• İshakEdebiyat

Öykü- Hüseyin Kılıç- Şimdi Karşıya Geçebilirsiniz

Bilmezdim kırmızının bu kadar uzun

Yeşilinse kısacık yandığını

Bu derde düşmeden önce


Ne demek istediğimi anlamadınız değil mi? Zuhal’i, Lale’yi, Selim’i, Osman’ı tanımıyorsunuz da ondan… Problem değil. Şimdi dilim döndüğünce hepsini anlatacağım. Ya da bir kısmını… Bakalım.

Duyup duyacağınız, okuyup okuyacağınız, görüp göreceğiniz en garip aşk hikayesi olabilir bu. Yaşayıp yaşayacağınız? – Hiç sanmıyorum.

Bir varmış (Zuhal, Lale) bir yokmuş (Selim, Osman) – kombinasyonlar değişebilir, değişiklikler haber vermeden yapılabilir.

Evvel zaman içinde (Bundan iki yıl önce) kalbur saman içinde… Durun, bırakmayın okumayı sadece modern zaman masalı nasıl anlatılır bilmediğim için bu savsaklığım, dilim zor dönüyor zaten ama konumuz o değil, hikâyenin sonunda bundan bahsederim belki. En iyisi doğrudan konuya gireyim.

Lale’yi tanımadığınızı söylemiştim ya hani, hakkında hiçbir fikriniz yoktu. En azından bir kısmınızın… Aslında eğer Güçlü Banka müşterisiyseniz en az bir kere arayıp bir derdinizi anlatmaya çalışmışsınızdır. Müşteri temsilcisine ulaşana kadar da sizi oyalayan o bant kaydına ya da bant kadına kızmışsınızdır illa ki. İşte o kızdığınız kadın bizim Lale. Ne kadar kızsanız haklısınız.

Lale güzelce bir kızımız, sesi kendinden güzel. İki yaşından bu yana şarkı söylüyorumgillerden. Konservatuar mezunu; tiyatro yapıyor, şarkı söylüyor, seslendirme yapıyor, ekmek neredeyse oraya gidiyor; çalışkan yani. Ama bir kusuru var, sürekli başkalarının kusurunu arıyor o mağrur, şehla, yeşil gözleri. Kendi açıklarına ise gözleri, kulakları ve özellikle burunları kapalı. Evet, arkasından yaz kış çok terlediği konuşuluyor ama o bunun hiç farkında değil.

Neyse, arkasından çok konuşmayalım. Ne de olsa Osman’ın eski sevgilisi. Bizim düz Osman, mühendis. Kendisi de şaşırmıştı Lale’nin onu nasıl beğendiğine. Bir tiyatro oyunu sonrasında öylesine fotoğraf çektirmiş, öylesine Lale’yi etiketlemiş, öylesine övgüler dizmişti. Şimdi anlatırken, “Allah bir daha çektirmesin,” diyor ama başta ağzı kulaklarına varıyor arada sırada önce Lale’yi öpüp içinden, “Allah Allah…” diye merak ediyordu bu kızın ona niye baktığını. Osman çok geçmeden Lale’nin kendinden başkasını görmediğini, duymadığını, hep övülmek istediğini ama kusurlarını duymak istememesi bir yana, sürekli başkalarının ve tabii ki onun da açıklarını aradığını fark etti de bir yılı devirmek üzerelerken öylesini bir daha bulamayacağını bile bile sorunun kendisinde olduğunu söyleyip ayrıldı Lale’den.

Sonra ne yaptı? İki ay boyunca her gün Güçlü Banka’nın 444’lü numarasını arayıp önce üçe sonra beşe sonra ikiye bastı. Lale’yi aramadı ama her gün Lale’yle konuştu. Sonra ne oldu? Hayat gailesi işte… Her gün Beşiktaş’tan Kadıköy’deki büroya giderken güzel kızlar, çirkin kızlar, güzel havalar, kötü havalar, balıkçılar, simitçi, kahveci, gazozcular, serçeler, güvercinler, martılar diye diye aklının bir köşesine attı Lale’yi ama yine de arayıp sesini duymaktan tam olarak vazgeçemedi. Lale ise en son, patronun yeğeninin hastalığını bilmeden çok kaytardığını söyleyince tüm işlerin geçici olduğunu bir kez daha anlayıp bundan sonraki işlerinde daha dikkatli gözlemler yapmaya karar verdi ve sanırım İstanbul’dan taşındı. Bu arada sesi hala Güçlü Banka’nın çağrı merkezinde yankılanmaya devam ediyor.

Selim’i de tanımadığınızı söylemiştim ya, aslında onun sesini de duyanlarınız vardır eminim. Kadıköy’e metroyla ya da vapurla gittiniz ve metronun üç numaralı çıkışının hemen dibinden karşıya geçmek istediniz ama trafik akmaya devam ediyor, arabalar durmak bilmiyor. Ne yaparsınız? Evet, hemen trafik lambasının direğindeki düğmeye basarsınız – trafiğe aldırmadan karşıya geçmeye çalışanlardan olmayın lütfen. Evet, bastınız, ne oldu? Yeşil ışık yanmadı ama Yaya Efendi Hazretlerinin ruhu, “Lütfen bekleyiniz… Lütfen bekleyiniz…” demeye başladı ve siz uysal bir şekilde lütfen beklerken bir anda bir mucize olmuş gibi ses “Şimdi karşıya geçebilirsiniz. Şimdi karşıya geçebilirsiniz.” deyince hipnotize olmuş gibi karşıya geçtiniz. İşte o ses var ya o ses... Selim’in sesi!

Belediyenin trafik lambalarına sesli uyarı projesinde ihaleyi alan firmanın muhasebecisi Selim. Patron, “Gel bakalım,” deyip söylediklerini kaydettiğinde çok eğlenmişti ama İstanbul’un olduk olmadık yerlerindeki ışıklarında kendi sesini duymaktan sıkıldı sonradan. Artık kimseye sesim güzeldir demiyor. Selim’in anlatılacak birçok özelliği olabilir; gözünüzde canlandırmanız için yapışık kulaklarından, gülerken sağ gözünün altında oluşan tikin ona garip bir hava verdiğini, sol elindeki derin kesik izinin çocukken yaptığı bir kavgadan olduğunu, marka giyinmeyi sevdiğini, avcı olduğu için gözlerinin ve kulaklarının çok keskin olduğunu söyleyebilirim ama bunlara gerek var mı bilmiyorum. Bazen Selim, sadece Selim. Konuyu dağıtmayalım değil mi?

Selim Zuhal’in nişanlısı idi. Zuhal’i bilmezsiniz ama yine de kısacık kariyerinde her ay başka bir mağazada gün boyu ayakta satış görevlisi olarak –tezgahtar değil, aman ha!– olarak çalıştığı için Kadıköy’de karşılaşmış olma ihtimaliniz yüksek. Her satış personeli gibi o da konuşmayı sever, karşısındakini ikna etmek mesleki bir refleks olarak hoşuna gider ama Selim’i bir türlü ikna edemedi. Selim ne düğünü sade yapmaya ne annesinden uzak bir semtte oturmaya ne de mini mini bebeleri için Zuhal’in önerdiği isimlere sıcak baktı. Üstelik, çok değil, düğüne bir ay kala, “Yok” dedi, “Yapamayacağım.” Allah var yaptığı hiçbir masrafı sayıp dökmedi ama Zuhal’in kalbini çok kırdı Selim.

Selim’in nişanı bozduğu akşam Zuhal odasında bağır çağır ağlıyor, aklından binlerce düşünce geçmesine rağmen ağzından sadece, “Ama”lar dökülürken Osman ise Lale’yi daha doğrusu Güçlü Banka’yı aramayı ilk defa unutmuş televizyondaki filmde Bruce Willis’in bu kez işin içinden nasıl çıkacağını merak ediyordu.

Bu iki çiftin sadece birini tanısaydım ne anlatmak için kendimi yorar ne de sizin onları tanımanızı isterdim. “Ne var yani ayrıldılarsa” derdiniz muhtemelen. Gelgelelim dünya dönerken bazen – belki de her zaman – anlatılacak tesadüfler getiriyor karşımıza. Devam ediyorum.

Toplu taşıma kullananlar, özellikle mesaisi düzgün bir yerlerde çalışıyorlarsa bilirler; sabah belli bir saate evden çıkarsınız, poğaça, börek alırsınız ya da alanları görürsünüz, otobüs, dolmuş ne gelirse biner, özellikle İstanbul’da kaç vesait gerekiyorsa tüm aktarmaları yaptıktan sonra işyerine varırsınız. Bu rutini belirli bir süre yaptıktan sonra bazı simalarla kader ortağı olursunuz. Elinden sigara düşmeyen çocuk, kravatı kayık beybaba, her gün farklı şapka takan genç kız, o kadar poğaçayı kaç kişiye verdiğini merak ettiğiniz teyze… Zuhal de nişan bozulduktan sonra Osman için o kişilerden birisi oldu. Işıkta karşıya geçmeyen, birkaç ışık boyunca adeta trafik lambasıyla konuşur gibi bir şeyler mırıldanan donuk bakışlı garip kız.

Zuhal, “Ama ama…” diye ağlamayı bıraksa da Selim’in konuştuğu trafik ışıklarından ayrılmayı başaramamıştı. Her ışıkta Selim konuşmuyordu ama onun konuştuklarında Zuhal karşıya geçene kadar ışık en az üç kere kırmızı-yeşil oluyor, Zuhal ancak bir süre sonra karşıya geçiyordu. Selim, “Lütfen bekleyiniz,” derken her an geleceğini zannediyor, “Şimdi karşıya geçebilirsiniz,” dediğinde, “Yalancı!” diye cevap veriyordu. Osman birkaç kez buna şahit olmuş ama bir şey anlamamıştı. Bu kızda onu Osman’a çeken bir şeyler vardı. İşler yoğundu ve Lale’yi zaten artık daha az arıyordu. Zuhal çirkin değildi ama Osman’ın daha önceki sevgililerine de hiç benzemiyordu. Osman açık tenli severdi, Zuhal Esmerdi. Renkli göz isterdi, Zuhal kara gözlüydü. Zayıf sevgili istemezdi, Zuhal rüzgâr esse uçacak kadar inceydi. Ama bir şey vardı.

Osman Zuhal’i genellikle sabahları, nadiren de akşam iş çıkışında görüyordu. İlk dikkatini çektikten sonra düşündüğünde uzun zamandır karşılaştıklarını da fark etmişti. Osman’ın nadiren de olsa Güçlü Banka’yı arayıp Lale’yle konuştuğu bir akşam yine ışıklarda karşılaştılar. Osman, Lale’nin, “Talebinizi anlayamadım. Lütfen tekrarlar mısınız?” deyişine içinden, “Sensin talebim” diye cevap verirken, Zuhal Selim’in, “Lütfen bekleyiniz”ine dışından, “Yalancı!” diye karşılık vermişti. O an Osman’ın kafasında bir şimşek çaktı. “Ses!” dedi yüksek sesle. Zuhal birden ortaya çıkan bu sese gayri ihtiyari döndü. Osman çok heyecanlanmış, telefonu kapatmış, hangi cebine koyacağını şaşırmıştı. Bu heyecanı gören Zuhal korktu. Selim, “Şimdi karşıya geçebilirsiniz,” demesi gerekirken, “Lütfen bekleyiniz” diyordu. Osman durumun garipliğini kavrayıp mahcup bir tavırla, “Kokuttuysam kusura bakmayın lütfen” derken Selim sözünü kesip, “Şimdi karşıya geçebilirsiniz.” diye araya girince karşıya geçmeye başladılar. Osman cesaretini kaybetmekten korkup alelacele, “Çok rica ediyorum, iki dakika konuşabilir miyiz? Ben de sizin kadar mutsuzum.” dediği esnada kaçarak uzaklaşmaya hazırlanan Zuhal “mutsuzum” kelimesinin etkisiyle en yakın banka bıraktı kendisini.

Osman çok özür dileyip çok teşekkür ettikten sonra konuşmaya başladı. Önce, “Bizim mutsuzluğumuz seslerden kaynaklanıyor,” dedi ve kendi hikayesini anlattı. Biraz önce Lale’yle konuşurken onda da aynı mutsuzluğu fark ettiğini söyleyerek bitirdi sözlerini. Zuhal şaşkındı. Biraz düşününce Osman’a hak verip kendi hikayesini anlattı. Bu sesler olmasa çoktan hayatlarına devam etmiş olacaklardı. Sesleri duymamak en iyisiydi. Osman’ın işi daha kolaydı tabii, aramazdı, olur biterdi. Yine de ikisi de karşılarındaki tanımadıkları yabancıya sesi unutup mutlu olacaklarına dair söz verdiler.

O akşam öylece bitse de ekmek parası peşinde işe gidip geldikleri için karşılaşmaya devam ediyor, mahcup, başlarını gülümseyerek eğiyorlardı. Osman Güçlü Banka’yı aramıyor, Zuhal ışık hızıyla karşıya geçiyordu. Karşılaştıkları bir akşam Osman cesaret edip, “Çay içelim mi?” dedi Selim’in sesini bastırarak. Zuhal artık güvendiği bu yabancının teklifini gizleyemediği bir sevinçle kabul etti. O günün üzerinden sekiz ay geçti ve işte bugün de nişanlanıyorlar. “Onlar ermiş muratlarına biz çıkalım kerevetlerine.” deniliyordu değil mi?

Bu hikâyeyi kimseye anlatmayıp bir arkadaşlarının tanıştırdığını söylediler herkese. Benim bildiğimin de farkında değiller. O yüzden isimlerini de değiştirerek anlattım zaten.

Ben mi kimim? Belki benle de karşılaşan vardır aranızda. Belki biriniz bana bir gün simit atmıştır Adalar Vapurunun güvertesinden. Ama eğer şu gagamdaki iğnenin sebebi balıkçı aranızdaysa sakın karşıma çıkmasın. Canım çok acıyor onun yüzünden. Ben çoğunlukla Kadıköy-Beşiktaş arasında gidip gelen o martılardan biriyim. Uçarken nelerle karşılaşıyorum bir bilseniz. Lakin bir martının hikâye anlatması dahil Osman’la Zuhal’in hikayesi kadar ilginç bir hikâye zor bulunur diye bunları size anlatma ihtiyacı hatta zorunluluğu hissettim.

Baştaki şiir mi? Onu da Zuhal ışıklarda beklerken kendi kendine söylenip duruyordu. Kendi yazmış galiba. Garip bir şey ama hoşuma gitti, anlatmaya onunla başlamak istedim.


Hüseyin Kılıç

274 görüntüleme1 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör