• İshakEdebiyat

Öykü- Hüseyin Safa Ak- Uyuyan Adam

Âşinâlık bilmeyenlerden kıyas etmen bizi

Âşinâya âşinâ bigâneye bigâneyiz

Rûhî-i Bağdâdî


Çok tuhaf, ben bir karıncaymışım ve Âdem Bey’in kitaplığında yaşıyormuşum. Ocağımdan ayrılalı epeyce vakit geçmiş. Âdem Bey’den bahsetmeyeceğim, kendisi biriciğim, velinimetim, onu övmek benim haddim değil. Onunla ilgili uzun uzun tafsilat verecek değilim. Şimdilik çiğ köfte yemekten pek zevk aldığımı söylesem kâfi.

Onu övmekten kaçınmam dostluğumun bir dalkavukluk sayılması korkusuyla değil övgülerimin onun bilgeliğine ve erdemine erişmeyeceği düşüncesiyledir. Kendisi öyle parlak bir ün kazanmış bulunuyor ki onu övmek, atasözünün dediği gibi güneşi fenerle aydınlatmaya benzer. O yüzden biçare ve fakir, sadece buraya nasıl geldiğini anlatma arzusundadır. Belki o zaman Adem Bey’den bahsetmeden Adem Bey’den bahsedebilme imkanım doğar.

Her şey ben küçük, sabi bir karıncayken dedeciğimden çiğ köfte istememle başladı. Dedem bu yemekten pek sık bahsederdi. Dediğine göre çiğ köfte biz karınca tayfası için kutsal olmasıyla birlikte pek de lezzetliymiş. Hal böyle olunca ben de çiğ köfteye dair birçok soru sordum. Dedem yaşlı ve bilge bir karınca olduğundan durumu anladı ve “Sen hiç tasa etme, sana bir çiğ köfte tanesi bulacağım, sen dedene güven,’’ dedi. Varlığına inanmak için hakkında efsaneler destanlar yazılan yiyeceği bulma hususunda dedem nasıl bu kadar emin konuşuyordu şaşırmıştım. Bu şaşkınlıkla dedemin peşi sıra yürümeye başladım.

Dedemden fazla değil, birkaç satır bahsetmek istiyorum, çünkü bu bahsin hikâyeme katkı sunacağını hissediyorum.

Dedeme Hamal İhsan Efendi, derler. Zaten bizim ocakta herkese hamal derler. Mesela anneme Hamal Müzeyyen, Babama Hamal Vehbi... Bu durumun bir benzeri de Hollanda milletinde vardır, mesela o halkın isimlerinin başına da ''Van'' unvanı gelir.

Dedem Hamal İhsan Efendi kendi ağırlığının kırk katını taşıyabilme kudretini gösteren ender zat-ı muhteremlerdendi. Tüm koloninin milli şefi ve bilge karıncasıydı, onu bu haliyle büyük orkestra şeflerine benzetmek yanlış olmaz. Diğer ihtiyarlar bırakın kendi ağırlıklarının kırk katını taşımayı, taş çatlasa anca çatlayan taşların ve tuz buz olan parçalarının yirmi katını taşıyabilirlerdi. Bunun için şehadet parmağımı havaya kaldırıp yemin edebilirim.

O sıralarda ben dedemin yanında gezinen yumurcak bir karıncaydım. Ondan bir zamane sanatı olarak ameleliğin inceliklerini öğreniyordum. Böylece hem kolonimize yararım dokunacaktı hem de tam anlamıyla yetişkin bir karınca olacaktım.

Çiğköfte aramaya gittiğimiz o gün, dedem sırtına kocaman bir yulaf ekmeği parçası almıştı. Sanki bir ekmek parçası değildi de bir gök kubbeydi. Bu hali ile dedemi, haşmetli tanrı Zeus devr-î iktidarında, Yunan'daki zamanın meşhur titanlarından Lapetos mahdumu Atlas’a benzetmek hiç de yanlış olmazdı. Hoş gerçi Atlas Ağa tüm tanrıların efendibabası Zeus tarafından gök kubbeyi sırtında taşımakla cezalandırılmıştı. Tabii ki dedem, Atlas Ağa gibi asi ve huysuz tavırları olan bir kimse değildi. Burada maksadım dedemin acı kuvvetine siz muhterem okuyucuların dikkatlerini toplamak. Yoksa dedem Hamal İhsan Efendi gibi çelebi adam az bulunur.

İhsan dedem sırtından dev yulaf ekmek parçasını indirdi, terini sildi ve şöyle dedi, “Bak oğlum ağırlığımın kaç katını taşıyorum, yeryüzünde hiçbir mahluk yok ki ağırlığının bu kadar fazlasını taşıyabilsin, buradaki hikmeti tefekkür etmek gerekir değil mi,” dedi.

Bu sözleri duymak hoşuma gitti ve gururumu okşadı. Gurumun okşanmasından hoşlanmıştım. Güçlü bir ırk olmamız muhayyilemi adeta zapt etmişti. Latif bir hisle birlikte kendime olan itimadımın arttığını hatırlıyorum.

İleride çimenlere serilmiş gazeteler ve üstünde yiyecekler gördük, dedem bunların çiğ köfte olduğunu söyledi. Kanatlı bir karınca olsaydım sevinçten havaya uçardım. Çok mutlu olmuştum. Çiğ köftelerin hemen yanında bir adam sırtını ağaca yaslamış, horlayarak uyuyordu. Yanında ise sayfaları açılmış bir kitap vardı. Adam okumaktan yorgun düşmüş gibiydi. Aşağıdan bakınca yüzünü tam seçemiyordum fakat bir aşinalığım vardı bu adama. Kimdi bu adam ve kim bilir hangi rüyaları görüyordu?

Dedem, “Haydi şu lokmalardan nasibimize düşenleri alalım,” dedi. Tam bu sıralarda alaycı bir ses değdi antenimize.

“Karınca uludur, karınca uludur.”

Dedem ve ben sesin geldiği yere baktık. Açık olan kitabın sayfalarının üstünde bize benzemeyen bir karınca vardı. Bu adamın kan donduran alaycı sözü karşısında her karınca dehşete kapılırdı. Ben çocuk olduğum için dehşete kapılmadım, dedem de bilge olduğu için dehşete kapılmadı.

İkimiz de bilinç olarak bambaşka hallerdeydik, o yüzden bu alaycı karıncanın sözleri bize tesir etmedi. Şimdi olsa ne olurdu bilemiyorum, alaycı birinin benimle alay etmesi hoşuma gitmez. Çünkü o an beklemediğim yerden gelen bir laf, dokundurma karşısında şaşırırım, aklım ona verecek okkalı bir cevabı ya da onu alçaltıcı bir cümleyi düşünür fakat bulamaz. Bu yoğun düşünme süreci beni fazlasıyla gerilime sokar ve bitkin düşmeme sebep olur.

Bazen, aslında bazen değil genelde, o küçük düşürülüşümün üstünden bir süre geçtikten sonra -birkaç saat ya da iki gün- onlara verilecek okkalı bir cevap aklıma gelir, bu da aklımın bana yaptığı ayrı bir işkencedir. Bu sırada aklımın bana bıyık altından güldüğünü -aklımın bıyıkları vardır- düşünürüm. İnsanın kendi aklı, insanın kendisine ihanet etmemeli. O zaman bu cevap niye aklıma gelmedi diye içim içimi yer. Zaten karıncayım içim az, az olan içim, çok az olan içimi yediği zaman, ortada içim olarak söz etmeye değer bir içim de kalmaz haliyle. İçsizlik sürecine zemin hazırlar bu durum. Velhasıl o gün öyle bir durum olmamıştı çünkü yetişkin bir karınca değildim.

Dedeme baktım, bu yabancıya cevaben bir şeyler söylemesini bekliyordum. Dedem bir beyit ile karşılık verdi ama ne söylediğine geçmeden önce isterseniz... İsteyip istemediğinizi bilmiyorum, iki satır bu alaycı karıncanın fiziksel özelliklerinden bahsetmek isterim, hatta iki satır bile sürmez. Hikâyeme katkı sağlayacağını bilmesem bu sıkıcı kısmı hemen atlardım ama katkı sağlayacağını hissediyorum, o yüzden sıkıcı olan ve iki satır sürecek kısmı okuma zahmetine sokacağım sizi.

Yabancı karıncanın hareketleri kibardı, kafasında melon bir şapka vardı, gözleri ise gözlüklüydü. Anteninde demir halkalar vardı. Hülasa edersek çekirge özentisi bir züppeydi.

(İki satır sürecek demiştim)

Dedem durumu anlamıştı, bana baktı ve sonra yukarıda yabancı karıncaya bakarak gülümsedi, çünkü bir fasığın yüzüne ancak arif olan gülümserdi. Sonra şu sözleri döktü ağzından.

“Çekirgeoğlan nazı nazın, Karıncalevend avazı avazın

Ne Belasın bilemedim, söyle karınca mısın çekirge misin kafir?”

Eminim daha hikmetli bir beyit bekliyordunuz ama böyle hadsizlere bu sözler çok bile. Ne demişler hadsize had bildirmek öksüze kaftan giydirmek gibidir.

Alaycı karınca dedemin bu cevabından sonra dedi ki,

“Çekirge veya arı ya da dışkı böceği olmanın bir önemi yok, önemli olan hayvan olmak önce hayvan sonra diğerleri. Bırak bu mavalları okumayı, az önce şu ufaklığa dediklerini duydum. Bak ufaklık, deden seni kandırıyor, karıncalar dünyanın en güçsüz yaratıkları.”

O an endişe dolu gözlerle dedeme baktığımı hatırlıyorum. Sonradan anladım ki bu sözü bu şekilde söylemesinin sebebi ikimizi de düşünmeye sevk etmekti. Dedem,

“Çocuğun aklını karıştırma defol buradan,” dedi.

Alaycı karınca konuşmasını sürdürdü. Bir süre sonra bunlar kulağımda anlamlı bir ses bütünü olmaktan çıktı ve gürültüye dönüştü, bu gürültüden kaçtım ve ben dedemin bahsettiği çiğ köfteyi hayal etmeye başladım. Beni çiğ köftenin olduğu yere götürecekti ama yolumuza bu geveze karınca çıkmıştı ve sürekli vakit kaybediyorduk. Defolup gitseydi, biz de çiğköftemizi aramaya koyulabilirdik.

Züppe ve bir o kadar alaycı karınca devam ediyordu,

“Dünyaya karınca merkezli bakmayın, kendi gerçekliğinizle yüzleşmenin vakti geldi. Ben sizi ve diğer tüm karıncaları kendi gerçekliği ile yüzleştireceğim. Sizler bunu yapamadığınız ve kendinizi yücelten masallara inandığınız için sürekli karınca olarak kaldınız, mesela insan ırkına bakın çok geliştiler çok. Onlar da önce avcı toplayıcıydı, bize yakındı yaptıkları iş. Şimdi pasta, profiterol kazandibi yapıp tüketebiliyorlar. İnsanlar bunu nasıl başarabildi? Tabii ki kendi varlığı üzerine düşünerek. Mesela bir avcı ve toplayıcı her gün çiğ et yiyor, bir gün düşünmeye başlıyor ve diyor ki, ‘üff ya be, her gün çiğ et yemekten sıkıldım, bir de bunu pişirerek yemeyi deneyeyim.’ Pişiriyor ve yiyor. İş, etin üzerine çeşitli soslar katmaya kadar geldi. Bugün insanoğlu böyle bir düşünsel süreçten sonra bu aşamalara geçti, işte ilerleme böyle olur. Önce kendi zayıflığınızı bilmeniz gerekir. Şimdi bunu öğretip bilinçli bir şekilde koloninize yollayacağım sizi. Ondan sonra sağdan soldan ekmek almayı bırakıp kendi ekmeğinizi yapacaksınız. Karıncalar dünya var olduğundan beri bu kırıntıları kolonilerine taşıyor. Bir filin sizden çok daha kuvvetliyken sizin kendinizi filden daha kuvvetli görmeniz herhâlde kapıldığınız ahmakça düşüncelerinden biri.”

Dedem, ona bu söylediklerinin enayilik olduğunu yanlış düşüncelerinden vazgeçmesi gerektiğini söyledi. Alaycı karınca dedemin bu sözünü anten ardı ederek devam etti.

“Ampirist olarak düşünürsek yani düşünürsem, çünkü siz düşünemezsiniz zaten ampirizmin ne demek olduğunu da benden duydunuz ilk defa keh... keh... keh.. Hatta bu düşüncede kalmasın. Evet, tüm karıncaları toplayacağım, büyük bir deney projem var. 300 kilo demir koyalım ve bir fil dostumuzu çağıralım ve tabi bir karıncayı da, ikisine de 300 kilo demiri kaldırmalarını söyleyeyim, bakalım bu ağırlığı karınca mı kaldıracak yoksa fil mi? Bu deneyi tüm karıncaları toplayıp yapmayı planlıyorum, o zaman sizi buna inanmaktan vazgeçireceğim. Sizi bu skolastik saçmalıklardan kurtaracağım, ardından her şeyi aklınızla yeniden gözden geçireceksiniz. Tüm karıncalara yepyeni bir dünya vereceğim, bu dünyaya kısaca akıl cenneti diyebilirsiniz ama önce eski dünyalarını yıkacağım. Tüm koloni karışacak, birbirine girecek intihar eden karıncalar çıkacak. O kargaşa anında duruma hâkim olacağım. Siz bekleyin hepinizi insan edeceğim. Sen ihtiyar, en kuvvetli olmadığını ispatlamamı tabii ki istemezsin, rivayet ve hikâyelerinle herkesi yıllardır uyuttun. Eğer diğer karıncalar gerçekleri bilseydi, yalnızca senin ‘karıncalar çok güçlüdür’ yalanın rafa kalkmayacaktı, sen de rafa kalkacaktın.”

Bu alaycı karıncanın böyle konuşmasından sıkılmıştım. Şöyle düşünmüştüm, alaycı karıncanın konuşmalarından ben sıkılıyorsam alaycı karınca da sıkılmalıydı konuşmalarından ama o sıkılmıyordu, demek ki arkadaşım olamayacaktı. Hem şarkı da söylemiyordum artık. Dedem bu sıkıntımı gördü ve dedi ki,

“Bu konuşmaların torunumun hoşuna gitmiyor, az önceye kadar bu afacan diğer tüm afacan karıncalar gibi şarkı söyleyip dans ediyordu, ben torunumu bu doğal durumunda görmek istiyorum.”

“Torunun şimdi sıkılacak ama gerçek olanı anladığında çok daha mutlu olacak. Şimdi sıkılmalı biraz. Bak ihtiyar sana bir soru, bu sorumu çok seveceksin çünkü uzmanlık alanın. Söyle bakalım genç bir karınca ağırlığının kaç katını taşır?”

“Çok katını taşır.”

“Niceliksel bir şeyler söyle.”

“O ne demek?”

“Çok tatlısın ihtiyar, bu şaşkın cehaletinden hoşlanıyorum. Neyse anlayacağın dilden

konuşayım, tane hesabı diyorum, rakam rakam, anladın mı?”

“Bilmem onu ben!”

“O zaman çok güçlüyüz demeyeceksiniz, bilgi olmadan fikir sahibi olmayacaksınız

ama durun size öğreteceğim bilmediklerinizi. Yani örümcek kafalısınız diyeceğim ama benim örümcek arkadaşlarım da var, gayet çağdaş kafası zehir gibi çocuklar bunlar. Bak ihtiyar, sana yükleniyorum zannetme. Ben aslında bir düşünce yapısına kızıyorum. Yoksa biliyorsun seninle problemim yok. Son yapılan araştırmalara göre

ergin bir karınca ağırlığının tam elli katını taşır.”

Bu sırada dedem sırtındaki hamal küfesini indirdi.

“Dinle,” dedi, “hep sen konuştun ben bir fikir beyan etmeyeceğim sadece bir kıssa anlatacağım.”

“İyi de, altı bin defa anlattın. Bir daha anlat bakalım, altı bin birinci olsun ne değişecekse.”

“Bu hikâye ceddim Merhum Topal Ökkeş ile Nemrut arasındadır. İyi dinle. Nemrut bir gün yine firavun gibi yemek yemiş. Nemrut’un Firavun gibi yemek yemesi normal, burada bir sıkıntı yok. Bunlar birbirlerine teyze oğlu düşerler zaten. Her ikisinin de Yüce Çalap belasını versin, verdi de. Şarapları o kadar hızlı içiyordu ki boğazında rahatlıkla rafting yapılabilirdi. Onun yediği etler o kadar fazlaydı ki boğazından geçen hayvan sürüleri, Rio karnavalındaki insan kortejinden fazlaydı. Nemrut göbeğini güzelce sıvazladıktan sonra büyük bir gürültü ile yestehledi. Bu edepsizliği Nemrut’un keyfini daha da cilalamıştı. Ardından kayıtsız bir şekilde vezirine dönmüş, oradan bir dal pirzola sar da yediklerimizi sindirelim demiş. Veziri cebinden bir Adıyaman tütününü çıkarıp, sarıp Nemrut’a uzatmış. Sigarasından bir nefes çeken Nemrut, bünyesine zerk olunan nikotinin verdiği gevşemeyle, Adıyaman'ın en fazla tütün ihracatının kendi döneminde yapıldığını, kendisinden önceki kral babasının tüccarlığa ve devlet adamlığına aklının ermediğini, söylemiş. Kimse benden büyük değil en güçlü hükümdar benim, diye gayet kibirli cümlelerine devam etmiş. Kibrinde ısrarcı biriymiş. Ehli takva olmayan ama cumadan cumaya namaza giden fakat irfani meselelere aşinalığı olan vezir şöyle demiş, Efendim, sizden büyük Allah var. Nemrut sigarasından bir nefes daha almış, birden yüzü düşmüş, İşte buna çok bozuluyorum, demiş.

Biraz durup sigarasının sonuna geldiğinde ve aniden hiddetlenip ve haşa kendini Yüce Çalab'tan üstün gören sözler söyler ve [sevgili okur parantez içini boş bıraktım şirk ve günaha girmek istemiyorum. Çok günahkar bir karıncayım, dileyen okur, parantezi envai çeşit küfür ile doldurabilir.]

İçkinin etkisiyle olacak Nemrut, ‘Nöbet okumu getirin bre dürzüler,’ demiş, -Özel yapım oku, yayı her bir boku tamam deyyusun.- Dedem Topal Ökkeş o sıralar Nemrut’un mutfağında rızkının peşinde. Tüm bunlar olurken dedem Nemrut'un sakalından bir pirinç tanesini sırtlayıp evine revan oluyormuş. O saat Nemrut okunu göğe çekmiş ve başlamış Yüce Çalap’a densiz densiz konuşmaya.

Dedem sırtındaki pirinci atmış ve şöyle düşünmüş. ‘Bu aklı ve vicdanı kıt Nemrut’ta bu edepsiz sözlerinden pişman olup kafasını duvarlara vuracak ah vah edecek feraset ve idrak yok. En iyisi ben bunun kafasının içine gireyim ve kafasını duvara vurması için nasihatte bulanayım.’ Topal Ökkeş Dedem, Nemrut ismi ile maruf insan suretli necasetin burnundan girerek kafasının içine varmış. Birkaç ay sonra Nemrut kafasını duvara vurarak paramparça etmiş ve canı cehenneme gitmiş.”

Dedemin bu hikâyesi ile pek feyz almıştım çünkü kutsal atam Topal Ökkeş kendisinden çok daha güçlü Nemrut’u alt etmiş. Alaycı karınca da bir hisse almış mıydı bu kıssadan bilmiyorum. Ben alacağımı almıştım. Alaycı Züppe karınca bir şey söylesin diye beklerken uyuyan adamın uyandığını fark ettim. Gözlerini yarı aralık kaldırıyor gibiydi, yüzünü döndü. Adama baktıkça kendimi dışardan seyrettiğimi hissetim, içimi bir ürperti kapladı. Sonra kendimi dışardan seyrettiğimi hissetim ve farkına vardım ki o uyuyan adam yani Adem Bey bendim. Uyanmıştım ya da Adem olduğuma uyanmıştım. Kitaba baktım Züppe karınca tam konuşacakken kitabı kapattım. Züppe kitabın arasında feci şekilde can vermişti.

Gerçek Uyanış

Bu ne ilginç bir rüya dedim o ara yere serili gazetelerin yanında duran iki karınca gördüm. Bunlar rüyamdaki karıncalardı biri bendim diğeri ise Hamal İhsan Efendi’ydi. Kitabın kapağını tekrar açtım. Sayfalarını çevirdim. Züppenin cesedine baktım, bir yanımın öldüğünü hissetim fakat öldüğüm yerden yeniden doğmuş gibiydim.

Ardından yemek serdiğim gazete parçasını hızla topladım fakat gazete elimden yere düştü, kâğıdın üstünde çiğköfte tanesi vardı. Onu aldım ve karıncalara verdim. Yavru karınca bir sevgiliye kavuşmanın şevki ile çiğ köfteye sarılıyordu, hayretler içerindeydim. Dedesi ise ona bakıyor ve mutlu oluyordu sanki. Yavru karınca çiğ köfteyi yedikçe ben de yavru karıncayla aynı neşeyi duyuyordum, tarif edilemez bir lezzetti.


Hüseyin Safa Ak

85 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör