• İshakEdebiyat

Öykü- Hüseyin Kılıç- Mutlu Mesut

“Ah Mesut Bey ah! Ne vardı bu kadar tantanaya? Tamam patron sensin ama çok istiyorsan evde kimse yokken açarsın villanın doğal gazını tertemiz. Hahaha! Korkuttun azizim, gerçekten çok korkuttun hepimizi. İnşallah değmiştir. Yengem anlattı biraz olanları. Öğrendin mi bari mutluluk neymiş, nerde yetişirmiş?”

Mesut, Mesut Bey yani, piyasada Başbakan diye biliniyor. Yılmazlar Elektrik’in biricik patronu. O ücra köyden çıkıp yarım yamalak tahsiline rağmen nasıl sıfırdan böyle bir firma kurduğu herkesin dilinde. Övgülerin yanı sıra fabrikadaki bazı acımasız davranışları da konuşuyorlar tabii ama biliyorsunuz, bunlar tatsız meseleler. Hele hele adam ölümden yeni dönmüşken hiç olmaz.

Sevgi onun yerine konuştu. “Bir aydır ne haldeyim bir görsen. Bak, yüzü burada. Sor istersen abi,” dediği sırada camın kenarına iki kumru geldi. Mesut kimsenin hissetmediği bir şükür duygusuyla kuşlara baktı. Bu muhabbetleri dinlemek, az da olsa kendisini zorlayıp bir şeyler söylemek hiç içinden gelmiyordu. Kırk yıllık arkadaşı Mehmet’le otuz yıllık karısı Sevgi ona kaygıyla bakarken, o huzurlu mu hüzünlü mü olduğu belli olmayan bir dinginlikle camdan dışarı bakıyordu.

Delik bir çorap, cuma namazında Mesut’un tam önünde. Namazı bilmeyen bir ecnebi Mesut’un secdedeyken gözünü çoraptaki delikten alamamasını bir filmde yakın plan görse, onu iz peşinde bir dedektif sanırdı muhtemelen. Olay Allah’ın evinde gerçekleşmese Mesut bundan daha mide bulandırıcı bir şey olmayacağını düşünecekti ama kendine hâkim oldu çok şükür. Fakirliğin böyle sözlük anlamıyla neredeyse gözüne sokulmasına hiç tahammül edemez de, cami işte. O kabuğu üstünden atalı çok oldu, geri dönmek istememesi normal diye düşünüyor çoğu kişi.

Bu olayın olduğu gün Mesut Bey Alman müşterilerle bir toplantıya girmiş, toplantı uzayınca Alman’a cuma farz olmadığı için namaza biraz geç gitmek zorunda kalmıştı. Hal böyle olunca Mesut Bey fabrikanın mescidine her cuma gelen emekli müftünün vaazını kaçırmıştı. Üstelik her hafta olduğu gibi en öne gidemeyip mecbur arkalarda bir yerde tanımadığı iki işçinin arasında, bir yığın başka işçinin arkasında yer bulmuştu. Olanlar da hep bundandı zaten.

Namaz sonunda sebebini bilmediğimiz birçok davranışımız gibi Mesut Bey de bu delik çoraplı çocuğun -evet, ona göre fabrikadaki nerdeyse bütün işçiler çocuktu- yüzüne baktı. Aslında tiksintisinin artacağını düşünürken gördüğü ışıltıyla içini bir merak kapladı. Hollandalı müşteriyi bekletme pahasına bir müddet fabrika müdürüyle muhabbet eder gibi yapmaya karar verdi ama müdürü dinlemekten ziyade delik çoraplı işçiyi gözledi. Adını bilmediği bu çocuğu arkadaşları ne kadar da çok seviyormuş meğer! Ne kadar güzel muhabbet ediyor gençler! Onlara söylemedi ama ofisine dönerken içinden, “Adam gerçekten mutlu,” diye geçiriyordu.

Nedendir bilinmez, o en sevdiği pazarlık aşamasına geldiklerinde bile aklına çocuğun mutluluğu takıldı Mesut’un. Tam olarak mutlu olduğu bir zamanı düşünüyor ama bir türlü tam emin olamıyordu hangisinin en mutlu olduğu zaman olduğuna. Allah var, o fakir ve karanlık günlerin ardından çok güzel paralar kazanıp çok güzel günler geçirmişti ama bir türlü o günlerden, “Hah!” dediği bir günü çekip çıkaramadı hafızasından. İlk maaşını aldığı gün, ustasından dayak yemediği ilk gün, kendi dükkanını açtığı, Sevgi’yi görüp beğendiği, evlendiği, ilk çocuğunun doğduğu günler, ikincinin, üçüncünün gelişleri, ilk defa ihracat yapışı, iki yıllık çabanın sonunda Almanya’dan o yüklü siparişi alışı… Bazen bazı kelimelerin anlamı kaybolur, her zamanki gibi kullanırsın kelimeyi ama aynı zamanda bir şeyin yanlış olduğu hissine kapılırsın. İşte Mesut Bey de mutluluk kelimesi hakkında bu hisse kapılmıştı.

Mesut Bey’in aklından bunlar geçerken karısı Sevgi, ondan umudu kesmiş olan Mehmet’e olanları baştan anlatıyordu. “Valla abi bir akşam geldi böyle, yüzünden düşen bin parça. Hayırdır, diye sordum, Mutluluk ne ki, diye sordu. Tekrar, Hayırdır, dedim, Hiç, dedi, geçti içeri. Üçüncüye sormak… Bilirsin nasıl sinirlendiğini. Bir hafta böyle babasını öldürmüşler gibi üzgün, düşünceli fabrikaya gitti geldi. Rahmetli öldüğünde bile bu kadar olmamıştı. Hem biz zaten mutluyuz, öyle değil mi abi? Ya da mutluyduk…”

Mesut duyuyordu karısının dediklerini ama kumrulardan başka onun da aynı şeyleri kafasından geçirdiğini bilen yoktu. Sevgi’nin söylediği o bir hafta yok mu? Bir hafta boyunca mutlu olduğu zamanları ve bunların ortak yönlerini düşünmüştü. Sonuçta ise aklına gelen yukarda saydığımız durumlarda gerçekten mutlu olup olmadığından şüphe duymaya başlamıştı. Başarı, para, ailesi, karısı, çocukları… Bir hafta boyunca fabrikanın işlerini yılların tecrübesiyle refleks gibi yürüttü. İş yerindekiler de fark ettiler tabii bir gariplik olduğunu ama sormak ne hadlerine.

Yok, yok oğlu yok! Ne düşündüyse, hayatının hangi dönemine yoğunlaştıysa gözünün önüne çocukluğundan kalma, soba kurdukları bir gün gelip oturdu. Beş çocuk sıra sıra dizilmişler, babalarının kapının önüne koyduğu soba borularını birbirlerine aktarıyorlar ve sandalyedeki babası, annesinin direktifleri doğrultusunda sıranın sonundaki Mesut’un ona uzattığı boruyu takıyor, sıkıştırıyor, telle sarıp tavana sabitliyor. Ve Mesut çok mutlu. Başka? Bu kadar. Ne kadar kendini zorladıysa da o güne ya da o döneme dair başka bir şey bir türlü hatırlayamamıştı.

Sevgi, Mehmet’in çayını tazeledikten sonra yerine oturmadan anlatmaya devam etti. “Bir akşam kalkmış akşam akşam soba borusu alıp geldi eve! Evet yahu bildiğin soba borusu, kahverengi olanlardan. En son ne zaman gördüm hatırlamıyorum. Cevap vermeyeceğini bildiğimden sormadım bu sefer, belki kendi anlatır dedim. Yatak odasında yatağın başına koymaya kalkınca cesaret edip ‘Orda dur efendi’ dedim. Bağıracak zannederken sallana sallana kitap odasına götürdü boruyu. Bir haftalık başka bir macera da böyle başladı. Her akşam yemekten sonra çok sevgili soba borusunun yanına gitti!”

Mesut istemsizce gülümsedi ama fark etmediler. Bir türlü işin içinden çıkamayınca kendince böyle bir çözüm bulmuştu. Fabrikadaki problemleri böyle çözdüğü çok olmuştu. Saatler boyunca problem çıkaran parçaya bakar, bazen bir saat bazen birkaç gün sonra mutlaka bir çözüm bulurdu. Soba borusunu da işte bu yüzden almıştı. Mutluluğun sahip olduğu, dokunabileceği şeylerle olmadığına kanaat getirmişti ama o dokunamadığı hatırasından da bir şey çıkmıyordu. Saatlerini fabrikada geçirmekten ayrı bir keyif alan, oradaki her dakikasında, ister önemli bir konu olsun ister küçük bir detay, mesai nedir bilmeden düşünmeyi bırakmayan Mesut Bey bir hafta boyunca eve erken gelip yemeği yedikten sonra kitap odasına çekilmişti. Odaya giriyor, soba borusunu kaldırdığı dolaptan çıkarıp odanın ortasındaki masanın üstüne nadide bir porselen vazoyu koyar gibi koyuyor sonra masanın etrafında saatlerce dönüp duruyordu. Sürekli kaç yaşında olduğunu çıkaramadığı aynı güne gelip gidiyor arada sırada zihnini tazelemek için raflarda bulunan, çoğunu okumadığı, yazarın ismine göre alfabetik sırayla dizilmiş kitapların alfabetik sırayla dizilmiş isimleri arasında kayboluyordu. Tek istediği mutlu olmaktı. O delik çoraplı gence de onunla neşeyle konuşan arkadaşlarına da aynı anda gıpta ve nefretle bakıyor ve mutluluğunun gariban günleriyle özellikle de soba kurdukları o günle alakalı olduğunu düşünüyordu. Sevgi, ilk iki gün ne oluyor diye bakmayı denediyse de her zaman olduğu gibi tek bakışıyla kapıdan uzaklaştırmıştı. Çocuklar gittikten sonra Köroğlu-Ayvaz ikisi kalmışlardı evde. Aslında onu küstürmek istemiyordu, yardımı dokunacağını düşünse kapıları kendisi sonuna kadar açar hatta gerekirse yalvarırdı ama bunu sadece kendisinin çözeceğine inanmıştı. Bu inancın karşılığında sonuç? Sıfır!

Mehmet o sırada oturmaktan ve Mesut’un sessizliğinden sıkılmış olacak, çayını alıp cam kenarına doğru gitti ve onun devasa göbeğini gören kumrular korkuyla havalanıp karşı çatıya doğru uçtular. Mesut yeni daldığı uykudan uyandırılmış gibi bir öfkeyle Mehmet’e baktı ama o tabii ki göremedi bu öfkeyi. Mehmet, Sevgi’ye, “Yaş geliyor altmışa yenge, neler neler oluyor hayatta. Herkesin arada böyle kafayı bir şeye taktığı olmuştur. Çok şükür Rabbim abimizi bize bağışladı,” diyerek teselli etmeye çalışıyordu. Sevgi, “Orası öyle abi ama sen koskoca Mesut Yılmaz’sın. Git dağ evi al, baştan bir ev yaptır, gideceğin zaman fabrikadan birilerini kaç gün istiyorsan yanında götür hizmetini yapsınlar. Değil mi ama? Eve normalde zaten geç gelmesine alışığım, aslına bakarsan o yüzden kendini o odaya kapatmasına da alışacak gibiydim ama…” deyip Mesut’a göz attı. Mesut her şeyi duysa da pas vermemekte kararlıydı. Gözünü öne indirmiş, alttan Mehmet’in camdan ne zaman uzaklaşacağına bakıyordu. Sevgi devam etti. “Bir gece pijamalarını giyerken, Köye gideceğim, bizimkilerin evde kalacağım biraz, deyince içimden, Adam gitti, diye geçse de, Fethi’ye bari haber ver, toparlasın oraları. Kaynanam, Allah rahmet eylesin, öleli üç yıl olmuş o ev ne haldedir, dedim. Fethi amcasının oğlu bunun, hala köyde yaşıyor. Sağ olsun çok yardımcı oldu… Zaten hep onun sayesinde...”

Mesut karısının sözünü dinlemekle iyi ettiğini düşündü. Köye gittiğinde Fethi, baba yadigarı evin bahçesindeki otları temizlemiş, evi karısına silmiş süpürtmüş, döşekleri ve evin her tarafını bir güzel havalandırmıştı. Küflenen bazı yorganları ve işe yaramaz öteberiyi Mesut abisine sormadan atmak istememiş, kendi kömürlüğüne kaldırmıştı. Mesut ona sadece, Sobayı kurma, ben buradan yenisini getireceğim, birlikte kurarız, demişti. Kendisiyle birlikte gelmek isteyen Sevgi’ye izin vermeyen Mesut, evden çıkarken bir bavula kıyafetlerini bir bavula yıllardır okuyacağım dediği bazı kitapları koymuş, orda lazım olur diye dört başı mamur bir de takım çantası hazırlatmıştı. Evden çıkarken tam emin olamasa da mutluluğu bulabileceğine dair güçlü bir inanç ve bunun getirdiği huzur içini kaplamıştı. Her zamankinden farklı bir yolculuk olacağını hisseden Sevgi sarılmak istemişse de Mesut bir adım geri atarak karısından değil bir yabancıdan ayrılıyor gibi başıyla selam vermiş, bir ihtiyacı olursa Mehmet’i arayabileceğini, onun da işlerini, onlar neyse artık, halleder halletmez döneceğini söylemişti.

Köye kadar durmadan giden Mesut’u beş saatlik yolun sonunda köy mezarlığı karşıladı ve ilk defa orda durup annesiyle babasının ruhlarına birer Fatiha okudu. Ayrılmadan cevaba çok yaklaştığının hissiyatıyla gülümseyerek onlara, “Mutluluk nedir ki gocalar,” diye sorduktan sonra cevabı bulmak için, “Haydi selametle,” deyip ayrıldı mezardan.

Fethi her şeyi hazır etmişti. Erzak getirmeyeceğini, köylüde ne varsa onlardan ayarlamasını söylemişti O da alınacakların bir kısmı için ilçeye gitmek zorunda kaldığını söyleyememişti Mesut abisine. Bavulları indirdikten sonra, bu sefer Fethi’nin çocuklarla birlikte sobayı kurmaya giriştiler.

Her adımda Mesut o güne dönüyor, içini bir huzur kaplıyor, daha öteye gidemiyordu. Çok önemli olmadığını düşündü. Orda elbette bulacaktı cevabını. Soba nihayet kuruldu ve gürül gürül yanmaya başladı. Yıllardır bu işlerle uğraşmadığı için hamlamıştı Mesut ama içindeki coşku yorgunluğu hissetmesine engel oluyordu.

Soba kurma faslı bittiğinde Fethi, “İlle yemeğe gel,” dediyse de daha çok geleceğini ve sıkılacaklarını söyleyip güldü. Fethi’nin karısının hazır ettiği bazlamanın arasına tereyağ sürüp sobanın üstüne koydu ve eli yana yana çevirdikten sonra tuz atıp iştahla yedi. Fethi’yle çocuklar onun bu haline bakıp gülmek istiyorlar ama saygısızlık olmasın diye bir şey diyemiyorlardı. Koskoca Mesut Yılmaz’a bak! Fethi, “Bari peynir koyaydın abi,” dediyse de dinlemedi.

Herkes gidip tek başına kaldığında sobaya ve sobanın yaydığı sıcaklığa bakıp, Bulacağım galiba, diye düşündü. Yapacak iş yoktu, o gün kendini zihinsel olarak daha fazla yormaya niyeti, fiziksel olarak yormaya da takati yoktu zaten. Sıcak odada bir ucunda babasının Kuran okuduğu, öbür ucunda annesinin fasulye kırdığı sedire uzanır uzanmaz içi geçti. En son hatırladığı da içi geçmeden önce kendi kendine gülümsediğini fark edip bir kez daha gülmesiydi.

Mehmet nihayet camdan tekrar koltuğa geçmiş, kumrular yerlerini almıştı. Sevgi anlatmaya devam ediyordu. “Saat daha dokuz olmamış, ara Allah ara. Açmıyor bu telefonu. Fethi’ye, Git şu abine bir bak, dedim. Bana, Yenge yorulmuştur, bırak uyusun abim, dediyse de yok, ben biliyorum, içimde şurada bir sıkıntı var. Allah’tan çok diretmeyip gitti baktı çocuk. Be adam, iki gün bari becereydin şu işi. Duman hep içeri dolmuş. Mutluluk mutluluk, diyordu bizi bir başımıza bırakacak kendi de görecekti mutluluğu. Neymiş, eski günlermiş, bir şey varmış. Al işte, sen oradan çıkalı yüz yıl olmuş, bir de çocukları alelacele, birini Almanya’dan birini Amerika’dan çağırdık. Sonrasını biliyorsun zaten. Haksız mıyım Mehmetçiğim?”

Mesut o esnada köydeki o huzurlu birkaç saatini düşünüyordu. İstediği gibi sonuçlanmamıştı. Ölüme o kadar yaklaştığından değil ama çocukluğundan o kadar uzaklaştığını fark ettiğinden soba borusunu elemişti ama devam edecekti bu mutluluğu aramaya. Sevgi’yle Mehmet’e baktı. “Bunlara mutlulukla ilgili ne söylesem boş,” diye düşündü “Herkes kendi yolunun düz olduğuna bakıyor.”

Kumrularla göz göze geldi ve sonra ilk defa konuşmaya başladı. Zehirlenmeden dolayı pek hali yoktu ama Sevgi de Mehmet de heyecanla ne diyeceğini bekliyorlardı.

“Edirne’deki bayi… Mehmetçiğim… Bir işler çeviriyor son zamanlarda… Farkında değilim sanmasınlar… Ben biraz dinleneceğim ama sizin gözünüz onda olsun…”

İkisinin yüzüne de bir anda güneş doğdu. Mesut da ne kadar saçma bir şey yaptığını anlamış her zamanki gibi işinin başına dönecekti. Mehmet gülerek Sevgi’ye baktı. “Şuna bak hele yenge, iki saattir bayileri düşünüyormuş canım abim. Sen yeter ki iste, ben Edirne’den Hakkari’ye tüm bayileri mum etmez miyim?” Sevgi de bir şey demek zorunda hissetti ama ne diyeceğini bilemedi. Bir saattir durmadan anlatan kadın sadece, “Tabii ya,” diyebildi.

Mesut yine kuşlara döndü. Sanki ne diyeceğini bekliyorlardı merakla. İkisine birden göz kırptı ve “Bir süre bize karışmazlar artık,” diye düşündü. Kumrular anlamış gibi pervazdan havalanıp döne döne dans ederek uzaklaştılar.


Hüseyin Kılıç

115 görüntüleme2 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör