• İshakEdebiyat

Öykü- Gülnur Özdemir- Değişmeyen

Sevgili dostum Ellen,

Söze nereden başlayacağımı bilmiyorum. Biraz suçluluk da hissediyorum. Sana yıllardır yazmadığımdan değil; ikimiz de biliyoruz ki bu suçta yalnız değilim. Suçluluk duygumun sebebi, senden başka kimseyle paylaşamayacağım bir olay olduğunda, senin beni dinlemeye eskisi gibi hazır olduğunu varsaymam ve fütursuzca yazmaya başlamam. Sen, yine de beni anlarsın. Görüyorsun, kendimi anlatıcı, seni dinleyici olarak öyle konumlandırmışım ki hatırını bile sormadan söze girdim. Umarım seni bıraktığım yerde, en az bıraktığım günkü kadar mutlusundur Ellen. Umarım beni iyi tanıdığın ve şu anda sabredemeyeceğimi, hemen anlatmak zorunda olduğumu bildiğin için beni affedersin. Bu kadar acil ve yalnız sana anlatabileceğim bir şey olmasından, meseleyi tahmin etmişsindir diye düşünüyorum.

Evet, Edward’dan bahsediyorum. İhanetinden sonra yaşadıklarımı unuturken hep yanımdaydın; benimle sımsıcak konuşarak. Artık olanları ve olmayanları düşünmemem gereken bir noktaya geldiğimde ve buna kendimi güçlükle ikna ettiğimde de yanımdaydın; konuşmayarak. Kasabamız… Okul çıkışlarında üçümüzün birlikte eve yürüyüşleri, şakalaşmalarımız, hayatın büyüklerden nasıl aldığına bir türlü inanamadığımız ve hep bizim olacak sandığımız yaşama sevincimiz… Islak taşlı yollardan geçip değirmenin arkasındaki göle gittiğimiz, senin bizi anlayışla yalnız bıraktığın günler… Edward’la aynı manzarayı defalarca resmedişimiz… Gölün bazen berrak, bazen ilkbahar yağmurlarından sonraki bulanık halini, bazen sarı yapraklarla, bazen öğle güneşinde ağaçların yansımasıyla örtülü halini, bazen gün batımında büründüğü ulvi görüntüsünü resmedişimiz. Bana isimler takması, benimle dalga geçmesi… Asıl amacının beni küçük düşürmek olmadığını bildiğimizden seninle birbirimizi dürtüp gülüşmelerimiz… Veya öyle sanmamız. Edward… Küçük kasabamızda, tüm dünyamı oluşturan ve tüm dünyayı da oluşturduğunu sandığım üç şeyden biri. Sen, o ve sanat okulu hayalim. Büyülü bir şekilde birbirine bağlı üç şey. Gökten eli meşaleli beyazlı bir adam gelip de bu üçünün birbirinden ve benden farklı şeyler olduğunu söylese, ona bir küpe çiçeğinin taç yaprağının, çanak yaprağının ve gövdesinin farklı şeyler olduğunu söyleyen birine nasıl bakarsam öyle bakardım. Ancak gördük ki gökten gelen meşaleli adamlardan çok daha ikna edici şeyler varmış hayatta. Burada durmalıyım, defalarca dinlediğin ve bana hakkında ışık tuttuğun olayları yeniden anlatıp vaktini almama gerek yok. Yazma sebebim olan karşılaşmaya gelmeliyim artık.

Biliyorsun bir oğlum oldu. Onu yıllardır görmesen de büyüdüğünü tahmin edersin. Bu ay mezuniyeti var. Törende giymeye bir kıyafet almak için çarşıya gitmiştim. Mağazalarda biraz dolandım, sonra sıcak bir kahve içmek için bir kafeye girip oturdum. Bir gazetenin sayfalarını karıştırıp, kahvemi içtim. Yorgunluğumu biraz attım diye kalkmak üzereydim ki, gazetenin sayfaları arasından onu gördüm. Bir anda kalbim çarpmaya başladı ve dilim damağıma yapıştı. O olduğuna inanamıyordum. Belleğimden irili ufaklı, renkli renksiz imgeler, inanamayışımla mücadele etmek istercesine bilincime hücum ettiler. Onu gördüğümde sıkışmıştım, bir el kalbimi sıkmıştı, boynumdan kollarıma doğru yayılan bir şey kıpırdamalarını engelliyor, bacaklarımı her zaman kaldırmamı sağlayan güç sanki beni terk ediyordu. Takatken kesiliyor gibi anlattığıma bakma, vücudumda bir canlanma meydana gelmişti. Onu görünce hissettiğim şey, on beş yaşımdakiyle aynıydı. Aptal bir sevinç ele geçirmişti bedenimi. Saçlarının o kendine özgü kirli solgun sarısı, bir aşkı değil bir geçmişi olduğu gibi geri getirmişti. Aylarca beni tedavi eden biri olarak kızma bana. Gücenme. Tedavinin işe yaramadığını sanma. Hem bunlar yalnızca ilk anda hissettiklerim. Vakit kaybetmeden toparlandı büyüttüğün kız. 40 yaşında bir kadının zaten yapması gerekeni marifetmiş gibi anlatmasına da bakma. Diyorum ya, sen beni anlarsın.

İçimdeki kız, onun beni bir mıknatıs gibi çekeceğini biliyor olmalıydı. Gazeteyle yüzümü gizledim. Kollarımı kaldıracak gücü böyle bulmuş olmalıyım, beni görmemesi şarttı. Biraz oyalandıktan sonra masasından kalktı, kasaya ilerledi. O âna kadar sahip olduğumu bilmediğim hızlı düşünme yetimi kullanarak hesabı masama istedim. Bir dakika sonra caddede, ardındaydım. Beni yıllardır görmüyorsun Ellen, böyle çocukça şeyler yapıp sana anlatarak vaktini aldığım için beni sığ buluyor olabilirsin. Eski bir macera vasıtasıyla sana akasyaların arasında geçen güzel çocukluğumuzu hatırlattığım için gülümsüyor olabilirsin. İhanetinden sonra yaşadıklarımı unutmam için verdiğin emekleri hatırlayıp, onu görür görmez başa döndüğümden dolayı bana kızıyor veya evli bir kadın olarak onu takip ettiğim için beni ayıplıyor olabilirsin. Edward’ın yalnızca bir erkek değil, silinmez bir çocukluk anısı, olumsuzlukla da olsa beni bugün olduğum zihinsel duruma ve olgunluğa getiren ve ne yazık ki itiraf edeceğim; kendisinden sanat adına çok şey öğrendiğim bir arkadaş olduğunu hatırlarsan, beni kınayışın bir nebze de olsa azalabilir. Üstelik onu merak etmeye hakkım da vardı, acaba hayat, ihanetinden sonra onun benim bulunduğum noktadan daha yukarı çıkmasına izin vermiş miydi? Benim bulunduğum nokta… Takibimde bu da etkiliydi tabi. Çocuklarını okula gönderip ocağı kapattıktan sonra bir ev kadının öğle sonrasında, eski bir dosta ya da düşmana veremeyeceği ne vardı ki? Üst komşuyla içilen kahveler, ikindi sonrası yürüyüşleri, arkadaşlarla gidilen sinemalar… Diyelim ki sinemaya gidiyordum. Ne fark ederdi? Bir öğle sonrası kahvesi hayatımdan eksik olabilirdi.

Ardından sessiz adımlarla yürüyordum. Caddenin orta halli yoğunluğunda, aramızda belli bir mesafeyle gidiyorduk. Kıyafetlerimde, görünüşümde dikkat çeken bir şey yoktu. O biraz kilo almıştı sanki. Gözlerinin dumanlı mavisi aynıydı. Dağınık uzun saçları gevşek bir toka ile tutturulmuştu. Yüzünde, kafamdaki Edward’ın yüzünde olmayan çizgiler vardı. Bu bana onun gözünden kendimi düşündürdü ve ürperdim. Bu konuyu derhal zihnimden sildim. Dikkatimin, onun bir lise bahçesine yaklaşıp meraklı gözlerle etrafa bakınmasıyla dağılması, bu silişi epey kolaylaştırdı. Bakışlarındaki merakın bir tatminle yer değiştirdiğini görmemle beraber, baktığı yere baktım. Lepiska saçlı liseli bir genç kız, hoplarcasına adımlarla ona doğru geldi. İnce bedenine ait kollarından beklenmeyen bir dinamiklikle, elindeki büyük paketi Edward’a uzattı. Gazeteye sarılı bu nesne, şeklinden ve büyüklüğünden anladığım üzere bir tabloydu. Edward deri ceketinin cebinden harçlık denebilecek bir miktar para çıkarıp kıza verdi. Kız bundan sonrasını umursamayarak teşekküre benzer bir şeyler mırıldandı ve oradan ayrıldı. Ed, yaktığı sigarayı ağzında tüttürürken, bahçe duvarının üzerinde resmin bir yüzünü yarım yamalak açtı, üstün körü bir bakış attıktan sonra özensizce gazete kâğıdını geri dürdü ve koltuğunun altına kıstırdığı tabloyla birlikte gerisin geri yürümeye başladı. Yanımdan geçeceğini anladığımda, sırtımı caddeye verip yüzümü önünde durduğum vitrine dönüşüm, bana çocukken okuduğumuz polisiyelerdekilere benzer bir an yaşattı. Heyecanlanıyordum. Bacaklarım karıncalanıyordu. İlk andaki melankolim, yerini bir gizem ve macera duygusuna bırakmıştı. Monoton hayatım sanki yıllardır bugünü beklemiş, beni bir kitap ya da film kahramanı yapmış gibiydi. Acaba ne için ödüllendiriliyordum?

Şikâyetçi olmadığım yorgunluğuma yol açan kovalamaca, Edward’ın zemin katlardan birindeki küçük bir ofise girmesiyle son buldu. Açık pencereden içeriyi görebiliyordum. “Kader bana cömertçe içeride olanların görüntüsünü sunuyor.” diye aklımdan geçirdim. Bugün benim günümdü. Bugünün yıldızı bendim. Şansımın verdiği özgüvenle, pencereye iyice yaklaştım. Polisiye tadını yarım bırakmamak için hafifçe gizlendim. Ardına gizlendiğim tabeladaki harflere takıldı gözlerim: Olive Art Gallery. Tekrar içeri baktığımda kıvırcık saçlı, toparlak yüzlü bir adam, Edward’ın genç kızdan aldığı tabloyu inceliyordu. Birkaç pastel ton dışında bir şey göremedim. Biraz baktıktan sonra kafasını salladı. “Konuştuğumuz gibi…” dediğini duydum. Genç kızın Edward’dan aldığına kıyasla oldukça yüklü görülen bir miktar parayı ona verdi. Dışarı çıkan Edward’ı, az önceki vitrin numaramla atlattım. Ardına düşmeye cesaret edeceğim kadar zaman geçtiğinde, telefonunu almış, az önceki genç kız olduğu anlaşılan kişiyle konuşuyordu. “Konuştuğumuz gibi,” dedi ona. “Komisyonumu da aldım elbette. Çok yeteneklisin, tekrar birlikte çalışmalıyız. Görüşürüz.” Bunların yanı sıra kıza söylediği yüzdeleri de duymuştum. Matematiğimi bilirsin Ellen, ama duyduklarım ve gördüklerim arasındaki uçurum öyle barizdi ki, ben bile Edward’ın neler çevirdiğini anladım.

Akşamın yaklaşması beni tedirgin etse de, hâlâ vaktimin olmasına güvenerek, takibe devam ettim. Üçüncü ve son durağımız, bir resim sergisiydi. Herhalde kazandığı parayla buradan bir tablo alacak diye düşündüm. Ne de olsa bu işlerle uğraşıyordu. Sanat okulunu bitiren, sıradan bir evde günlerin geçmesini beklemek yerine sanat galerilerinde, müzayedelerde, ışıltılı akşam yemeklerinde vaktini değerlendiren o. Ben değil o… Bu düşünceyi hızla kafamdan sildim. Edward’ın girişinin ardından bir müddet bekledikten sonra her şeyi göze alıp içeri girdim. Kendime güvenim ve haklılığıma olan inancım, cesaretimi iyice artırmıştı. İçerisi küçüktü, o yüzden koridorun girişindeki tabloların önünde uzun süre oyalandım. Koridorun bittiği yerden bir salona giriliyor, asıl tablolar orada sergileniyordu. Edward bir türlü tablosunu seçememiş olmalıydı ki içeriden çıkmak bilmiyordu. Sonunda merakıma engel olamayarak kafamı içeri uzattım. Gördüklerim beni şaşırtmıştı. Edward tabloların önünde gezmiyor, yuvarlak bir masanın önünde durmuş, sağa sola tedirgin bakışlar atarak ikramlardan yiyordu. Eksik söyledim; yiyip içiyordu. İçmesi son bulmayacak gibiydi. Bedava yemek ve içki… Buralarda tanıdık bir sima olduğundan mı, gerek duymadıklarından bilmiyorum: Kimse gitmesi ya da durması için bir uyarıda bulunmuyor, ancak resimlerle ilgilenmesini sağlayacak bir hatırlatmada da bulunmuyordu. Dışarı çıktım. Sergi binasının karşısındaki durakta beklemeye başladım. Çıkışını gördüğümde geçen süreyi göze alacak olursak, karnını iyice doyurmuş olmalıydı. Ona son bakışımdı bu. Onun hakkındaki gerçekler üzerine de son kafa yoruşum. Edward sanat için buralarda dolanmıyordu. Genç sanatçılar üzerinden para kazanıyor, sanat ortamlarına girip kendini gösterip yiyip içiyor, belki zengin dostlar da ediniyordu. Günübirlik fırsatlardı bunlar. Kimse içten değişmezdi. Belki görüntülerimiz değişiyordu. Yeşil ceketi öğlen olduğundan daha mı eskiydi? Yüzündeki kırışıklıklar alnına, boynuna yayılmıştı sanki. Sabah da yüzünün ortasında sarı bıyıklar var mıydı? Ayrıca göbeği mi çıkmıştı ne? Yürüyüşü de onu takip ettiğim zamanki kadar hızlı değildi.

Aklımdan liseli kızın tablosunu ve pastel renklerini geçirdim. Gözümün önüne pastel tonlu ilk gençliğimiz geldi. Saman sarısı, duman mavisi… Edward tabloyu iyi paraya sattığına göre, genç kız oldukça yetenekli olmalıydı. Edward bu, yetenekten anlardı, işini bilirdi. Yine de tuhaf olan bir şey vardı. Kimse değişmediğine göre Edward’ın hâlâ kurnazlık peşinde koşuyor olması beni neden şaşırtıyordu? Kimse değişmediğinden olsa gerekti. Ne de olsa bazılarımız, sanat okulu başvuru formunu ve örnek çalışmasını, kasabadaki tek rakibine teslim edecek kadar saf yaradılışlıydı.


Gülnur Özdemir

106 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör