• İshakEdebiyat

Öykü- Hıdır Murat Doğan- Yazları Sıcak ve Kurak

Kozan mahallesi köyün her yerinden daha bir uzak dururdu. Öylece dikilmiş birkaç ev, kışın fırtına değen duvarlarının telaşlı eskimesine aldırmaksızın, hâlâ dimdik ayaktaydı. Yolun bir yanında sıra sıra uzanan kavak ağaçlarına inat, diğer tarafta uçsuz bucaksız bir bozkır görünüyordu. Uzak ufukta delikli taş bütün heybetini bir nokta siluetine adamıştı. Ben çocukluğumun eşsiz günlerinde orayı dünyanın sonu zannederdim. Bir sınır karakolu edasıyla yanan tek bir sokak lambası aydınlatırdı sadece kendi dibini.

Doksanlı yılların hemen başıydı. Bir yaz rüzgârı enginlerden derinlere doğru öylece sessiz ve hissiz iniyordu. Öyle gecelerde en çok karanlık çalı diplerini düşünmüşümdür. Bir çocuk için korkunun hâkim olduğu öyle bir gece hışırtısı…

Çocuktuk. Salihlerin evi mahallede ışığı yanan tek evdi. Dışarıda derin bir ıssızlık, içeride konuşmalar vardı. Biz çocukken korku dolu hikâyeleri dinler, o korkunun içinde yaşamak isterdik. Öyle demeyin! Şehirden her yaz tatil için köye giden bir çocuk için keşfedilmesi gereken bolca karanlık gece vardı, bunu öğrenmelisiniz.

Çocuk aklıyla, bizden yaklaşık sekiz ya da on yaş büyüklerin peşine takılıp karanlık gecelere koşturmak isterdik. O gecelerde ateşler yakılır, hikâyeler anlatılır, şiirler okunur, bilimden, sanattan ve insandan bahsedilir, türküler söylenirdi.

Öylesi gecelerde en çok toprağa oturmak isterdim. Yaz tatili dönüşlerinde, “Bu tatilde neler yaptınız,” diye soran öğretmenime ve Akdeniz kıyılarında geçirdikleri nezih tatillerini anlatan sınıf arkadaşlarıma inat okulun müfredat dışı duvarlarına yapıştıracağım kocaman puntoları olan cevaplarım vardı benim.

“Köye gittim, toprağa dokundum…”

O gece evin kapıları sonuna kadar kapatılmıştı. İçeride birisi bağlama çalıyor, hep bir ağızdan türküler ve marşlar söyleniyor, gece yarısı gelecek traktöre binip Naciye teyzelerin patozuna gitmek için bekleniliyordu. Besbelli bizi götürmeyecekti bu büyükler. Çünkü bu iş bizlik bir iş değildi. Çocuklar erkenden uyumalıydı. Hatta bu saatte çoktan yatağında sivrisinekleri kovalıyor olmalılardı. Oysa imece denilen şey her ne ise belki de nesilden nesle geçmeliydi ve bizler orada o gece öğrenmeliydik.

Patoz mutlaka geceleri olurdu. Gündüz sıcağında çalışmak zor olduğundan; gece karanlığında, bir traktör lambasının solgun ışığında, yolları her yerden daha uzak bir köye uzun uzak yollardan gelen gençler, memurlar, arkadaşlar ve yoldaşlarla birlikte yapılırdı.

Ben patoza hiç gidemedim. Belki de öyle gecelerde yarım kalmıştır düşlerim. Götürmediler. Belki de sapla samanı o denli birbirinden ayıramayışım tam da bundandır.

Bu tenhalıkta her şey siyahtı. İçerideki floresan lambanın dibinde, divanlarda ve yerde oturan gençler hariç… Birazdan karşılaşacakları saman tozlarından korunmak için boyunlarına bağlanmış anne tülbentleri, oyalı düşler, çiçekli umutlar taşıyorlardı. Hepsi oradaydı. Hep bir ağızdan söylüyorlardı:

“Üç beş kişi kalmış türkü diyenler / al üstüne yeşil donu giyenler / kıl kara çadırda geçmiyor günler / onun için bozgun öter telimiz.”

Sonra biri kalktı, “Hadi!” dedi, “Hadi Naciye teyzeyi güldürelim biraz.”

Biri içeriden eprimiş bir çarşaf getirdi. Bir diğeri badanadan arta kalmış bir kova dolusu yeşil boyayı getirdi. Herkes bir parmak aldı, elleriyle birer çizgi çizdiler ve oracıkta, yazık atılası çarşaftan, kocaman bir pankart yarattılar.

“Saman işçisine hakları verilsin! – PATOZ-İŞ”

Odanın içinde kahkahalar koptu. Halaylar çekildi. Gecenin karanlığında küçük çaplı bir miting yankılanıyordu. Büyük bir inançla ve ritimsel bir senfoniyle vuruluyordu ayaklar. Herkes gülüşüyordu.

Sonra “Durun!” dedi biri o an, “Durun, geldiler…”

Bir başkası kapıyı açtı. Baktı. Her şey sustu. Herkesi dışarı çıkardılar. Hep birlikte, hem de çocuklu gençli… Çocukluğumun sonsuzluğa açılan pencerelerini kaplayan gazete kağıtları değilse neydi bu?

Bir bölük jandarma evin etrafını sarmıştı. Ellerindeki tüfekleri eve doğrultulmuş; kocaman tekerlekli askeri kamyonu oracıkta çalışır halde, bir kaptıkaçtıyı çalıların dibinde bekletiyorlardı.

Sustuk. Bizi bir kenara geçirip, gençleri sıraya dizdiler. En rütbelisi bir nutuk savurdu.

Bir tarihte köyü askerler basmadan hemen önce ağaca elma yemek için çıkıp, ağacın altındaki jandarmaları görünce o gün boyunca ağaçtan inmeyen babamın anılarının yanında jandarma almasın diye şekerlerini toprağa gömen Salih’in anıları öylece ayakta bekliyordu.

Bir gün en küçük dayımı arayan jandarma, otuzuncu kez dedemi alıp karakola götürmeye kalkınca dedem durmuş, ninemi göstererek “Bu sefer de Haskar’ı götürün, o da anası oluyor…” demiş.

İşte o gece de öyleydi. Gülmekle ağlamak arasında gidip geliyordu ayın yüzü. Komutan bir içtima gibi dizdirdiği sıranın en başına geldi, gergindi, sokak lambasının dışında çatık kaş kenarları görünüyordu.

“Kimliğin nerede senin,” dedi Komutan, gençlerden biri yanıtladı

“Yok.”

“Nasıl yok?

“Yok işte, ne bileyim Komutan!”

Sonra bir diğerine döndü.

“Kimliğin nerede?”

“Yok.”

“Kimliğin nerede?”

“Yok.”

Sonra Ali abiye sordu.

“Askere gittin mi?”

“Tecilliyim.”

“Askere gittin mi?”

“Tecilliyim.”

“Askere gittin mi?”

“Tecilliyim.”

Komutan kükredi. Karanlık kızıl kıyamet ışıdı. Bağırdı.

“Apocu musunuz lan siz?”

İçtimadakiler gülüştü. O sırada karanlığın içinden Kemal abi geçti. Eşeğin üzerinde öylece baktı ve hapisten yeni çıkmıştı.

Patoz işçisine hakları veriliyor muydu gerçekten bilemiyorum ama onların kimliği olmazdı. Köy yerinde, eğer bir gece yarısı, birine yardıma gidiyorsanız, kimliğinizi yanınıza almayı düşünmezsiniz. Sanırım Dünya’nın bütün coğrafyalarında bu böyleydi.

“Siz bu ülkenin vatandaşı değil misiniz?” dedi komutan, “Nasıl olmaz kimliğiniz?”

Yaklaşık on beş kişinin üzerinden tek bir nüfus cüzdanı çıkmadı. İnanın bana çıkmadı, nasıl çıksın? Komutan bağırdı.

“Bu köyün muhtarını çağırın bana…”

Biri koşup, aşağı mahalleye gitti, on- on beş dakika sonra döndüğünde Niyazi abi sokak lambasının ışığında yalpalıyordu.

“Beni çağırmışsınız,” dedi, “Hayırdır, bu sefer niye geldiniz?”

Gençler gülüştüler. Sanırım zil zurna sarhoştu. Ama bu güzeldi. Gülümsemiştim.

“Bu ne biçim köy Muhtar,” dedi komutan, “Bunlar ne biçim adamlar? Hem bu ülkenin ekmeğini yiyeceksiniz hem de kimliğini taşımayacaksınız!”

Niyazi abi peltek ağızla birkaç cümle kurdu, komutan anlamadı. Birkaç saniye sessizce dinledi, bir tabaka çıkardı, sigarasını yaktı.

Komutan, “Sen kimliğini ver.” dedi rütbe etiketleri rüzgârda salınırken. Niyazi abinin yakasına yapıştı tek eliyle kavradı.

“Yarın diğerlerinin de kimliğini toplayıp bana getireceksin.”

Niyazi abi bir kahkaha patlattı.

“Lo ne arasın kimlik,” dedi, “Gelin patoza yardım edin.”

Komutanın bu tavırdan hoşnut olmadığı gayet açıktı.

“Bu ne biçim köy muhtar?” dedi, sesi ciddiydi, yanındaki ere döndü, ekledi.

“Apocu bunlar yahu,” dedi, “Apocu!”

Niyazi abi kocaman bir kahkaha attı.

“Apocu olsak bu köye giremezdiniz,” dedi. Bu cesareti nereden alıyordu, ben de bilmiyordum.

Köyün gençlerini kamyona bindirdiler. Çocukları öylece bıraktılar. Kamyon gecenin karanlığında kaybolacakken peşinden gittik. Tozu dumana katan koca tekerleklerinin izinden yürüdük. Sanırım beş veya altı çocuktuk. Salih hemen yanımdaydı. Geceleri yürümekten korktuğum o karanlık ve ıssız yokuştan aşağı doğru dakikalarca koştuk.

Aşağı mahalleye vardığımızda ağaçlıklı yolun ortasında durmuş askeri araçların stop lambaları kırık dökük asfaltta parıldıyordu. Yürüdük. Neredeyse bütün mahalleyi sokağa indirmişlerdi. Oracıkta babamla göz göze geldik. Bu kez elma yemiyordu. “Git buradan…” der gibi bakan gözleri karanlıkta parıldadı.

Gitmiyordum. Öylece bekliyordum. Besbelli o evlerden birinde o gece patoza gitmek için bekleşen adamlar, siyasi sohbete dalmışlardı. Bağır çağır tartışmalar, gülüşmeler sürerken, bir jandarma eri kapıyı vurmuş, içeri girmişti. Babam ve arkadaşlarını da sıraya dizmişlerdi.

Köyde bir Vahap amca vardı. “Vahap-i Sinan” derlerdi ona. “Sinan’ın oğlu Vahap”. İri kıyım, iri hareketleri olan bir adamdı. Aksaya aksaya geldi, üstünde pijamalarıyla öylece sokak lambasının altında durdu “Yine mi geldiniz,” der gibi baktı, bekledi. Sonra kalabalığı yırttı. Kaptıkaçtının kapısını açtı, bir eliyle komutanı itti, bacağını merdivene attı:

“Komutan hele o yana git…” dedi.

Gözleri parıldadı, komutan sordu.

“Senin de oğlun varmış Vahap Emmi,” dedi, “Ali. Nerede o?”

Vahap amca gülümsedi.

“Vallahi ben de bilmiyorum Komutan,” dedi, “bulursanız buraya da getirin, özlemişim…”

Komutan dinlemedi, jipten indi. Sokak egzoz dumanı okuyordu.

Yine tek tek, “Kimliğin nerede?” diye sordu. Belli ki vazgeçmeyecekti. Yine aynı merasim, yine aynı sorgu, oracıkta bir kez daha gerçekleşti. Salih’le birbirimize baktık. Korkuyorduk.

Gençleri yeniden kamyondan indirdiler. Komutan vatan hainlerinin üzerinde denenen bilindik naraları attı. Sıradakiler hâlâ gülüşüyorlardı. Besbelli her gece aşağı işemek için uykulu uykulu balkona çıkan yaşlı adamı gördüm o an. Buralarda geceleri balkondan işemek eski bir yaşam biçimiydi. İki balkon ötedeki yaşlı adam oracıkta, tenteli kamyonun üzerine işedi. Komutan haykırdı:

“Ne yapıyorsun lan?” dedi, “İn oradan aşağı!”

Adam her gece boş sokağa doğru gerçekleştirdiği ritüelini yine aynı saatte gerçekleştirmişti. Balkonun altında neler olduğuna dair en ufak bir fikri yoktu. Duymadı bile, fermuarını çekip kapıyı kapadı.

O sırada Caner abinin uykusuna kayalıklar bağlanmıştı ve uyanmaya hiç niyeti yoktu. Köyümüzün tek bakkalının küçük oğluydu. Ve yine belliydi ki hâlâ uyuyordu. Aşağıdaki hengâmenin farkında bile değildi.

Herkes beklemekten sıkılmıştı. Kadir abi önünde durduğumuz evin altından, “Caner, bir karpuz al gel…” diye bağırdı.

Yine ve yine belliydi ki Caner abi bu gece rüyasında askerliğini görüyordu. Ve yine oracıkta kurulması gereken son cümleyi balkona çıkıp savurdu.

“Parola karpuz mu?”

Komutan delirdi. Sıraya dizilenler kahkahalar atıyorlardı. Bizler de öyle.

O gece, askerler hiç kimseyi götürmediler. Götüremediler daha doğrusu. Sonrasında zaten pek fazla karşılaşmadık onlarla. Delirmekten kaçıp geri dönmediler. Evlerden birinde teybin sesi hâlâ karanlığı yırtıyordu.

“Adalılar türkü söyler susar faşist namlular Cevahir’im de vurulmuş çarpışın gerillalar…”

Patoz işçileri traktörlere bindiler. Maskelerini kuşanıp gözden kayboldular. Bu ülkede harman böyle dövülüyor, hamuru böyle yapılıyor, ekmeği böyle pişiyordu.

Sabah uyandığımda babam, dede evinin geniş avlusunda, saman balyasına dönüşmüş saçlarını temizliyordu. Bana baktı, gülümsedi.

“İyi uyudun mu?

Bilmem kaçıncı kez hüzünle gülümsedim. Seslendim.

“Uyudum.”



Hıdır Murat Doğan

51 görüntüleme