• İshakEdebiyat

Öykü- Hüseyin Kılıç- Bade Harab-ül Basra

Kadıköy’e inmeye karar verdim. Gökyüzü kapanmış, insanlar kapalı mekanlara sığınmıştı. Rüzgâr şiddetini artırdıkça tüm Kadıköy, tüm İstanbul daha çok benim oluyordu. Lodos kiminin unutmak istediği, kiminin ise arayıp bir türlü bulamadığı birçok şeyi ortaya çıkarıyor, anıların bazıları martılara oyuncak oluyordu. Bazıları da hayaller gibi oradan oraya savruluyordu. İskeleyi geçip Moda sahiline doğru yöneldim. Rüzgâr, insanları da savurduğu için, sahil boyu, bana ve birkaç yolunu şaşırmışa kalmıştı. İstanbul’da yolunu şaşırmış birini bulmak en kolay şey olsa da bu havalarda özellikle daha kolay olur. Ben de onlardan biri olmaya doğru gidiyordum sanırım.

İki bankı geçip üçüncüsüne oturdum. Rüzgâr çok sert esiyordu ama ben üşümüyordum. Düşünmek insanı ısıtıyor olmalı. Şu dünyayı değiştirecek alev alev fikirlerden bahsetmiyorum. Dünya için sıradan detaylar benimkiler. Ama en nihayetinde benim düşüncelerim. Değil mi? Dünyayı değilse de kendi beynimi yakma ihtimali yüksektir kendilerinin.

***

Herkes dua eder, bazılarınınki kabul olur. Benimki olmadı. Tam içimden, yanımda olsaydı, diye geçirdiğimde tanımadığım bir adam tüm kiriyle yanıma oturdu. Sabahtan beri aralıklı yağan yağmur, vücudunun tüm kirini kabartmış, denizden gelen tuzlu yosun kokusu ekşiliğine karışmıştı. Haddimi aşıp, Allah’ım beni yanlış anladın, diye geçirdim içimden. Sonra sinirlenmem gerektiğini düşünüp bakışlarımın sertliğinden emin olduktan sonra kafamı çevirip adama baktım. Gerçekten ürkütücü olmalıydım.

Bakışların bir enerji yaydığına inanmışımdır her zaman. Paltosunun kopmakla kopmamak arasında kalmış düğmesinden sarkan iplikle ne yapacağını düşünüyordu. İpliği koparmalı mı düğmenin altına doğru sarmalı mıydı? Ben baktığım anda kafasını çevirip geniş bir gülümsemeyle bana baktı. Enerji ulaşmış olmalıydı ama ne fırtınayla ne kıyafetleriyle ne de benim aşırı sert bakışımla uyumluydu bu gülümseme.

“Rahatsız etmedim ya efendim? İnanın çok yorulmuştum.”

O kirin pasağın içinden bir Zeki Müren çıkmıştı. Ancak gözlerimi indirip, “Yok canım, estağfurullah, belediyenin bankı sonuçta,” diyebildim

“Karşıya geçecektim ama seferler iptal edilmiş efendim. Hadi ben neyse de insanların işi var gücü var efendim.”

O efendim dedikçe çevreme bakma ihtiyacı duyuyor, bir yandan da rüzgârın fondaki sesinden dolayı cızırtılı bir radyo dinliyormuş gibi hissediyordum.

“Siz ne işle iştigal ediyordunuz efendim?” diye sordu ama bu soruya pek hazırlıklı değildim. Teklifsizce konuşmaya başlamıştı. O kadar pis ve kibardı ki hem vücudum hem dilim kilitlenmiş gibiydi. Boş boş baktım. O da pek umursamadı sanırım.

Cevap vermemi beklemediğini konuşmaya başlayınca anladım.

“Ben balıkçıydım efendim. Tutmasını da satmasını da çok iyi bilirdim. Siz balık sever misiniz? Bir gün nasip olursa size lüfer yapayım efendim. Aşçılığım da iyidir efendim.”

Her efendim deyişinde tüm vücuduyla bana dönüyor, çatlamış elini kuvvetle dizime vuruyordu, pat.

Bir an duraksayıp iç çekti.

“Balıkçıysan eğer, insanlar onlara balık verdiğin sürece seni görür ve bazen teşekkür eder bazen de överler. Balık veremiyorsan başka şeyler yerler ama seni de neyle doyduğunu da düşünmezler.”

Lüferi çok sevmediğimi düşündüm. Benim olayım hamsiydi ama Sevgi lüfere bayılır, çinekopa kıyamazdı. Babam alabalık sever, annem ne olsa şükreder. Uzun zamandır kimseye balık vermediğimi düşündüm. Hem gerçek anlamda hem mecazen.

“Değil mi efendim?” deyince irkildim. Lodos şiddetini artırmış, dalgalar kayaları aşmaya başlamıştı. Kara bulutlar karşı kıyıdan üstümüze doğru geliyordu. O devam etti.

“Köprüye gidecektim. Orada oltacı arkadaşlar var. Gerçi yirmi beş kuruş istesem vermezler şimdi ama bazen oltalarını ödünç veriyorlar. Ne çıkarsa bahtıma. Oradan Sarayburnu’na, sonra da Zeytinburnu’na doğru giderim demiştim ama sahilde yatılmaz bugün. Sizin yatacak yeriniz var değil mi efendim?”

İstemsiz başımı salladım.

“Tabii ki, pek tabii ki... Pek güzel efendim. Ailesinin, arkadaşlarının, evinin, yatağının, bin kere özür dilerim ama kendi helasındaki bokunun kıymetini bilmeli insan efendim.”

Konuşmak zorunda hissettim.

“Sizin kalacak yeriniz yok mu? Şimdiye kadar nerede kaldınız? Hep sokaklarda değildiniz herhalde.”

Adamın kibarlığı karşısında saygılı konuşmak zorunda hissetmiştim ve soruyu gereksiz yere uzatmıştım. Bana cevap verir gibi değil ama çok uzak bir hatırayı kendi kendine hatırlıyormuş gibi konuşmaya başladı.

“Sıfırbir Pansiyonu’nda. Her akşam Sıfırbir Pansiyonu’nda parti olurdu efendim. Şenlik orda, sefa orda, eski anılar orda. Kim bilir ne yapıyorlar oradaki dostlar? Şimdiden özledim hepsini.”

Acaba ne anlatacaktı? Ne kadar sürecekti? Üşümeye başlamıştım ve tek tük yağmur atıştırıyordu. Sanırım onun üstüne yağmıyordu.

“Sıfırbir Adana’dır bilirsiniz efendim. Bizim pansiyonun da sahibi Adanalıydı, çok mübarek adamdı, nerede düşkün var alırdı pansiyona ödeme için de hiç ısrar etmezdi. Sadece zaman zaman ödemeyenlerin ailelerini arardı. Kendisi ödeyenden bir alırsa ailelerinden iki isterdi. Sorgusuz verirlerdi onlar da. Analarını babalarını bırakmanın diyeti der içimizi ferahlatırdı ama iki alsa da bir sayardı. Bir tek benimkilerden alamadı herhalde.”

İçinde biriktirdiği öksürüğü bıraktı. Gök gürültüsüyle karışık fırtınaya karıştı sesi.

“Akşamları iskambil oynanırdı. Masadakiler kimi zaman ceplerinde olanı kimi zaman da hayallerini koyardı masaya. Halis Ağa vardı mesela, konuşmaz, sadece kağıdına bakardı. Basri Bey papazı atmayacaksın hayatım, derdi. Basri Bey’in asıl adı Sabri olsa da herkes Basri derdi. Teyzeleri ve ablalarıyla birlikte büyüdüğü için herkese hayatım der bundan hiç gocunmaz ama sevmediği kâğıt geldiğinde dağıtanın eline de, kâğıt fabrikasının sahibine de, kâğıdın üretildiği ağacı kesen baltaya da sinkaflı küfürler etmekten geri kalmazdı. Ne kadar ayıp değil mi efendim? Aynı masadaki Ulan Osman ise her kelimesinin sonuna ulan eklese de başka kötü söz söylemezdi. Atsana ulan, böyle kâğıt verilir mi ulan, çay versene ulan, der başka bir şey demezdi. En mazlumumuzdu Osman, ulan Osman…”

Tekrar tüm vücuduyla bana döndü.

“Çok affedersiniz efendim.”

Altı üstü, ulan, demişti halbuki. Bir insan bu kadar kibar olmamalıydı.

“Basri Bey… Sabri Bey… Basri Bey… Bu aralar kafam çok allak bullak efendim. Ayşe diye bir karısı varmış, sevişerek evlenmişler. Üç de çocukları olmuş. Gel zaman git zaman bir dost edinmiş bizimki. Her akşam, kahveye gidiyorum, diye çıkmaya başlamış. Ayşe bir gün kahveye gidip tüm masaların, hatta sandalyelerin altına bakmış ama adam yok. Ondan sonra olan olmuş zaten. Ayşe Hanım kapının önüne koymuş Sabri Bey’i.”

Bunu söyledikten sonra duraksadı, karşı kıyıdaki binalardan birini seçmeye çalışır gibi uzaklara daldı. Ben merakla ne diyeceğini bekliyordum.

“Sıkılmadınız ya efendim?” dedi. “Hava da iyice soğudu, hep lodostan.” Hayır anlamında başımı sallarken bir yandan da, “Hayır efendim, lütfen devam edin,” dedim. Kibarlık bulaşıcıdır.

“Sabri Bey önce annesinin evine gitmiş, bir süre sonra da işten çıkmış dostunu daha fazla görmek için. Ne annesi ne ablaları Ayşe’den özür diletememiş. Tabii bir süre sonra eldeki parası bitip ailesi de muslukları kesince dostu terk etmiş bunu. Annesi evde atmamış ama her gün onu dinlemek zor geldiği için kendisi çıkmış oradan da. Sabri Bey de benim gibi balıkçıdır efendim. Hatta benden iyidir. En iyisi odur efendim. Bir süre balıkçılık yapmış. Tezgâhta, teknede, lokantada, nerede balık işi varsa bir ucundan tutmuş da Ayşe’ye gitmemiş. Hayatım dediği balıkçılar da başta onu çok sevse de Sabri Bey yeni dostlarına para yedirdikçe ve bunun için borç alıp ödemedikçe ondan uzaklaşmışlar. İstanbul koca derya olsa da sonunda Sabri Bey’in girebileceği sandal da balıkçı da kalmamış. Efendim, insan borç parayla efendim, çok affedersiniz efendim…”

Yine karşı kıyıya daldı. Bu sefer aradığı binayı bulmuş gibi belli bir noktaya kilitlenmişti ve ben de ona bakıyordum. Rüzgâr sert esiyordu. Ne sormuştum ben bu Zeki Müren’e? Anlatmaya devam etti.

“Sonra çocuklarından medet ummuş. Hayatım öyle değil hayatım böyle değil diye diye almış paralarını. Onlar da yeter artık Sabri Bey deyince tepesinin tası atıp, Sabri Bey kim ulan? Ben sizin babanızım orospu çocukları, demiş hepsine ayrı. En azından bir yemek parası versene hayatım, dese de tüm kapılar kapanmış sonunda. O da kalkıp Sıfırbir Pansiyonu’na gelmiş.”

Adam ısrarla Sabri Bey’i anlatıp kendinden hiç bahsetmiyordu.

“Siz oraya ne zaman gittiniz efendim?” diye sordum.

Duymadı ya da anlamadı ve konuşmaya devam etti.

“Ulan Osman’la kavga edene kadar da pansiyonda kaldı efendim. Neymiş efendim hile yapmış da son parasını almış ondan. O gariban adam ne yapacak Sabri Bey’in haram parasını. Masada alın teriyle kazanır hepsini, alın teriyle de kaybeder. Ama efendim önünü sonunu hesap etmezse öyle olur işte. Sonrasında sokaklar. Sabri Bey’le bir gün karşılaşırsan sadece, inan bak, abdestim var, derse güvenebilirsin. Daha önce birçok kez kandırmış seni, hile hurda yapmış umursama. Abdesti yoktur ama yine de bunu diyorsa ya perşembe akşamıdır ya cuma ya da Ramazan muhtemelen. Pazartesi, salı, çarşamba, cumartesi ve pazar günleri inanma demiyorum ama temkinli ol. Nedense çocukluktan öyle yerleşmiş.”

Gözleri yaşarmıştı. Yağmur izlerinden ayırmak zordu ama sesinin titreyişini duyan anlardı zaten.

“Çok kandırdı bizi Sabri Bey, herkesi kandırdı, karısını, anasını, bacılarını, arkadaşlarını, çocuklarını, arkadaşlarını… Ama en çok kendisini kandırdı pezevenk. Çok affedersiniz efendim ama kendisine yaptı pezevenk. Affedersiniz, affedin efendim.”

Hıçkırarak ağlamaya başladı.

“Bak sonunda ne oldu?” Efendim demekten vazgeçmişti ama hâlâ çok düzgün konuşuyordu. “İsimsiz, cisimsiz bir sokak köpeğine dönüştü Sabri Bey. Sen benim adımı biliyor musun? Kim olduğumu biliyor musun? Bilmiyorsun hayatım, bilmiyorsun.”

Sonra birdenbire ayağa kalkıp sıtma tutmuş gibi paltosunu, ceketini, kazağını, gömleğini ve atletini çıkardı sırayla. Bana bakıyordu ama ne gördüğünü sadece kendisi biliyordu muhtemelen.

“Bak! Bak!” dedi. Vücudundaki benleri saymaya başlamıştım bu arada. Ne kadar çoktu. Göbek deliğini gösteriyordu. “Bak, benim göbek deliğim yok.” Vardı. Ve pamukçuklar dışarı fırlamıştı. “Adem babamız gibi.” Anlamadım. “Ne anam var ne babam. Piçim ben.” Anlar gibi oldum. “Adem babamızın en azından yanında Havva anamız varmış. Benim hiç kimsem yok.” Bana konuşmadığı kesindi. “Onun ömrünün ilk günleriymiş. Benim ömrüm bitti. Gitti. Kalmadı hiçbir şey. Kimse kalmadı.” Önümüzden geçen kızlara istemsiz bir göz attı. Bu havada öyle giyinince cinnet bile yarım kalabiliyormuş, bunu gördüm. “Bak bana, bana baksana! Ağlamıyorum bile artık. Hepsi geçti. Hepsi gitti.” Ağlıyordu. Yapacak bir şey yoktu. Tek başına kalmıştı hayatta. Yapabileceğim bir şey olup olmadığını düşündüm. Bulamadım. Benim içimden geçirdiğimi aynı anda o dışındakini söyledi.

“Bade harab-ül Basra.” birkaç saniyeliğine sustu. “Bade harab-ül Basra.” Ben de içimden bir kez daha tekrarladım. Rahatlamış gibi görünüyordu. Aynı sırayla giyindi. Kalktı. Karşıma geçti. Güldü, eski Doç kamyonlar gibi güldü. El sallayarak iskeleye doğru yürümeye başladı. O sırada lodosun sebep olduğu güçlü bir dalga kayaları aşıp ayağımın ucuna kadar geldi. Suyun ayakkabımı geçip bankın altına doğru gideceğini umarak ayaklarımı kaldırmaya şartlanmıştım ama bir damla bile gelmedi ayakkabıma. Mükemmel mühendislik.

Karada ıslanmaktan kurtulmuştum. Kafamı kaldırdım ve bulutların üstüme doğru geldiğini gördüm. Sabri Bey’i ya da Basri Bey’i tekrar görmeyeceğimden neredeyse emindim. Yaptığı hınzırlıklar sonunda yalnız kalmıştı. Onun gibi değildim. Onun gibi şeyler yapmazdım. Onun gibi olmazdım ben, olamazdım. Ama onun gibi yalnız kalabileceğimi düşündüm. Yalnızlığın sebepleri değişse de sonuçları benzer olur. Ben de ilerde Kadıköy’e geçmek istediğim bir gün Zeytinburnu sahilinde birilerine anlatabilirdim belki hikayemi.

“Yok,” dedim, “gerek yok.” Hızır da değildi Sabri Bey ama karşıma çıkmasının bir anlamı olmalı diye düşündüm. Etrafta kimsenin olmamasının verdiği güvenle yüksek sesle, “İş işten geçmeden bir şeyler yapmam gerekiyor… Bade harab-ül Basra!” dedim kendi kendime. Her şeyi yoluna koymam biraz zaman alacaktı ama bütün sıkıntılarımın, her şeyin hemen olmasını istememden kaynaklı olduğunu düşünerek acele etmemeye karar verdim. Bir film repliği aklıma geldi.

“Piano piano, bacaksız. Piano piano,” dedim. Kalkıp yürümeye başladım iskeleye doğru.


Hüseyin Kılıç

62 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör