• İshakEdebiyat

Öykü- Gül Özen- Çamura Kaçan Kabuksuz

“Evet, ben doktorum. Yardıma geldim.” Aslında bu fikir birden bire çıkmamıştı. Doktor olmayı buraya gelmeden önce tasarlamış, yarım günde merkez üssüne varmıştım. Çamura saplanmış masasında oturan adam hâlâ bana bakıyordu, ben de ona. Kayıt memuru belki de gönüllülerden biriydi, “Buraya nasıl geldin? Yollar kapalı,” diye sordu. Başarmanın gururuyla aptallaşmış, elimdeki çamura bulanmış şişme yatağı gösterdim. Bu uydurma kayıkla, fırça süpürge iyi iş görmüştü. Taşkından artan akıntıyla afetin göbeğine sürüklenmiştim.

Cengaverliğim adamın sinirlerini gevşetti. Son birkaç saattir ne yaşadıysa… Bir süre elinin ayasıyla gözlerini ovaladı, acı acı yutkundu, kafa kâğıdımı sordu. “Sel sularına kaptırdım,” deyince adımı soyadımı önündeki, nemden kalem ucu değdikçe oyulan deftere yazdı: Asım Kabuksuz.

“Ne doktorusun Asım Bey?” diye sordu bu kez.

“Dahiliye, genel,” deyiverdim bir çırpıda. Bak işte bunu hiç düşünmemiştim. Bundan sonra daha ince planlar yapmalıydım. Hemen bir kuytu bulup hastalık adlarını gugıllamalıydım. Öyle ya, meslekten biri denk gelse, bir iki alengirli söz söylemek gerek. Hatta Latince adlarıyla bir teşhis koymalı, bilmiş bir tutum takınıp kaşlarımı çatmalıyım, diye düşündüm deftere imzamı atarken.

Memur kılıklı adam, “Doktor Bey, oldu mu ya,” dedi, dirseklerini masaya dayayıp doğrulmuş, ayaklarıma bakıyordu. Hah, dedim içimden, anladı. Annem burada olsaydı şimdi hapı yutmuştum, diye dövünürken ensemden boşanan terler donumu ıslatıyordu. Kafamdaki annem susmuyordu. Şuncacık aklınla cin olup adam çarpmaya çalışıyorsun, senin beynin bu kadarına yetiyor işte, afet yerine eli boş gidilir mi? E benim kıt akıllı oğlum, hadi evsize, açına gücün yok, kendi üstüne başına bari bi muşamba geçireydin… Burada yokken bile beni yerin dibine sokabiliyordu.

“Sırılsıklam paçalarınız, şu çadırda size göre bir şeyler bulunur,” deyip karşı tarafta bir yeri gösterdi adam. Bana da ılık bir rahatlama geldi. Çadıra doğru giderken bir çocuk sesi duydum. Etrafa saçılan kırık tahtaların arasında, toprağa saplanan bir lastik parçasının yarı çemberinde oturmuş ağlıyordu. Daha çok ağlamanın sonu gibiydi; sesi kısık, gözyaşları kuruydu. Elinde sıkı sıkı sarıldığı oyuncak bir bebek tutuyordu. Islak ayaklarımı unuttum. Çocuğun yanına yürüyüp çömeldim. Beni görmüyordu. Seslendim, ona da tepki vermedi. Onu güldürecek bir şeyler söylemek istedim, bu kaosun ortasında bahsedecek güzel bir şey bulamadım. “Bak” dedim, “burada, yanındayım.” Yok, ne desem susmuyordu. Ağlaması ince bir siren sesine dönüşmüştü. Kesik kesik yükselen, incelip kopan bir siren. İmdat! diyordu çocuk, imdat! Kucağındaki gerçek bebek giysileriyle sarıp sarmalanmış oyuncağı sıktıkça sıkıyordu. Gözleri çamurda, kahverenginin bilmem hangi tonuna kilitlenmiş sallanıyordu. Kolumu omzuna sardım. Buz gibiydi, ürperdim. Neden sonra harekete geçtim.

“Buraya bakan yok mu?” diye bağırmaya başladım. Çevredeki tek resmi merci, kayıt memuru kılıklı adam, defterden kafasını kaldırıp uzaktan sesi yettiğince karşılık verdi.

“Doktor Bey, ekipler suyun içinde, ona da sen bakıver,”

Sahi ya, doktordum ben. Bu kısmı da önceden hesaplanacak türden değildi. Gittikçe daha dibe sıçacağımı düşündüm.

Oturduğu yerden parmağını sallamaya başladı annem. Bilmeden, etmeden bir işe kalkışırsan olacağı bu, ben demedim mi sana? Ta en başından adam gibi okuyup doktor olsaydın, şimdi sana buradan konuşmak zorunda kalmazdım. Sen ne yaptın? Sanat sepet, Ece Arzu, ne kadar boş iş varsa… Yeter, dedim yeter, içimden, burada değil ki! Sesleri güç bela kovaladıktan sonra çocuğa güzel sözler uydurmak için yeniden kendimi zorladım. Hem şuncacık çocuğu muayene edemeyecek ne var, yarası beresi yok nasılsa, deyip toparlandım. Sesimi inceltirken kendimden utandım, sevecen bir ton takınınca da soytarı gibi hissettim. Bir boka yaramadı, çocuk ağlamaktan kaskatı kesilmişti.

Bu kez işe yaramasını umarak çocuğu kucağıma aldım. O esnada çocuğun kolları bitap hâlde iki yana sallandı. Elinde tuttuğu bebek aramıza bir tuğla gibi düştü. Bebeğin yüzünü görünce onun, henüz birkaç aylık, gerçek bir bebek olduğunu anladım. Birkaç saniye sonra çocuk kendine geldi, gücünü toplayıp bebe​ği işaret etti. Onu yeniden kollarının arasına almak için ağlamaya başladı bu kez. Siren uzadı. Sevecenlikten nefret ederek istediğini yaptım.

“Bak, burada bebeğin, al bakalım tatlım,” deyip ikisini de kucağıma aldım, yürüdüm. Ü​​ç kişiydik; birimiz yalandan, birimiz enkaz, birimiz ölü. Çadırın önüne varınca, içeriye girmek için uzun süre kuyruk bekleyeceğimizi sandım. O saniyede sesi doğuştan sevimli bir kadın yanımıza yanaştı, “Ah canım, sana yeni giysiler gerek,” dedi kucağımdaki çocuğa bakarak, sonra bana döndü, “Babası mısınız?” diye sordu. Benimle konuşurken ses tonu kalınlaşmıştı. “Hayır, ben doktorum,” dedim. Bunu yeniden yüksek sesle söylemek beni rolüme biraz daha ısındırmıştı. Evet, belki de ben ilacı olmayan hastaların, adı konulmamış şifacısıydım. Bu da beni dolaylı yoldan doktor yapar, diye düşünüp kendime inanmaya başladım.

Soğuktan mı ağırlıktan mı bilmem, kollarım uyuşmuştu. Sedyeyi getirdiklerinde çocuğu birden bırakamadım. Durumun vahametini anlayanlar, etrafımızda küçük bir çember oluşturmaya başladı. Sesi gittikçe katılaşan kadın sordu.

“Peki ne doktorusunuz?”

Dondum kaldım. Hemen cevaplamazsam şüphelenecekti. Çemberdeki kalabalığın uğultusu kulaklarımı delmeye başladı.

“Genel, genel cerrahım,” dedim. Bunu söylememle külli bir karışıklık olacağını anlamam bir oldu. Kayıt memuru kılıklı adamla, bu ayarsız sesli kadın karşılaşırlarsa ben bittim, diye düşünüp telaşlanıyor, bütün bunları başkasına belli etmemin başıma daha korkuncunu getireceğinden, her nasılsa sakinliğimi koruyordum.

Düşüncelerimin arasında çocukla göz göze geldik. Bir kısmı dalgıç kıyafetli adamlar sedyeyi sırtlanırken, içlerinden biri çocuğa adını soruyordu. Hiçbir şey duyamadan, öylece birbirimizden koptuk. Onun akıbetini bilemeyecek olmak hâlâ bir boka yaramadığımı hatırlattı. Eve dönmek için erken, çocuğa yardım etmek içinse geçti.

Bir anda dımdızlak ortada kalınca, aklım az evvel kırdığım pota gitti. Annem içimdeki kurtları bir faytona bağlamış, kendi de körüğün üstünde baş köşeye kurulmuş, kurtları kırbaçlayarak yola çıkmıştı. Söylediği yalanı dahi aklında tutamayacak bir hödüksün sen! Sen kim, afetzedelere yardım etmek kim? Önce kendi aklına yardım et sen. Başım öne eğildi. Annemi daha fazla yalanlayacak gücüm kalmamıştı. Her zamanki gibi haklı çıkmıştı. “Biraz otursam,” dedim. “Doktor bey dinlenecek, yer açın,” diyen bir fedai grubunun içine düştüm. Birkaç dakika içinde karnım doydu, sırtım battaniye, ayaklarım temiz çorap gördü. Tüm bunlardan öte bir şey vardı. Bir avuç insanın bana kayıtsız itimat ettiğini görmek, beni battaniyeden daha çok ısıtmıştı. Devletten önce olay yerine vardığım için değil elbet, doktor olduğum içindi bunlar.

Doktorculuğa yeni yeni ısınıyordum. Aç karna uyanır uyanmaz alınacak aspirinlerden, balıkla yoğurdun, kahveyle sütün birlikte yenilip içilebileceğinden ve bunun gibi bildiğim ne kadar abidik gubidik sanal gazete safsatası varsa, ahaliye ortaya karışık anlatıyordum. Hepsi o kadar memnun gözüküyordu ki, bir daha çamura batmayayım diye neredeyse sırtlarında taşıyacaklardı beni. Daha önce tatmadığım bu sonsuz sayılma hissi cennet değil de neydi, diyordum kendi kendime. Tamam, dedim. Sen ne dersen inanacak çaresizler ordusu, yırttın Asım yırttın.

Yağmur bulutları aralandığında henüz öğle vaktiydi. Birden adını sanını bilmediğim bir topluluk beni oturduğum yerden dışarı sürükledi. Kolumdan çekiştiren çekiştirene, çamurun içinde ilerledik. Az önceki saltanatım çökmüş, kellemi almak için gelen yeniçerilerin arasında ezik büzük pusmuştum.

Sel sonrası toprak iyiden iyiye yumuşamıştı, adım atmak denizin içinde kuma basmak kadar ağırdı. Yavaşladıkça kollarımın acısı artıyordu. Evden çıkmadan önce annemin kolumu son kez çimdiklediği âna gitti aklım. Ayda birkaç kez yapardı bunu. Donlarımda bok lekesi bulduğunda ya da tuvaletin dibini fırçalamayı unuttuğumda kolumdan tutup sıkar, çekiştire çekiştire tuvalete sürüklerdi beni.

“Temizle şu sıçtığın haltı, senin bokun tabii, indir donunu bakıcam… Bu yaşına geldin, işsiz güçsüz başıma kaldın,” derdi. “Oh ne âlâ paşam, ekmek elden su gölden…” derken çamaşır suyunu paçalarıma sıçratarak döker, fırçayı elime tutuşturup giderdi. Bu yüzden evden ayrılırken biliyordum ne olmak istediğimi. Boklu fırçayı lavaboya, diş fırçalarının yanına bırakıp evden çıktım.

Kafamı kaldırdığımda hâlâ çamurda yürüyordum. Kolumu gevşetmeleri için neden sonra aklıma sertçe sallamak geldi. Bir felaketten kaçarken bir başkasına sürükleniyordum. Yanımdakilerin yüzleri sulu topraktan seçilemiyordu. Göz altlarından yanak bitimlerine kadar uzun ince ten rengi birer şerit. Çamuru silen iki ayrı çizgi. Kime baksam yüzünde hep aynı iz. Seyyar bir ilk yardım çadırının önünde durduk. Önümdeki koca bir çukurdaki sudan yüzümü seçmeye çalıştım. Aynı izden bende de vardı. Parmaklarım, gözyaşımdan oluşan patika yolun üzerinde gezindi. Yüzüm ve ben iki ayrı yabancı, birbirimizi tanıyamadık.

Beklediğimiz alanda kargaşa bitmiyordu. Acıdan kopan çığlıklar, malzemecinin yakasına yapışıp bir sargı bezi için birbirine girenler, çadıra alınmadığı için hemşireye kafa atanlar… Ne kadar bekledik bilmiyorum. Neden sonra yanımdakilerden biriyle içeri girdim. Çadırda yatan yaralıları görünce dizlerimin bağı çözüldü. Az önce cennetten geçip cehenneme düştüm, dedim kendi kendime, sıralamada bir terslik vardı. Titreme, öksürük ve keskin kan kokusu. Kemikleri etlerinden dışarı sarkan kollar, bacaklar, omuzlar, kalçalar gösterdiler.

“Alet?” dedim, “Yolda,” dediler. “Aletsiz ne yapacağım?”,

“E onu sen bileceksin.”

Masada duran üç neşterden orta boy olanı seçtim, dizi parçalanmış yaşlı bir kadının yanına gittim. Saçları tıpkı anneminkilere benziyordu, öfkeden yoluk, bakımsız gri bir yumak. Kadını uyutacak bir malzeme yoktu.

“Merak etmeyin, emin ellerdesiniz,” deyip gülümsedim. O yarı baygın yatarken, diz kapağından sarkan sinirlerini kesmeye başladım.


Gül Özen


182 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör