• İshakEdebiyat

Öykü- Hüseyin Kılıç- Manyağın Biri

“Alo, polis mi? Bir cinayet ihbarı yapacaktım. Neresi olduğunu bilmiyorum. Ama adını biliyorum. Gülbahar diye birisi. Çalıştığı yeri de biliyorum sanırım. Yok, henüz ölmedi. Yok, yani şu anda öleceğinden haberi de yok zaten. Yok komiserim ben niye öldüreyim elin kadınını? Manyak mıyım ben?”

***

O gün mesai bitimine yakın iş yerinde kesilen doğum günü pastası sayesinde evde yemek yapmaktan kurtulmuştum. Kazandığım bu süreyi iş çıkışında otobüsten iki durak erken inip evin yakınındaki parkta biraz yürüyüp sonra sallana sallana eve giderek geçirmeye karar vermiştim. Parka girdikten sonra henüz dinleyeceğim şarkıya karar veremeden kaygılı bir ses duydum. “Bekiiir gel hadi,” diyordu ses ama çevreme bakındığımda ne Bekir vardı ne Ayşe ne Fatma. Ağaçlarda kuşlar, yerde kediler, ben, bir de o adam. Sesini yükseltip tekrar bağırdı “Bekir gelsene oğlum”, diye. Sonra “Pisipisi,” diye devam edince yanımdan hızla bir sarı kedi geçti. İşte Bekir dedim. Sarışın, pis, şişko bir sokak kedisi. Bir sürü kedi dolanıyordu etrafında ve elindeki mama poşetinden paylarına düşeni almanın telaşındaydılar. Israrla mamayı yere boşaltmıyordu. Bekir’in orda olduğunu görünce acele etmeden hemen arkasındaki banka oturup tekrar seslendi: “Bekir gel oğlum.” Bekir başını kaldırdı ve tek hamlede adamın kucağına oturdu. Tüm kediler hızla oraya buraya gidiyor, mırlıyor, tıslıyor, kimisi mama çantasına sataşıyordu. Bekir’i bulmuş olmanın rahatlığıyla bir eliyle Bekir’i tutarken öbür eliyle mamaları dökerek diğer kedileri sakinleştirdi ve bir avuç da Bekir için elinde tuttu. Bekir tanıdık bir kucakta olmanın rahatlığıyla gevşek denilebilecek bir şekilde mamaları yemeye başladı. Keyif almak istiyor gibi bir hali vardı. Bekir yerken adam konuşmaya başladı “Ben sana ne yaptım Bekir abi? Maç olur çağrılmam, yemek olur en son benim haberim olur.” Torbadan tek bir tane mama alıp simsiyah gövdesinin ortasında leke gibi, elmaya benzeyen beyaz bir bölge olan bir kediye nişan alıp attı. “Selim’e hep geç kaldığımı, hem de erken çıktığımı söylemişsin.”

Bekir bir yandan mırlayıp bir yandan yemeğin keyfini çıkarıyordu. “İnsan Allah’tan korkar, on yıldır burdayım Bekir abi. Abi gülmesene,” dedikten sonra bir anda kedinin bıyıklarını tutup hızla çekti. Ben de Bekir de neye uğradığımızı şaşırmıştık. Bekir pençeleriyle adamın kolunu dirsekten ele kadar çizip kaçtı. Kolu kanıyordu. Diğer kediler ne olduğunu anlamamışlardı. Neyle karşılaşacağını biliyormuş gibi hiç bağırmadı. Sakince çantasından kâğıt mendil çıkarıp kanayan yerleri üstünkörü sildi. Sonra çantada kalan son mamaları da yere döküp, kendisine bakmayan kedileri arkasında bırakıp parkın kapısına doğru yürüdü. Ben ne yapacağımı bilemeyip öylece arkasından baktım. Ne yapacağımı bilemediğim her zaman olduğu gibi bir sigara yaktım ve sigara bitince ben de kendi bankımdan kalktım. Bekir ortalıkta görünmüyordu. Eve gittim.

Ertesi gün iş çıkışında yine gittim parka. Normalde her gün o parka gitmezdim fakat aklım tekir Bekir’de ve o adamda kalmıştı. Bu da sağa sola savrulmuş yüzlerce deliden biri deyip geçebilirdim ama yapacak daha iyi bir işim de yoktu. Her şeyin olduğu bu şehirde insan yapacak bir şey bulmakta zorlanabiliyordu. Bir süre parkta dolaştıktan sonra aynı banka oturup beklemeye başladım. Kediler düne göre daha hareketsizdi, tek tük çocuklar, sevgililer, akşam sporu yapanlar geçiyordu önümden. Bir ara Bekir’i gördüm. Seslenmeyi düşündüm ama gri bir kedinin peşinden koşup gitti. Adam gelmiyordu bir türlü. Yüzünü ya da boyunu hatırlamıyordum. Sesini biliyordum ama duymam için zaten yanımda olması gerekiyordu. Bu yüzden parkta yürüyenlerin kulaklarına bakıyordum. Dün Bekir’le arasında geçenlerden sonra parktan çıkarken kulaklarının kepçesini uzun bir süre görebilmiştim. Sıkılıp gelmeyeceğine kanaat getirdiğim zaman kulaklarını ve bandajlı kolunu gördüm. Diğer taraftan geliyordu ve kedilerde hareketlenme başlamasa o tarafa bakmıyordum aslında. Kediler ona doğru koştular, aralarında Bekir de vardı. Etrafında kedilerle önümden geçti ama dünkü banka oturmadı. Kedi gibi sinsice kalktım, adamın yarı hızıyla salına salına yürümeye başladım. Sonunda bir banka oturdu. Kediler yine pervaneydi. Yaklaştıkça adamın tedirgin olduğunu hissettim ama yine de çaktırmadan yanındaki banka oturdum. Bir gözüm Bekir’deydi. Onun da tedirgin olduğu belliydi ama yine de mama ister gibi bir hali vardı. O kadar şişmesi için hiçbir şeyi gurur yapmayıp yemek bulduğu her zaman yemesi gerektiğini düşündüm. “Bekir!” dedi emir verir bir şekilde, kedi bir komando gibi diğer kedilerin arasından sıyrılıp tereddüt etmeden kucağına atladı adamın. Bir bildiği olmalıydı. Kediler yine dünkü hareketleri yapıyorlardı ve onları susturmanın tek yolu mamalarını vermekti. Adam da bunu yaptı ama bu kez Bekir’e aynı torbadan değil daha afili, ambalajı parlayan bir paket açıp ondan çıkardığı mamalardan verdi. “Bak Bekir abi sana en pahalısından getirdim, bugün olanları unutalım.” Dünkü kediye yine bir mama nişanladı, dün vuramamıştı bugün beyaz bölgenin tam ortasını vurdu. “Selimle konuştum, ben onu bayağı yanlış anlamışım.” dedi. Bu da Selim olmalı diye düşündüm. Bir aya kalmaz bütün kedilerin isimlerini öğrenecektim sanırım. “Maçlara çağrılmadığım için üzüldüğümden alakasız şeyleri birbiriyle eşleştirmişim. Sen büyüğümsün affet beni.” Bekir mırlıyor ve mamayı büyük bir iştahla yiyordu. Barıştıklarına kanaat getirince kalktı ve dünkü yoldan geri döndü. Kediler de yerdeki mamaları bitirmek için bir süre daha takıldıktan sonra dağıldılar. Bir sigara yaktım, havadaki bulutları adamın kulağına benzetip keyiflendim sonra eve döndüm.

O hafta Pazartesi’den Cumartesi’ye kadar her gün parka gittim. Adamı bir gün hariç hep görebildim ama kedilerle tekrar konuşmadı, mamalarını döküp gitti. Sadece Bekir’in ikinci günkü tedirginliğinin geçtiğini tespit edebildim.

Pazar günü ise amcaoğlum Özcan’la akşam önce bir şeyler yemek sonra maç izlemek için sözleştiğimiz için gidemedim. Evden çıkmama yakın Özcan arayıp mahalleden bir arkadaşı da gelse sorun olup olmayacağını sordu. Aynı sokakta oturmalarına rağmen uzun süredir şöyle bir güzel oturamamışlar. “Olur,” dedim, biz nasıl olsa her hafta öyle bir güzel oturuyorduk. Restorana gittiğimde Özcan çoktan arkadaşıyla gelmişti. Karşı karşıya oturuyor benim gelmemi beklerken muhabbet ediyorlardı. Özcan’a el salladıktan on beş adım sonra yanlarına varacaktım ki onuncu adımda arkadaşının kafasının sağ tarafındaki bölgesel beyazlığı görüp “Aha” dedim içimden “Bir Selim de burda var.”

Masaya gelince hem Özcan hem arkadaşı ayağa kalktı. Ben önce Özcan’a sarıldım ve daha geçen hafta görüşmüş olsak da halini hatırını sordum. Özcan iyi olduğunu söyleyip benim iyi olduğumu öğrendikten sonra bir dakikadır ayakta bekleyen arkadaşıyla tanıştırdı beni. “Bu da bizim Selim işte, sen tanımazsın siz taşındıktan dört beş yıl sonra geldiler bizim mahalleye. Az buluşuruz ama buluştu mu da tam buluşuruz aslında. Bu aralar bir türlü denk getirmeyince böyle yapalım dedik.” İkimiz de memnun olduktan sonra oturduk ama ben bir yandan da adının gerçekten Selim olmasına çok şaşırmıştım. Yine de hayat tesadüflerden ibaret diye düşünüp bir şey demedim.

Siparişlerimizi verdikten sonra Selim yarım kalan hikayesini tamamladı ve gülüştüler. Ben de eksik kalmamak için gülümsemekle yetindim. Özcan çorbasından iki kaşık aldıktan sonra Selim’e “Sizin Kulak n’apıyor? İyi mi?” diye sordu. Selim “N’apsın manyak, her hafta ayrı bir vukuata devam…” derken ben bunun da tesadüf olamayacağını düşünüp kulak kesilmiştim bile. “Geçen hafta Bekir abiyi kudurttu. Benim bi filmdeki karakterle ilgili anlattıklarımı kendisi için söyledim sanıp Bekir abinin odasına gitmiş. Bi de kolu bandajlıydı önce başkasından hıncını almaya çalışmış herhalde. Bi gün ya kendine ya birine bir şey yapacak bu deli. İşin asıl efsane tarafı Bekir abinin bıyıklarını yolmaya kalkmış.” Özcan her cümlede gülmekten şekilden şekle girerken ben şaşkınlıktan konuşamıyordum. Selim devam etti. “Ben hemen o gün konuştum ‘Deli misin divane misin oğlum? Benim sana anlattıklarımı nerenle dinledin?’ dedim. Bi yandan da çekiniyorum ama Bekir abi hepsini benden bilecek sonra. Bir gün sonra da Bekir abiye güzel bir yemek ısmarlayıp özür dilemiş. Bekir abi güzel yemek deyince dayanamaz ama bu sefer ağzına edecek herifin. O kadar dil bilmeseydi çoktan şutlandıydı ama adam dört kişinin işini birden yapıyor.”

Anladığım kadarıyla Murat her kediye, benzettiği kişinin adını vermişti ve önemli olduğunu düşündüğü konularda gerçeğiyle konuşmadan önce o kişinin kedi versiyonunda prova yapıyordu. Bu düşüncemi de kendime saklayıp biraz da çekinerek “Bu Bekir abi sarışın kilolu bir abi mi?” dedim. Bu sefer şaşırma sırası onlardaydı. İkisi bir ağızdan “Nerden biliyorsun?” diye sordular. Ben parkı anlattım. Kedilerle konuştuğunu söylemeden Selim ve Bekir diye çağırdığı kedileri ve tüm parka mama dağıttığını anlattım. Selim önce tumturaklı bir küfür savurdu sonra patlattı kahkahayı. “Manyak valla! Yemin ediyorum deli bu adam.” Sonra benim koca kulaklı adamın adının Murat olduğunu, dört dil bildiğini, şirkette lakabının kulak olduğunu, şirketin işlerinin yarısı yurtdışıyla olduğu ve işini iyi yaptığı için bazı garip davranışlarının sineye çekildiğini ama şirketin genel müdürünün yeğeni olan koskoca Bekir Abi’nin bu sefer çok sinirlendiğini ve eninde sonunda onu kovacağını öğrendim. Sadece biraz zaman alacaktı. Kulak faslı bittikten sonra maça geçtik. İki sıfır yenince gece uyuduğum uyku da daha güzel geldi.

Kulak Murat’ın hikayesini öğrendikten sonra hikmetine erişilen birçok şey gibi buna da ilgimi kaybettim. Yine de parka gidiyordum ama bazen iki üç gün gitmediğim oluyordu. Bazen de Murat’ı iki üç gün görmesem de içimde bir merak uyanmıyordu. Murat’la göz aşinalığımız arttıkça birbirimize baş selamı vermeye başladık ama muhabbetimiz bundan öteye gitmedi. Bu arada daha fazla kedinin adını öğrendim. Özcan (Bu bizim Özcan’dı kesin, diğer kedilerle sürekli bir kavga halindeydi ve Muratla da tanışıp meşhur patavatsızlığını ona da yapmış olmalıydı), Sacit, Sami, Gülbahar, Nevbahar (Bunlar kardeş olmalıydı, Gülbahar bembeyaz, Nevbahar ise neredeyse beyaz bir kediydi), Ayşegül Hanım, İmam, Hacı, Doktor...

Uzun sayılabilecek bir süre kedilerle Bekir’le yaptığı türden bir konuşma yapmayınca ilgim neredeyse tamamen yok olur gibi oldu. Ta ki bir gün Gülbahar’ı çağırıp Bekir abiye verdiği kaliteli mamadan verene kadar.

Gülbahar’la birbirlerini uzun süredir tanıyorlardı ve her ne kadar ondan beş yaş büyük olsa da belli bir yaştan sonra bunun bir önemi yoktu. Bildiği kadarıyla Gülbahar’ın görüştüğü biri de yoktu. Böyle dan diye söylenmezdi belki ama bu kadar uzun süredir tanıştığı birine de başka türlü açılması zordu. Tamam, kendisi normal denilen türden biri gibi görünmüyordu ama kim gerçekten normaldi ki? Güzel bir işi vardı, uzun zamandır para biriktiriyordu. Gülbahar’la da her zaman iyi anlaşmışlardı. Eğer o da düşünürse evlenmek üzere birbirlerini bir de o açıdan tanımaları güzel olmaz mıydı? Hemen bir şey demesine gerek yoktu. Bu kadar yıl ortada böyle bir şey yokken bir saatte ya da bir günde buna cevap aramak ahmaklık olurdu zaten. Gülbahar mest olmuştu, bir yandan mırlıyor bir yandan da kaliteli mamayı büyük bir iştahla götürüyordu. O mamanın tadını bir tek Bekir bildiği için sadece o iki kere banka sıçramaya çalışmış, Murat onu soğukkanlılıkla uzaklaştırmıştı. Diğer kediler hallerinden memnundu. Gülbahar kucağındayken ayağa kalktı ona sıkıca sarıldı ve onu öpüp yere bıraktı. “Hadi görüşürüz, inşallah sen de benim gibi düşünürsün bir gün.”

Keyfim yerine gelmişti, nihayet önemli bir konuşma yapması gerekiyordu. Acaba Gülbahar ne diyecekti? Ertesi gün hevesle mesai sonrasında parka gittim ama Murat sadece mamaları verip Gülbahar’a mahzun mahzun baktı cevap vermemiş olmalıydı. Daha ertesi gün gitmedim parka, sonraki gün de o gelmedi. Acaba Gülbahar cevap vermiş miydi?

Cumartesi akşamı parkta hiç beklemediğim bir sahneyle karşılaştım. Kediler de Murat da yoktu ortalıkta. Biraz parkın orasına burasına baktıktan sonra Murat’ı ilk gördüğüm bankın altında Gülbahar’ı gördüm ve görür görmez ne yapacağımı bilemedim. Ölü gibi yatıyordu. Sanırım kusmuştu. Çekinerek dokunduğumda nefes aldığını hissettim ama ritim çok yavaştı. Her an ölecek gibiydi. Murat aklıma geldi hemen. Gülbahar teklifini reddetmiş olmalıydı. Murat da onu zehirleyerek öldürecekti.

Hemen 155’i aradım. “Alo, polis mi? Bir cinayet ihbarı yapacaktım. Neresi olduğunu bilmiyorum. Ama adını biliyorum. Gülbahar diye birisi. Çalıştığı yeri de biliyorum sanırım. Yok, henüz ölmedi. Yok, yani şu anda öleceğinden haberi de yok zaten. Yok komiserim ben niye öldüreyim elin kadınını? Manyak mıyım ben? Nerde miyim? Hürriyet Parkında. Biliyorum orayı. Tamam, hemen gidiyorum.”

155’teki adam ne dediğimi anlamayıp bana inanmadıysa da tedbiri elden bırakmayıp en yakın karakolun adresini verdi. Zaten böyle bir şey telefonda nasıl anlatılırdı ki? Hemen karakola doğru yürümeye, daha doğrusu koşmaya başladım. Bu arada o gün Selim’in numarasını aldığım aklıma geldi. Ona bir şey belli etmemem gerektiğini düşündüm. Murat’ı sordum, saçma bir hikâye olsa da parkta Gülbahar diye bir kedinin kayıp olduğunu onun bileceğini düşündüm. Gülerek o manyağın bu hafta izinli olduğunu söyledi. “Gülbahar?” dediğimde onun işten olmadığını, kim bilir hangi zilli olduğunu söyledi ve boş vermemi tembih edip kapattı telefonu. Konuşma bittiğinde karakola varmıştım. Başta bekletecek gibi olsalar da cinayet deyince bir anda bütün ilgi bana yöneldi. Komiserin odasına aldılar ve yukarıda anlattıklarımı kelimesi kelimesine ona da anlattım. Komiser gülerek “Bir şey yoktur, tesadüftür,” dediyse de sinirden damarlarımın genişlediğini görünce bir polis memuru çağırıp Murat’ın evine bir bakmamızı söyledi. Murat’ın adresini ise bu sefer kendime güldürerek Selim’den aldım. “Parktan demek ki, oraya gidenler kafayı yiyor. Darılmıyorsun de mi?” derken telefonu suratına kapattım.

On dakika sonra Murat’ın evindeydik. Heyecandan yerimde duramıyordum. Zili çaldık. Kapıyı Murat açtı. Gözleri kan çanağıydı. Kim bilir kaç saattir ağlıyordu. Kesin öldürdü kızı diye düşündüm. Polisin de öyle düşündüğüne eminim. Ne beni ne de polisi gördüğüne nedense hiç şaşırmadı. Birden polise sarılıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. “Öldürmüşler amirim, bütün kedilerimi öldürmüşler. Manyağın biri... parkta... zehirli mama vermiş... Sacit, Sami, Bekir, Fatma, Nevbahar, Hacı... Belediyeden gelip topladılar cesetlerini... Çöp gibi... Hangi manyak? Niye yani? kediyle alıp veremediğin ne senin?” Anlattıkça hıçkırıyor, hıçkırdıkça daha çok anlatıyordu. Polis memuru ne yapacağını bilememişti. “Hepsini öldürmüş amirim,” dedi Murat. “Bir tek... Bir tek Gülbahar yoktu parkta... Bir tek o kurtulmuş amirim.”


Hüseyin Kılıç

225 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör