• İshakEdebiyat

Öykü- Hülya Yalçın- Ardıç

Vadinin yamacına uzanan taşlı patikadan yürürken bitkindi. Çocukların yokuş aşağı koştuğunu görünce durdu, yutkundu, dikkatle baktı arkalarından. Hâlâ aşağı doğru koşuyorlar, ben yukarı koşardım. Sanki içindeki yaranın kabuğu kalkmıştı da acısı bütün bedenine yayılmıştı. Annesinin, vadinin yakınından geçen derenin sularında kasabalının çamaşırlarını yıkadığı geldi aklına. “Zeliha nerede kaldın?” dediğini duyar gibi oldu. Adımlarını sıklaştırdı. Hâlâ adımlarımı sayıyorum. Az kaldı. Derin kuyuyu geçince bayırın en güzel yerindeydi. Derin kuyu görünmüyordu. Küçük küçük evler dikilmişti patikanın kenarlarına. Gökyüzünün mavisinin korunun yeşiline karıştığı yerler taşa kesmişti. En azından yol eskisi gibi. İlerledikçe evler arttı. Evlerin bacaları dikkatini çekti. Kışın buralar duman karası olur. Annemin yıkadığı sakız gibi bembeyaz çarşaflar duman lekesi. Hızını kesmedi, gözleri derin kuyuyu arıyordu. Ayakları yorgun bedenini taşıyamaz hale gelinceye kadar yürüdü, yürüdü. Derin kuyu yok. Yüzü asıldı. Biraz daha yürüyünce evler gözden kayboldu, kayalıkların yakınındaki geniş çayır göründü. Durup soluklandı. Çayırın vadiye bakan yamacının tam kenarındaki ardıç ağacına uzun uzun bakarken gözleri ışıl ışıldı.

“Tek başına, dimdik, ayakta,” diye haykırdı.

Sesinde aradığını bulmanın coşkusu vardı. Koştu, ağacın gövdesine sarıldı.

“Gövden kalınlaşmış,” dedi.

Eğildi, ağacın öteki tarafındaki kovuğuna baktı. Kovuğun üstü eskisi gibi dardı ama altı biraz genişlemişti. Yüzünde bir gülümseme belirdi. Önce bir ayağını sonra ötekini dikkatlice kovuğun olduğu yana attı. Kafasını kovuğa uzattı. Aynı kokuyu aldı, çürümüş yapraklar. Kalçasının bir bölümü kovuğun içinde kalacak şekilde iki büklüm oturdu. Eskiden olduğu gibi ayağını kayadan aşağı sallayıp vadiye baktı. Karıncalar gibi bağda üzüm toplayan kadınlı erkekli işçileri gördü. Okul harçlığı çıkarmak için Rüstem Ağa’nın bağlarında çalıştığı günler geldi aklına. “Rüstem Ağa!” dedi. İçinde büyüyen öfkeyi aradan geçen yıllar soğutmamıştı. Kendini, oturduğu yerden ufak ufak kovuğun içine doğru itti. Saçlarına kıymıklar takıldı. Dikenler battı kalçasına. Kıymıkları temizlerken öte yakadaki demir yolundan geçen tren takıldı gözüne. Silkindi. Gözlerini kısarak baktı karşıya. Tren yolunu ardıç ağacının kovuğundan seyretmeyi severdi. “Bir gün,” derdi, “bir gün beni de götürecek buralardan.” “O götürmedi ama gönderdiler,” dedi. Derin bir iç çekti. “O zamanlar,” dedi, yaşlı ardıç ağacına baktı, “ben küçüktüm, sen kocaman, hayallerim erişilmez.”

Bacağından dizlerine doğru bir kıpırtı hissetti. Ürperdi, pantolonunu dizine kadar çekti. Bacağındaki kara yanık izi ortaya çıkmış, kıpırtı yok olmuştu. Paçalarını indirmedi. Usulca okşadı yaranın izini. Tren bir yılan gibi kıvrıla kıvrıla vadide süzülürken, güneşin ışıltısı kara bulutlara döndü. “O yangını söndürecek su bulamamışlardı ama şimdi bütün vadi baraj sularının altında kalacak!” dedi. Kara bulutlar gözlerinde yağmura döndü.

Kafasının içinde susmayan konuşmalar vardı. Kalktı, dikkatlice ardıç ağacının çayıra bakan köşesine oturdu. Dallarına tırmanmayı düşündü. Hiç gücü yoktu. Dalların arasında ardıcın yapraklarına benzemeyen başka yapraklar gördü. Yaprakların ayrıksılığı, hatıralarında kasabadan kalan izlere benziyordu. Kafasındaki sesler çığlığa döndü. Kulaklarında “Çamaşırcının kızı Zeliha” ile başlayan alaycı maniler uğuldadı.

“Sorun, annemin çamaşırcı olması mı, babamın gurbete gidip dönmemesi miydi?” dedi “Rüstem Ağa’nın annemi kuma götürmek istemesi miydi yoksa? Benim suçum neydi peki?”

Telefon sesiyle sıçradı. Arayan patrondu. Bir anlık tereddütten sonra cevapladı.

“Zeliha Hanım ne yaptınız? Zemin etüdü çıktı mı?”

“Arazideyim, henüz çıkmadı.”

“Orada birinin geniş arazisi varmış. O kasabaya barajı kurmamız için baskı var, ama karar sizin.”

“Kimmiş geniş arazisi olan?”

“Rüstem Saruhan diye biri.”

Zeliha’nın elleri titredi, kaşları çatıldı.

“Zemin etüdüne bağlı olarak karar vereceğim.”

“Acele edin, gün içinde sizden haber bekliyorum.”

“Tamam.”

Kalktı. Arka cebinden bir sigara çıkardı, çakmağına bakındı, bulamadı. “Arayınca bulunmuyor meret,” dedi. Sigarasını her yaktığında yangın gecesini hatırlardı.

Kayalığın başında durdu. Önünde uzanan vadiye, demir yolu istasyonuna, çayırın arkasındaki kırmızı çatıları görünen evlerin bacalarına baktı. Nefesi daraldı. Sert esen rüzgâr saçlarını dağıttı. Eğilip pantolonunun paçasını indirdi. Ufak ardıç filizleri takıldı gözüne. Aralarından biri dikkatini çekti. Ardıç ağacına, “Senin gölgende yeni fidanların mı büyüyecek?” dedi, “Ben de senin gölgende büyüdüm. Bak bu senin kökünden kayalığa yaydığın bir avuç toprağa tutunmuş.” Telefonu çaldı. Arayan yine patrondu.

“Zeliha Hanım, zemin etüdünü derhal raporlaştırmanız gerek.”

“Neden?”

“Şimdi bakanlıktan aradılar, iki saat içinde raporu bakanlığa göndermemiz gerekiyor.”

“Tamam,” dedi Zeliha. Eli telefona gitmedi.

İstasyondan ayrılan trenin vadiyi titreten düdük sesini duyduğunda kayalıkların kenarında oturup derin düşüncelere dalmıştı. Acı düdük sesi, annesiyle kasabadan ayrılmak zorunda kaldıkları gece. O geceye kadar trenin kasabayı çevreleyen dağların arkasındaki güneşi getirdiğine inanıyordu. Bilmedikleri yerlere doğru yol alırlarken tren arkalarında bıraktıkları kasabayı zifiri karanlığa, gittikleri yerleri sise boğmuştu.

Akşamın kızıllığı vadiye çöktüğünde hâlâ ardıç ağacının altında oturuyordu. Patronun telefonundan sonra kim bilir kaç kez vadiyi sulara gömüp çıkarmıştı. Üzüm bağlarındaki işçiler bağlardan ayrılırken, içi burkuldu. Kente göçerler, kimsenin eline bakmazlar. İyi ki evimizi yakmışlar, yoksa ben de onlar gibi Rüstem Ağa’nın eline bakacaktım. Ama etrafa baktıkça kasabadan hiç gitmediğini fark etti. Belki kasabada evi yoktu, annesinin mezarı da ama demir yolu karşısındaydı, ardıç ağacı yanında.

Pat diye bir ses duydu, sonra da acı bir çığlığa benzer kuş sesi. Kalkıp koştu. Bir ardıç kuşunun yavrusu yuvadan düşmüştü. Yuvanın nerede olduğuna baktı, ardıç ağacının en alt dalında, neredeyse başının üzerinde. Yavruyu avucuna alıp dikkatle tırmandı. Yuvada bir yavru daha vardı. Elindeki yavruyu yuvaya koyarken parmağıyla okşadı onları. Eskiden olduğu gibi biraz daha yukarıya tırmandı. Bir dalın üzerine oturup soluklandı. Kalktı. Yavaş yavaş aşağı inerken ardıcın alt dallarından birini saran ökse otuna baktı. Ağlayan küçük bir kız çocuğu yanaklarında iki damla yaş. Cıvıltıların çokluğundan yukarılarda başka yuvaların da olduğu anlaşılıyordu. Çocukluğunda her canı sıkıldığında geldiği, altında ders çalıştığı, dallarında oturduğu ağaç, koca bir evin sahibiydi. Usulca indi aşağı. Oturdu. Telefonu yine çaldı. Patrondu arayan. Bu kez cevap vermedi. Telefonundan barajın kapsayacağı alanın taslağına baktı. Ardıç ağacı da sular altında kalacaktı. İçine koca bir taş oturdu. Uzunca süre dallara baktı, sonra vadiye. Bacağındaki yanık izi sızladı. Daldaki ağlayan küçük kız, ardıç ağacının kovuğuna girdi. Annesinin sakız gibi beyaz çamaşırları düştü aklına. “Çamaşırcının kızı Zeliha,” dedi kendi kendine. Yaka cebinde bir ağırlık hissetti. Elini cebine soktu. Çakmağı cebindeydi. Bir sigara yaktı, derince bir nefes çekti. Telefonunu çıkardı. Gözleri dolu dolu aradı patronu.


Hülya Yalçın

331 görüntüleme2 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör