• İshakEdebiyat

Öykü- Gözen Esmer- Ayı Göğe Kim Astı?

“Mitlerle aram iyidir,” dedi Ziya, gülümserken gökyüzünü aradı.

Mitleri ismine benzetirdi en çok. Ona göre insanlığın bilincine saçılan ışık taneleriydi mitler. Ziya, bir öğle üzeri berber dükkânını hatırladı, cam kolonya şişesine yansıyordu batmaya yakın güneş. Barcelona’dan gümüş renkte büyük bir teyp, eskimişliğine aldırmadan çalıyordu. Bir klarnet taksimi miydi yoksa Dede’nin o meşhur Gülnihal’i mi? O kadarını hatırlamıyordu.

Mahalleden bir kadın koştur koştur gelmişti dükkâna, “Halim Bey, Halim Bey” diye. Ziya’nın doğduğu haberini getiriyordu bir telaş bir heyecanla. Daha adı Ziya değildi, kulağına okumamışlardı henüz. Ama o adının Ziya olacağını biliyordu. Berberin cam kolonya şişelerine, duvardaki saate yansıyan güneş göz bebeklerini büyülüyordu. Ziya, daha doğmadan babasının yanındaydı. Neden?

Çünkü en çok onun yardıma ihtiyacı vardı. Annesinin yanında ebe, sonra ahretliği, meraklılar, ergenliğe yeni girmiş utangaç kızlar… Başı kalabalıktı ve kesindi ki bu kalabalık annesini bunaltmaktan başka hiçbir şeye yaramıyordu. Kız mı olacaktı erkek mi? Ziya…

O yüzden daha doğmadan kaçıp gitti babasının yanına. Kaçmayı göbek bağı kesilmeden öğrenmişti. Ömür boyu her şeyden kaçtı. Mesela askeri darbe olduğu vakit iki sene kimliksiz dolaşmayı başarmıştı. Hatta şehirlerarası yolculuk bile yapmıştı İstanbul’dan Adana’ya.

Onu bir görseniz İstanbul sanırsınız. Ama hangisi olduğunu yani hangi İstanbul olduğunu hiçbir zaman belli etmez. Beyazıt’ta kir pas içinde bir tornacı çırağı mı? Hani şu her türlü sarhoşu, ayak takımını, ayyaşı, kumarbazı taşımaktan imtina etmeyen; katilleri, orospuları bile velinimetten sayan taksicilerin yüzü gözü yağ içinde diye arabasına almadığı İstanbul mu?

Tarlabaşı’nda Mercedes’e, BMW’ye binen kodamanların inşaatlarda tecavüz ettiği mi? Bir ağır roman mı o, yoksa Üsküdar’da Fatih’ten kalma bir sahaf mı, İngilizlerin işgal ettiği türden bir İstanbul mu? Kaypak, Sodom…

Ya da Üsküdar Türkçesiyle konuşan, çakırkeyf oldu mu elini kulağına götürüp mevlit okuyan İstanbul mu?

Kurtulmak için bedel ödemeyi reddeden bir İstanbul mu yoksa Karadenizlilerin Arap yelkeniyle kaçırdığı ıslıklar mı? Hangisi?

Ziya bu anlamların hiçbiri değildi. Ona bu ismin verilmesinin tek nedeni dedesinin isminin de Ziya olmasıydı. Geçmişi, yaşamı pek önemli değildi. Sıradandı ve sınanmıştı. Bu yüzden erdemleri yoktu, ilkeleri yüzünden kabul etmeyeceği bir şey yoktu.

O yalnızca kaçmıştı. Elinde bir bavul, üstünde koyu yeşil bir palto. Onu bu sorguya getiren şey erdemsizliği, geçmişi, yaptıkları, adam öldürmesi, mafyaya tetikçilik yapması filan değildi.

Başka bir şeyin peşindeydi. Ziya bir suçlu olmasına karşın üniversite mezunuydu, tam bir edebiyat tutkunuydu. Masallar, mitolojiler, simgeler, semboller ondan sorulurdu. Yalayıp yutmuştu yani. Onun kahramanı Raskolnikov’du fakat o Rasko’yu da alaya alırdı. Ben onu yendim derdi kendi kendine Ziya, “Evet yendim vicdanımı.”

Bunun bedeli ömür boyu kaçmak oldu. O güne kadar.

“Mitlerle aram iyidir,” dedi Ziya. Gülümserken geniş bir gökyüzü aradı. Onları ismine benzetirdi en çok. İnsanlık bilincine saçılan ışıklardı mitler. Ya da her akşam denizlere düşen o incili parıltılar.

“Biliyoruz bunu anlatmana gerek yok,” dedi Bayan Lotus, o katı fakat sakin ses tonuyla. Bu ağırkanlı, sorgucu kadın duraksayarak konuşurdu. Onun için tek bir gerçek vardı: Ölçü. Ölçüyü sağlamak adaletle mümkündü. Bu sebeple Bayan Lotus adalete yani devlete sıkı sıkıya bağlıydı.

Onun bu ölçü dediği şey adaletten biraz farklıydı aslında. Kaynağı eski Asya uygarlıklarındaki kesin itaatten, Arap ve Farslardaki “had bilmekten” ve İngilizlerin “kuralcılığından”, Bizans ve Osmanlı’nın “kurallar içinde hile yapma” anlayışlarıydı.

Bayan Lotus’a göre sınırlar ve o sınırlar içinde gösterilebilecek davranışlar belliydi.

Ona göre, Ziya kuralcılık ilkesini çiğnediği ve kendisine yapılan uyarıları dinlemediği ve hiç haddi olmayarak itaat etmediği gibi itaatsizlikte de bir zekâ parıltısı göstermediği için buradaydı. Bu erdemsizliği eninde sonunda başına bir bela açacaktı.

Ayı göğe asan kişiyi aramaya koyulmuştu. Çocukluğundan beri ayın karanlık yüzünde ne olduğunu bilmek isterdi. İlk duyduğu Hz. Ali’nin orada olduğu ve bir gün kendisine yapılanların hesabını sormak için dünyaya geleceğiydi. Sonra İsa’nın ve Mesih’in orada beklediğini duydu. Sonra Prometheus ateşi çaldığı için oraya mahkûm edildi, dedi biri. Ama kimdi bunu söyleyen?

Önce dört büyük kitap, ardından daha az büyükleri, sonra yapı sökücüler, göstergebilimciler, başkaları ve bunların yorumları.

Fakat en çok harfler. Harflerin bize gösterirken gizledikleri… Ziya öylesine bağlıydı ki göstergelere. Dünyanın sırrını bulanık da olsa görebildiğini hissediyordu. Üstelik o, Da Vinci gibi bir deha değildi. İçinde de şeytani bir daymon yoktu hani.

Onu buraya, bu tabutluğa benzer basık yere getirdiklerinde koyu yeşil paltosunun iç cebinden şöyle bir not çıkmıştı:

“Biz gece ve gündüzü kudretimizin iki işareti kıldık, gecenin işaretini (ay) sildik, yerine gündüzün işaretini (güneş) aydınlatıcı kıldık...”

Gecenin işaretleri. Birincisi güneşin her seferinde elveda, diyerek kayboluşuydu. İkincisi yıldızdı, sabahın geleceğine ve dünyanın dönmeye devam edeceğine dair iyimser bir haberci. Üçüncüsü baykuştu. Ölümün büyülü bekçisi.

Ve dördüncüsü yapay ışıkların, yüksek voltajların bile bastıramadığı karanlıktı. Evet karanlık. Yani bir yerde anti Ziya. Ya da Ziyasızlık. Başka bir şey ya da. Hem bir şey illa karşıtıyla mı açıklanmak zorunda?

Ziya şimdi uzaklaştı bu düşüncelerden, bir an önce çıkmak istiyordu. Kaçmak, kurtulmasa da kaçmak…

Soruşturmanın ilk gününde her şeyi on kere anlattı Ziya. Bu on anlatıştan on farklı tarih-i Ziya çıkardı ya! Birbiriyle çelişen on farklı hikâye. Bayan Lotus onu kahreden bir sabırla dinledi. Ciddi yüzü giderek sararıyordu. Ama onun öfkesi mütalaalarından, sakince sorduğu keskin sorulardan, resmi yazışmalarda özenle seçtiği kelimelerden belirirdi.

Onun bu sakinliği karşı tarafı deliye döndürmeye yetiyordu. Eğer iyi bir satranç oyuncusu değilseniz kolayca düşerdiniz bu tuzağa. Ya sinirlenip masayı devirirdiniz ki bunun sonu mahkûmiyet olurdu ya da Bayan Lotus’un kesinliğine boyun eğip sizin için buyurduğu yazgıya itaat ederdiniz.

Fakat Ziya bu oyunu yüzlerce kez oynamıştı. Tanrı, insan ilişkisini ve varlık nedeni sorununu çok iyi biliyordu.

Bayan Lotus on birinci kez sordu:

“Adınız nedir?”

“Ziya.”

“Adınızın bu olduğundan emin misiniz?”

“Kendim kadar en fazla.”

“Kullandığın bu ismin anlamını biliyor musun?”

“Kullanmıyorum. İsmim Ziya ve evet, ışık demek, belki aydınlık mı demeliyim bilemedim.”

“Evet geceyi yok eden o nesne. Tek başına mı güneşe ihanet ettin? Neden peşindesin gecenin izlerinin? İnkâr edeyim deme sakın, elimizde mektuplar var.”

“İnkâr ettiğim falan yok. On birinci kez söylüyorum geçsin kayda. Ayı göğe yeniden asan kişinin ya da kişilerin peşindeyim. Çünkü bir tek o gördü saf ve aldatıcı olmayan karanlığı.”

“İsmin Ziya, yani diyelim ki öyle. Peki gecenin peşinden gitmek ihanet değil midir yaşamı ayakta tutan gündüze?”

“Kaleminizi kullanabilir miyim? Bir de kâğıt lütfen.”

“Al bakalım”

Ziya bembeyaz kâğıda kocaman bir sıfır çizdikten sonra, “Bayan Lotus, rica edersem bana burada ne gördüğünüzü söyler misiniz?” dedi.

“Bir sıfır çizmişsiniz.”

“Doğru bildiniz. Peki ne demektir sıfır?”

“Yokluk demek.”

“Güzel. Peki sanıyor musunuz ki yokluk olmasa varlık diye bir nesne olurdu? Yokluğu belirtmeden nasıl anlarız varlık diye bir şeyin olduğunu? İşte ben de tam bunun peşindeyim Bayan Lotus. Yokluğu bulmanın peşindeyim. Bu yüzden gündüzün varlığını dayandırdığı o mesnetin yani gecenin peşindeyim. Biliyorum kadim sırların peşine düştüğüm için Gılgamış Koruma Birimi olarak rahatsızlık duydunuz. Ve isterseniz beni yargılamadan infaz ettirebilirsiniz. Fakat içinizdeki o siyah noktayı ne yapacaksınız?”

İhanetten söz ediyorsunuz peki güneşe yokluk diye bir şeyin var olduğunu söyleyebiliyor musunuz? Ya da güneşten medet uman insancıklara, aslında onun varlığının tek kanıtının gece olduğundan bahsedebilir misiniz? Güneşe her gün kaybettiği kütleleri bile söyleyemiyorsunuz ki. Bu yüzden yaklaşamıyorsunuz bile. Siz ve sizden öncekiler, bütün kadim atalarımız bu yüzden fethedemedi ya güneşi.

Evet, Bayan Lotus size bir suçlu lazım ki bu insancıkları avucunuzda tutabilesiniz. Çünkü çağ yenik düşenleri saygıyla anıp affetmiyor. Kabul etmiyor başarısızlığı. En büyük sekizinci günah olarak geçiyor artık güncellenen kutsal kitaplara başarısızlık.

Bütün suçu geceye yüklüyorsunuz. Çünkü gece demek ölüm demek bir yerde. Ve ölüm size yaşadığınızı hatırlatıyor. Yükünüzü, pelteye dönmüş vücudunuzu hatırlatıyor. Ruhunuzun kurtulmasını diliyorsunuz fakat o güne daha çok var. Hem o günden ölesiye korkuyorsunuz.

Bu uzun nutuğa daha fazla katlanamadı Bayan Lotus. Girdi hemen araya,

“Neden bahsediyorsunuz siz? Buraya demagoji yapmanız için getirilmediniz. Sana son bir şans veriyorum. Bu alçak komplonun içinde kimler var? Ayrıca bu söylediklerin itiraf niteliğinde, dolayısıyla bize yardımcı olmazsan biz de sana yardımcı olmayız. Mahkemeye bile çıkmadan infaz edilirsiniz. Bu da demek oluyor ki yokluğunu da varlığın da kimse bilmeyecek. Yitip gideceksin.

Ya da bana ortaklarınızın ve kandırdıklarınızın isimlerini vereceksiniz ve biz senin adını yaşatmanın yolunu bulacağız. Belki yeni bir kimlikle kukla insan olacaksınız eh hiç yoktan iyidir değil mi? Şimdi bu soruma vereceğiniz cevaba bağlı.”

İşte buna güldü Ziya. Hem de kahkahalar attı.

Bayan Lotus iyice öfkelendi. Tam gardiyanları çağıracakken, “Durun, durun,” dedi Ziya gülmesini tutamayarak.

“Siz sonsuzluğun ne olduğunu bilmiyorsunuz Bayan Lotus. Sanıyorsunuz ki ben yalnızca şu anda ve sadece buradayım. Hayır, ben her yerdeyim Bayan Lotus, emin olabilirsiniz. 5 saniye önce, 5 yıl sonra, 50 yıl evvel ya da 50 yıl sonra bütün zaman dilimlerinde ayrı ayrı benliklerim var. Sonsuzum Bayan Lotus ve evet belki kimse haberdar olmayacak bundan eğer ayı göğe yeniden kimin astığını bulamazsam. Bunun zamansal bir konu olduğunu söylemek isterim ve her ne kadar istemesem de aynı tarafta olduğumuzu da.

Bu arayış, saf karanlığın arayışıdır. Çünkü bilinmektedir ki beyazın içinde siyah olduğu kadar siyahın içinde de beyaz noktalar vardır. Aslında bunlar süveydadır ya da Züleyha. Bir anlamı yok Bayan Lotus. Emin olun hiçbirinin bir anlamı yok. Aforizmaların, mitolojinin, mitlerin, harflerin. İnsan denilen özne, insan sanılan nesneye dönüştüğünden beri ve bu inançlar yalnızca temiz görünen hayaller olarak kaldığından beri bir anlamı yok.

Bayan Lotus, şaşkındı. Kimdi bu karşısında durup zaman ve sonsuzluk üzerine ahkâm kesen adam. En son Sartre diye bir Fransız yapmıştı bunu. Piposu vardı meşhur. Ama çoğunluğu maddenin bilinen kısmıyla ilgilenirdi. Öte taraf yoktu onlar için. Aslına bakılacak olursa her taraf öteydi ya.

Bayan Lotus ilk defa kaybediyordu. Demek Ziya bu oyunu biliyordu. Satrançta geriye düşmüştü. Hamle üstünlüğü ondaydı. Düşündü, gizlice düşündü, bir şeyler bulduğunu belli etmemeliydi.

“Sicilya,” dedi Bayan Lotus. "Bilir misiniz bir açılış türüdür satrançta? Asimetrik bir oyundur. Vezir oyun başında şah kanadına saldırır. Bu oyun büyük sorunsalları ve riskleri barındırır. İşte buna benziyor bu iş. Asimetrik oynuyorsunuz. Peki öyle oynayalım. Geçmişinize gidelim ne dersiniz?

Meryem’e yazdığınız yalvarır mektupları konuşalım. İntihar eğilimlerinizi, ölümden korkmadığınızı yazmanıza rağmen sekiz yüz metre ötede havaya bir el ateş açıldı diye nasıl dehşete kapıldığınızı konuşalım. Tutarsızlığınızı bir tür tanrısallık olarak yutturmaya çalışmanızdan bahsedelim ne dersiniz Ziya? Güya kutsal kitaplarda yer arayacaksınız kendinize. Ayı göğe yeniden asıp dünyayı ikinci kez kıyametten kurtaranların peşine düşeceksiniz demek.

Öyle olsun Ziya.

İşte karşındayım. Ben astım ayı göğe yeniden. Ve seninle de ben yazıştım Ziya. Meryem diye biri yoktu. Senin kurduğun hayallerin hiçbiri yoktu. Ama belirtmeliyim çok iyi eğlendim. Fareyle oynar gibi oynadım seninle. Gerçi bu kadar tutkulu oluşuna hayran kalmadım desem yalan olurdu.

Devam edeyim mi Ziya? Hani Meryem’e yazdığın mektupta intihar etmeye çalıştığını ama silahın tuhaf biçimde patlamadığından bahsetmiştin hatta bunu yine mitlere sığınarak bir mucize olduğunu söylemiştin. Değil mi Ziya? İşte o silahın mekanizmasını bozan bizdik. Çünkü bu oyunun bu kadar çabuk bitmesini istemiyordum. Belki sınırları zorlar hatta geçersin diye düşünüyordum. Ne mümkün!

Mektuplaşmayalı beş sene oldu değil mi? Hiç değişmemişsin Ziya. Hep aynı tutkulu nutuklar. Felsefeye inanış. Bir türlü insanın özel olduğuna inanmak istiyorsun değil mi? Gerçi eskiden maddeyle, ölçülebilenle ilgilenirdin yalnızca. Sonra bu göstergebilim, mitler ve harfler bulandırdı aklını. Yine de dayanamadın maddenin o devinim cazibesine kapıldın.

Lotus gençleşti birden yapıştı dudaklarına Ziya’nın ve fısıldadı kulağına.

Ziya, zavallı çocuğum acıyorum sana. Ama ne yaparsın insanın canını yakar Sicilya hançeri, beni küçümsememeliydin! Hafife almamalıydın Doğu rüzgârlarını. Emin ol o zaman esirgemezdim yardımımı."

Buz kesti Ziya, elleri ayakları titredi. Demek Lotus aslında Meryem’di. Hayallerinin elinden kayıp gittiğini hissetti. Bir hırsızlama değildi ama bu kandırılmaydı. Zavallıydı, şimdi zavallıların zavallısıydı.

Mayıs 5’in akşamıydı. Ziya, harflerin arasından çıkıp şehre karışıyordu. Lotus’un ona oynadığı oyunu düşünüyordu. Oyun, oyun içinde oyun. Bu saçma döngüye bir son vermeliydi ve bütün cesaretiyle yaptı da bunu.

Şöyle bir not bıraktı arkasında.

“Gündüzün aydınlatıcılığı sürsün diye gecenin işaretini yeniden görünür kıldık.”

O gün ay gökyüzünün yarısına kadar yaklaştı. O gün herkes Ziya’dan söz etti. Bütün algoritmalara, geleceğe dönüş kapsüllerine, tarihi ve tarihi olmayan bütün metinlere ayı göğe yeniden asan kahramanın Ziya olduğu yazıldı. Hiç istemediği halde.

Gülümsedi Bayan Lotus ilk defa derin bir nefes aldı.

Şah ve Mat!


Gözen Esmer

105 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör