• İshakEdebiyat

Öykü- Hüseyin Kılıç- Güzel Bir Cenaze Töreni

Karanlık odada ihtiyar heyeti toplanmış adeta. Kimler kimler var, hepsi buranın emektarları. Bir tek Gözlük genç ama o da yaşına rağmen diğerleri gibi emekli. Bir gün tekrar, “İş başına marş marş,” denileceğini umuyorlar ya dura dura paslandıklarının, sorunsuz yerlerinin de işlemez hâle geldiğinin hepsi farkında. Kapının altından sızan huzme parçacıklarından başka bir ışığı en son ne zaman gördüklerini hiçbiri hatırlamıyor. Laf aramızda bazıları o kadar yaşlı ki her gün güneşin tam karşısına koysan akşama unuturlar. Çoğu ihtiyar gibi her gün aynı şeyleri konuşuyorlar. Karanlık olduğuna aldırmıyorlar çünkü alıştılar. Daha önemlisi alışmasalar da yapacakları bir şey yok. O müessese müdürü dedikleri Fikret Bey yok mu? Hepsi, hepsi değilse de çoğu onun başının altından çıkmadı mı zaten?

Konuşmayı her zamanki gibi ışıksızlıktan en çok muzdarip olan muhasebeci başlatıyor. Onun hala bu karanlığa nasıl dayanabildiğini kimse anlamıyor. “Şimdiye çoktaaan mort olması gerekirdi,” diyor Gözlük, duyup duymadığına aldırmadan. Biz de fazla dillendirmeyelim.

“Gün ışığı en önemlisi,” diyor muhasebeci, “sarı sarı güneşi dümdüz göreceksin. Öyle camdan giren ışıkmış, floresanmış, ampulmüş bir işe yaramaz.” Sonra ihtiyarlıktan gelen göz kırpmalarına başlıyor. Odadaki arkadaşları her zamanki gibi, “Yoksa bu sefer hepten gidici mi?” diye meraklanıyor.

Göz kırpıştırmaların bittiğini görünce vardiya amiri sözü alıyor. Kendisi eski neşesini kaybetmediğini zannetse de hırıltıdan başka bir şeye benzemeyen sesiyle, “Müzik önemli,” deyince hepsi gülüyor yaşlı yaşlı. “Bildiğin iki şarkı yahu! Şarkı bile değil. Sabah dat dat da da dat akşam dot dot do do dot”, diye ortaya atılıyor güvenlik.

Güvenliğin gözleri kırmızı kırmızı. Uykusuz kırmızısı. Kendi kendine konuşmaya başlıyor. Aynada kırmızı gözlerini görmüş gibi, “Bence de ışık önemli. Gececi olmayı hiç sevmezdim,” diyor. “şu düştüğümüz hale bak. Zaten o züppeler gece değil gündüz gelse ben hiç kaçırır mıydım gözümden?” deyip o da susuyor.

Kırık kolunu beline dayayan çaycı eskiden yaptığı gibi vapur bacası gibi gürleyerek müdahale etmeye çalışıyor. Ama ihtiyarlıktan mı kimsenin ona ihtiyacı olmamasından mı bilinmez, içi boş olunca eski havası yok tabii. Mutlaka söze dâhil olması lazım ama teneke tıngırtısı gibi öksürüğünden bir şey anlaşılmıyor. Sadece, “En iyisi…” dediğini duyuyorlar. Belki de duymuyorlar da herkesi haklı bulma hevesi hâlâ anılarda olduğu için öyle düşünüyorlar.

Çöpçü ikizlerin o arada birbirleriyle yine sebepsiz kavga edip sonra birbirlerine hiçbir şey yokmuş gibi sarıldıklarını görünce sessiz bir neşe rüzgârı gelip geçiyor. Çaycının ne dediğini bu sefer hepsi duyuyor. “Biri olmadan öbürü işe yaramaz ama hep böyleler, kavga etmeseler keşke ama belki de en iyisi bu...”

Gözlük yeni yetmeliğini gösterecek ya, “Benim bu antikaların arasında ne işim var ya?” diye mırıldanıyor. “Böyle arkadaşlarım olacağına tek başıma ölürüm daha iyi, kendi aptallıkları yüzünden beni buraya hapsettiler…” Hepsi duysa da bir şey diyen çıkmıyor. İster istemez bir sessizlik çöküyor ortama.

Her zamanki gibi en son sözü Edebiyatçı söyleyecek belli. O kendine “Edebiyatçı” dese de arkasından kimi dümdüz basit bir daktilo parçası diyor kimi kâtip. Gençliğinde nasıl fiyakalı olduğunu bilenler bir iki düğmesinin kopmuş olmasına hayret etse de karanlıkta pek önemi yok bunun. Zaten ne olursa olsun her zaman asil. “En azından yalnız değiller. Hepinizi çok sevsem de biz birbirimizle mecburen konuşmuyor muyuz? Bakın hepimizin bütün akrabaları arkadaşları ya başka yerlere göçtü ya hepten bu dünyadan gitti. Aramızda hangimizin torunu bizi beğeniyor? Hiçbirimizin. Hatta kimini yakıyorlarmış bile Allah’ım esirgesin. Onlar en azından bir aradalar.”

Çöpçüler bu kadar okumuşun arasında konuşmaktan imtina etseler de hepsinin kendilerine imrendiğini bilerek gururlanıyorlar.

O günün konuşmaları yarın tekrarlanmak üzere bitecekken birdenbire – aylar sonra – kapı açılıyor. Koridordan gelen ışıktan neredeyse kör olacaklar. Muhasebeci şöyle bir enerji depolamak için gözünü sevinçle kocaman açıyor. Açar açmaz da müessese müdürü Fikret Bey’le daha önce hiç görmediği, onun gençliğini andıran bir genci görüyor. Fikret’in işe ilk başladığı gün dün gibi aklında ama şimdi romantizmin sırası değil.

Fikret Bey hiç değişmemiş. Her zamanki ukalalığıyla otuz iki dişini göstererek gülüyor. “Ne demek nasıl çıkışlarını yapacağız?” Muhasebeci anlıyor dalga geçeceğini ama çocuk daha yeni. Heyecanla bekliyor komutları. Fikret Bey başlıyor anlatmaya.

“Güzel bir cenaze töreni olsun. Gelenlere kıymalı pide ve ayran yaptırsınlar. Her biri için de kısa bilgi notları hazırlayın. Şu hesap makinesinin üstüne sıfır mı sekiz mi anlaşılmadığı için üç ay maaşlar yanlış hesaplandı yaz. Kameraya gece kör olduğu için hırsızlara izin verdi, giriş çıkış otomatına da ne hikmetse personelin yarısının kaydını yanlış tuttu yaz. Çaydanlığa da eski müdürü yaktı de bak. Daktiloya çok emeği geçti yazabilirsin ama ondan da kurtulmak lazım. Şu akıllı dedikleri geri zekâlı gözlüğü de kim aldıysa git onun… Tövbe tövbe…”

İşe yeni başlayan çocuk bir şey anlamadan Fikret Bey’in parlayan dişlerine bakıyordu. Fikret Bey’i ta muhasebeciliğinden bu yana tanıyan ve üzerindeki etikette kocaman FİKRET yazan hesap makinesi şimdi azar faslının geldiğini anlasa da o kendi başına ne geleceğini düşünüyor.

Fikret Bey patlıyor: “Salak mısın oğlum? Demirbaş kaydından mı düşüyorsun, bir okula bir yere mi veriyorsun, üstünde tepinip kırıp çöpe mi atıyorsun ne yapacaksan yap, onları yarın burada istemiyorum. Şu mezbeleliğe bak!”

İşe yeni başlayan gençle birlikte depodaki bütün eski ekipman da olacakları anlıyor. Hepsinden duyulur duyulmaz tek bir, “Elveda,” çıkıyor.

Çöpçü kardeşler de aynı anda elveda derken Fikret Bey’le göz göze geliyorlar. Fikret tekrar gürlüyor: “Hani faraşla süpürge kayıptı lan? Al şunları götür Sabahat’a ver, bardak kırdıkça kullansın. Her gün en az iki tane kırmasa olmuyor zaten. O eliyle toplamadıkları camlar bir gün bir yerimize batmasa iyi olur.”

Depo olarak kullanılan odayı bir anda çöpçü kardeşlerin kurtulmasının sevinci sarıyor. Belki onlar kadar teferruatlı özellikleri olmasa da yine bu yüzden Fikret Bey onları tutmaya karar verdiğini bildikleri için yeniden gururlanıyorlar. Odadakilerden bunu anlayan Edebiyatçı tevekkülle durumu kabul ederken genç Gözlük kendi kendine “Nasıl olur? Nasıl? Nasıl?” diye tekrar tekrar soruyor. O sırada genç yardımcının, “Saat on iki buçuk oldu müdürüm, öğleden sonra halletsem olur mu?” dediğini duymalarıyla kapının kapanması bir oluyor.

Odadan çıt çıkmıyor. Bir sonraki ışığı görüşlerinde bilinmez bir sona doğru gideceklerini hepsi biliyor.


Hüseyin Kılıç

106 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör