• İshakEdebiyat

Öykü- Gülnur Özdemir- Aşk-Fiction

Bazen akademisyenliğin sadece kendisi için var olan döngüsel bir sistem olduğunu düşünürüm. Uzay bilimleri, genetik mühendisliği ve biyokimya gibi alanlardaki akademik çalışmalar hariç tabii. Genlerin didik didik edilmesiyle başlayan devrim, nörolojik araştırmalarla devam edip tüm görkemiyle on yıllarca sürerken, insan hayatında binlerce yıldır var olan pek çok olgu ve kavramı da alaşağı etti. Başta zorluklar oldu elbet ama bir kez yerleştikten sonra…

Ne diyordum? Benim bahsettiğim akademisyenlik türü daha çok benim de alanım olan arkaik-modern insan tarihi gibi bölümler… Edebiyat tarihi, olguların evrimleri, karmaşık sosyal ilişki ağları gibi alt dallara ayrılan bölümler.

İşimiz gerek e-kütüphanelerden, gerek basılı kitapların olduğu eski usul kütüphanelerden araştırma konumuzla ilgili kitaplar, belgeseller bulup tespitlerimizi derleyerek makaleler yazmak. Yazdığımız makalelerde bizden önce yazılan makalelere atıfta bulunmak. İleride yazacakları makalelerde onlara atıfta bulunabilmeleri için yazdıklarımızı öğrencilere okutmak. Diyorum ya, döngü bu. Ses çıkarmayayım. Tarih araştırmalarında gördüğüm ve bugün de devam eden birkaç şeyden biri de bu. Düzeninin devam etmesi için ses çıkarmamak.

Bugünkü araştırmam ise tarihte var olan fakat bugün devam etmeyen bir sistemle ilgili. İnsanların ilişki kurma ve eş seçme biçimleriyle. Gen araştırmalarının yeterli sayıda ve nitelikte olmadığı, mikro görüntüleme tekniklerinin yeterince gelişmediği çağlarda, feromonlara güvenilmesi normal tabi. Feromon, bilinç düzeyinde algılanmayan kokular aracılığıyla, bir türün üyeleri arasında, bireylerin biyolojik yapıları hakkında bilgi alışverişi sağlayan kimyasal maddelerdir. Gen tarama ve veri depolama sistemi yaygınlaşmadan önce, karşıdaki bireylerin genleri hakkında belki de yegâne bilgi kaynağıydı. Bu yüzden bugünden geriye bakıp insanları yargılamak ve ilkel bulmak doğru değil. Bu, kolaya kaçmak olur. Mevcut imkânlarla eş seçimi, yani türe yeni katılacak bireyi belirleyen genlerin sahibinin seçimi, bu yollarla yapılıyordu. Özellikle biz kadınlar için işlevsel bir mekanizma.

Güvenlikteki adama kimliğimi okutup kütüphanenin merdivenlerinden çıkıyorum. Basılı kitapların olduğu tarafa yöneliyorum çünkü teknoloji devriminde, tüm eserler dijitale dönüştürülmemişti. Girdiğim odanın bu kadar geniş olması şaşılacak şey. Yani benim konuma ayrılan odanın. Şaşılacak olan bunların dijital ortama aktarılmamış olması değil. Şaşılacak olan, bu konuda bu kadar eser vermiş olmaları. Evet, eş seçimini kimyaya bırakmaları kabul edilebilir. Fakat bu eserler her şeyin kimyaya bırakılmadığına işaret ettiği için bu durumu şaşırtıcı buluyorum. Kimyaya ve doğa kanunlarına olan bağımlılıklarından intikam almak istercesine, bunun ötesine geçip, aşk adını verdikleri biyolojik mekanizmayı sistematik bir şekilde dile getirmişler. Yazdıkları ve dize adını verdikleri cümlelerin son kısımlarını uyumlu yapmaları da bu sistematikleşme isteğinin bir tezahürü. Neyse… Aradığım şairin adı neydi? Gidip onun eserlerini bulmalıyım.

Eski edebiyat enteresan. Kimyasal bir süreçle açıklanabilecek bir olgu hakkında ciltlerce eser vermişler. Aslında önceki yüzyıllarda bunun biyolojik bir süreç olduğunu söyleyenler olmuş ama bu pek rağbet görmemiş. Bu işin ticari bir yönünün olması da bunda çok etkili tabii. Ne diyordum? Sürekli unutuyorum… Hah. Bu faydalı mı ilkel mi bir türlü emin olamadığım garip his, onlara neler yaptırmış… Birbirlerinin süreçlerini seyrettikleri ve okudukları binlerce görsel ve yazılı eser… İnanılır gibi değil ama bu bir eğitim amacı da taşımıyor. Firmalar, yayınevleri, oyuncular, yönetmenler bundan yüklü miktarlar kazanmışlar, evet. Fakat bu işten geliri olmayan insanları bu eserleri seyretmeye ve okumaya nasıl ikna ettiler hayret doğrusu. Yani bu his sadece insan soyunun devamında kullanılmıyor, bir sektör de oluşmuş. Aslında soyunu bu yolla devam ettiren çok azmış. Tuhaf şey… Özellikle benim okuduğum türdeki eserlerde insanlar olmadık işler yapıyor. İstemek ama uzak durmak, acıdan zevk almak, hayatta kalmada etkisi çok az olan ya da hiç olmayan gurur, inat, utanma gibi duygulara aşkın feda edilmesi gibi şeyler. Kavuşunca hatta kavuşma kesinleşince büyünün söneceğine dair olan inançları. Büyü… Daha eski yüzyıllarda buna da inananlar olmuş. Akıl almaz şeyler. Daha da akıl almaz olanı, benim bugün hayatımı bunları araştırarak kazanıyor olmam. Yaşasın tarih.

İlgili kitapları alıp kütüphaneden çıkıyorum. Merdiven kullanmak zevk veriyor, bu noktada eski insanlarla ortak bir noktam var diyebilirim. Aslında zamanlarına sempati duyuyorum, yalnızca bazı işlerini çok verimsiz ve çocukça buluyorum. Güvenlik görevlisiyle selamlaşıyoruz. Çıkarken de inerken de merdiven tercih ettiğimi gördüğünden olsa gerek, bana gülümsüyor. Eski insanların onunki gibi işleri robotların yapacağına dair öngörüleri varmış. Çocukluk işte.

Gizem arıyor. Müsait olduğumda mutlaka yazmamı söylemişti. Ama unuttum. Onu ihmal etmem hiç hoş olmadı. Ben ne zaman bu kadar unutkan oldum? Şu araştırmaya başlayalı tabi. Kafam bunlarla meşgul olduğundan dalgınlaştım, unutkanlaştım. Ama çok da mutluyum. Sanki kendime bir dopamin bombası enjekte etmişim gibi. Gizem gerçekten etmiştir. İlişkilerde rutinden. Gen tarama sonuçları uzak doğudan bir adamı işaret edince, evlenip onunla gitti. Bu araştırmayı da benim başıma yıktı. Oysa birlikte nasıl da mantık yürütür, incelediğimiz bireylere nasıl da gülerdik. İçlerinde bulundukları komik hâllerle dalga geçerdik. Bu arada gen tarama sonuçları dediğim, hepimizin verdiği örneklerin toplandığı ve insan ırkının en iyi sonuç alması için bize en uygun genleri olan bireyle eşleştirildiğimiz dijital havuzdan çıkan sonuç.

Eve gelip çalışmaya başladım. Anlaşılmaz beyitler, çalışmalarımı derinleştirdikçe anlaşılır hâle geliyor ama bu anlaşılırlık sadece bilgi düzeyinde kalıyor. Semboller, çift anlamlılıklar yetmezmiş gibi duyguların tuhaflığı ve öngörülemezliği işi iyice içinden çıkılmaz hâle getiriyor. İyi ki biz bugün duygularımızı işlevselleştirecek ve kontrol altında tutacak tıbbi gelişmeleri kaydetmişiz. Çocukluğumuzdan beri olduğumuz aşılar, yılın belli dönemlerinde aldığımız ve beynin istediği zaman istediği hormonu salgılamasının önüne geçen ilaçlar, dopamin ve serotonin bombalarını yalnızca gerektiği zaman kullanıyor olmamız çok iyi. Yoksa ben geçmiş çağların karmaşasında ve rastgeleliğinde ne yapacağımı bilemez, kesinlikle yok olur giderdim. Gerçi eski insanların da pek bildiği söylenemez ama her sistemde olduğu gibi bir şekilde denge sağlanmış ve sonunda tüm bireyler hoşnut kalmasa da bir şekilde işleri yürümüş. Neyse, bugünlük bu kadar çalışma yeter, hatta çok bile. Beynim bir kazana döndü. İçinde bilmediğim ve birbiriyle uyumsuz görünen türlü sebzelerin dönüp durduğu bir kazana… Yoruldum ve uyumak istiyorum.

Rüyamda birçok imge peş peşe yığılıyor zihnime. O kadar hızlı geliyorlar ki bazılarını seçemiyorum bile. Seçebildiklerimden bazıları kütüphane, serotonin iğneleri, eski kelimeler, Gizem, güvenlik görevlisi, unutkanlık üzerine makaleler, merdiven, bir eski zaman tüccarı, uzak doğu ülkeleri, gen haritası sistemini ilk bulan firmanın amblemi… Evet, önceleri özel bir araştırma şirketi tarafından uygulanan eşleşme sistemi, sonra resmîleşti ve dünya geneline yayıldı. Hastalık taşıyan genlerin her iki bireyde de bulunup bulunmadığı, ortak olmayan gen kombinasyonlarının ne gibi sonuçlar doğurabileceği, bazı kişilik özelliklerinin karşı tarafla uyumlu olup olmadığı gibi pek çok bilgi ortaya dökülüyor. Başlangıçta çiftler hâlinde başvurular alınıp uyum olup olmadığına bakılmış olsa da zamanla sistem, iki kişiyi kıyaslamayı bıraktı ve verilen tekil örneklerin sistemde en çok kiminle uyumlu olduğunu tespit edecek şekilde gelişti. Aslında bu sonuçlarda çıkan kişiyle bir araya gelmek yasal olarak zorunlu değil ama kimse farklı bir tercihte bulunmayı düşünmüyor bile. Yalnızca bazı kimseler form doldururken inanç, ülke gibi konularda kısıtlayıcı tercihlerde bulunabiliyor ama böyle yapan kişi sayısı da çok az.

Rüyamı bir kenara bırakıp evden çıkıyorum. Akademideki derslerimi erteledim, çünkü çalışmalarım çok yoğun ve sunumların yapıldığı döneme yetiştirememekten korkuyorum. Başka sebebi yok yani. Evde çalışabilirdim, ama kütüphanede bana iyi gelen bir şeyler var. Atmosferle ilgili olsa gerek, başka ne olabilir ki? Günümüz insanı işlevsellikten yana ama ben çalışma alanımdan dolayı eski binaları, nesneleri seviyor, onlara büyük bir ilgi duyuyorum. Evet, seviyorum dedim. Bu bir çelişki gibi görünebilir ama her ne kadar dopamin mekanizmamız ilaçlarla baskılanıyor olsa da tamamen devre dışı bırakılmıyor. Belli miktarda hâlâ üretiyoruz. Mühim olan, kritik ve büyük kararlarımızı doğaya bırakmıyor olmamız.

Duvarlarla çevrelenmiş geniş alandan geçip girişe varıyorum. Güvenlik görevlisi bana başıyla selam verdi mi bilmiyorum. Nedense ona bakmadan geçiyorum. Neden acaba? Çıkarken kalbim küt küt atıyor, merdivenden olsa gerek. Başka neden olabilir ki? Merdiven kullanmayı bırakmalıyım. Yukarı çıkınca çalıştığım konuyla ilgili bölüme giriyorum. Bir tıkırtı oluyor, aldırmıyorum. Hep konumlandığım masaya yerleşiyorum. Not alma cihazım her zamanki gibi çantamda ama o da ne, dün buradan alıp eve götürdüğüm kitapları yanıma almadığımı fark ediyorum. Moralim bozuluyor. Raflardan konuyla ilgili başka bir eser arıyorum. Bunu yaparken heyecan ve kaygı içindeyim. Ben ne zaman böyle unutkan, heyecanlı, dalgın oldum? Doğru ya, araştırmaya başlayalı. Ya da Gizem’in töreninden sonra. Zaten aşı hatırlatıcı mı da o törende kaybetmiştim.

Elimde divan şiirlerinden seçmeler ve araştırdığım şairin başka eserlerinden oluşan bir yığınla masama dönüyorum. Oturup kitaplara eğilmemle birlikte saçlarım gözlerimi örtüyor. Toka takmamış mıydım? Duyduğum tıkırtıyı hatırlıyorum. Düşürmüş olmalıyım. Herhalde aşağıda olmuştu bu. Ana girişte, güvenliğin oralarda. Evet, evet, aşağıda olmuş olmalı. İniyorum. Ağzım kuruyor. Nefes alıp verişlerim hızlanıyor. Merdiven inerken bile kalp atışımın hızlanmasıyla dopamin baskılayıcımı unutmamın ilgisi olup olmadığını düşünmeyi, tokamı bulduktan sonraya bırakıyorum. Belki biri bulup güvenliğe bırakmıştır. Onun yanına… Gider sorarım. Ağzım kurudukça kuruyor.

Güvenliğe doğru ilerliyorum ancak görevlinin endişe dolu, mavi gözleriyle karşılaşıyorum. Yüzünde beni rahatsız eden bir şey var, ama aynı zamanda beni kendine… Hormonları yüzde yüz öldürmememiz bunun gibi işlere yarıyor, benim gibi bir Leyla’nın (bu kelime dalgınlar için kullanılıyor) resmî kütüphanedeki bir eserle öylece dışarı çıkmasını engellemek gibi işlere. Çünkü yukarı çıkarken tokamı unuttuğum gibi aşağı inerken de elimdeki kitabı bırakmayı unutmuşum: Nazım Divanı. Yalnız güvenlikçinin gözlerinde farklı bir alev var. Neden bu tabiri kullandığımı sorgulamayı sonraya bırakıyorum. Her şeyi açıklamak için ona doğru ilerliyorum. O sırada başka bir açıklama zihnimde beliriyor. Yüzündeki hayret ve ilgi onunla ilgili değil, benim uzun süredir ilaçlarımı kullanmamamla ilgili. Onun yüzüne bu yorumları, bu anlamları veren benim. O yine eskisi gibi dümdüz bakıyor, yani öyle olsa gerek, bense bambaşka bir şey görüyorum. Tıpkı bir…

Karşısında durup yüzüne baktığım an neden onun yerini robotların tutamayacağını idrak ediyorum. Beyitlerden birinin anlamını çözdüğümü fark edip not alma cihazımın olduğu üst kata doğru çıkmak için geri dönüyorum. Sonra (hâlâ varsa) aklıma bir fikir geliyor. Onun bileğinde de bir aşı hatırlatıcısı olduğunu, onunkinin de kaybolabileceğini, kırılabileceğini, bozulabileceğini düşünüyorum. Yukarı çıkınca divan edebiyatı tarafına değil diğer tarafa yöneliyorum, ahlakla ilgili bölümü geçip teknoloji tarafına ilerliyorum. “Gel gör Nazım başa geldi akıbet, divânegân-ı aşka gülerdik zeman ile” beytini içimden tekrarlıyorum. Beni bu “divanelik”ten kurtaracağını düşündüğüm kitabın önünde duruyorum: “Dijital Hatırlatıcılar, Çalışma Sistemleri ve Bloke Ediciler” Konumla ne ilgisi olduğunu görevliye nasıl açıklayacağımı düşünerek, eve götürmek üzere kitabı alıp merdivenlerden iniyorum.


Gülnur Özdemir

62 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör