konuşanlar ya ölü ya da bulunması imkânsız kişilerdi. Bunlara çok kimlikli deniyordu. Ancak böyle bir araştırma yaptığı duyulacağı için kendisine ulaşacaklarını düşünüyordu Elpis; beyninde karabulutlar, yüreğinde kötü rüzgârlar…

Gel zaman git zaman Aaron, toparlayabildiği parçaları bir araya getirdi. Artık bir sonuca ulaşmalıydı. Bunun bir başlangıç olduğunu çok iyi biliyordu çünkü, Kor, güvenlik katmanlarının ne olduğunu en iyi bilen dört beş korsandan biriydi. Haliyle bir sırrı saklamak için hangi protokollerin yazılması gerektiğini de çok iyi biliyordu. Aaron ise savunmadan ziyade saldırı kısmında uzmanlaşmıştı. Onun yöntemi yalnız zayıf noktalardan saldırmak değildi. Çevre bağlarını, dışa açılan pencereleri ve köprüleri çok iyi kullanabiliyordu. Nerede bir patika, nerede bir keşiş yolu varsa Aaron orayı buluyor ve saldırıyı oradan başlatıyordu.

Aaron’un Kor anatomisi ve taslak formülü şöyleydi:



İşte Aaron’un bulup bulabildiği parçalar bunlardan ibaretti. Belki bu kısa olaylar listesine yazışmaları, Kor’un kendisine bıraktığı fakat şifresini henüz çözemediği birkaç dosyayı ekleyebilirdi. Bakalım Murat Hoca ne diyecekti. Kuşkusuz Murat Hoca gülümseyecek, sonra o gülümsemesiyle beliren hinliğiyle, “Hiç fena değil,” diyecek ve “ama doğrusunu istersen daha iyisini beklerdim,” diyecekti.

Dediği gibi de oldu. Murat Hoca tam olarak bu lafları söyledi. Aaron Hoca’ya hak verdi. Gerçekten de iyi bir başlangıç olsa da eldeki bilgiler çok azdı. Derinlemesine devam etmek gerekiyordu. Fakat Aaron, Murat Hoca’yla yaptığı konuşmasında bir şey fark etti. Sanki detaylara pek girmek istemiyor gibiydi. Elpis’i ve Fuat’ı sorduğunda geçiştirdi. Onların kendisinin sandığı gibi, Kor’un hayatında pek de bir önemi olmadığını söyledi. Aaron buna pek inanmadı, çünkü Kor’u kimilerine göre bir kahramana ve yine kimilerine göre bir anti kahramana dönüştüren şey aslında Elpis ve Fuat’la yaşadıklarıydı.

Garibine giden şey ise Kor’un kendisine Fuat’tan hiç bahsetmemesiydi. Hatta kendisiyle tanışmasını bir dönüm olarak bu anatomiye eklememişti bile.

Elpis’i pek fazla gözleme şansı şu an yoktu. Öyleyse Fuat’ı bulmalıydı Aaron. Evet, Fuat bulunacak!


Gözen Esmer

72 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör