• İshakEdebiyat

Öykü- Hafize Çetinkaya- Çiviler

"yaşamak

bizimçün dokunaklı bir şarkı değil ki."


Radyodan gelen şarkıyı dinleyerek sıktı vidayı. Ustası daha gelmezdi. Çırağı aradı gözü. Bir bulsa iki tane şaplatırdı ensesine. Öfkeliydi. Şarkıda bahsi geçen çileli hayatı yaşıyordu.

Açık tamirhane kapısına kadar yürüdü. Sigarasını yaktı. Gözü hala çırağı arıyordu. Temiz bir havayı solur gibi çekti içine sigaranın dumanını. İçine çektiği havayı verirken aşağıdaki denize kaydı gözü. Denizden gelen esinti onun olduğu yere ulaşmadan aşağıdaki evlere doluyordu sanki. Temmuz ayı ortasıydı. Ustasının astığı takvime baktı. Uzakta, yağlı parmak izleriyle dolu takvimde, rakamları ve yazıları kolaylıkla seçti. Gözleri hep keskindi. Askerdeyken de işine yaramıştı bu. Sevindi belli belirsiz.

Yeşillikler arasındaki yokuş yoldan gelen çırağın sersem adımlarını izledi. Şarkının sesi uzaklaştığından mıdır ne, içindeki öfke geçmişti. Çırak kapının önünde biraz bekledi. Yemesi gereken azarı bekliyordu. Özcan oralı olmayınca elindeki beyaz poşetle içeri girdi.

Çırağın elindeki beyaz poşeti görünce onu menemenlik malzeme için gönderdiğini hatırladı.

Yağın kızma sesini işitti. Soğanın, biberin kızarma sesi. Sonra domatesler. Sıra yumurtaya gelince ıslık çaldı. Çırak acele kaldırdı başını tavadan. Eliyle dört gösterdi. Çırak dört yumurtayı kırdı. Özcan ıslık çaldıkça çırak ona bakar ve onu anlardı. Ustayla bile pek konuşmadığını gördükten sonra bu suskunluğu üstüne alınmadı.

Tam on iki çeyrekte demir ayaklı, ahşabı yağa bulanmış masanın üzerine serildi gazete parçaları. Özcan tava gelene kadar hızlıca okudu dünün haberlerini. Masanın üzerinden daha kara bir tavadan yemeklerini yemeğe koyuldular. Saat on iki olmadan usta gelse gelirdi ama belki geç kalır diye çeyrek geçeye kadar beklemeyi huy edinmişlerdi. Usta gelir bahanesiyle üç kişilik malzeme alıp daha fazla yemek yiyorlardı. Seçimler yaklaştıkça usta elini eteğini çekmişti gerçi işlerden. Nasıl olsa Özcan becerir diye düşünüyor olsa gerekti. Kimilerine göre kızı Nazlı’yı da Özcan’a verecekti ama bu dedikodulara kulağı tıkalıydı Özcan’ın. Hem sevebilir miydi Nazlı’yı? Şöyle böyle hatırladığıyla güzel sayılırdı ama yetmezdi ki. Yetmeyeceğini seziyordu. Bir el yordamlığı hissi. Yoksa ne bilsin yetip yetmeyeceğini. Nazlı’nın onu isteyeceğine emindi. Yoksa bu laf sözler nasıl Özcan’a kadar ulaşsındı. Ağırdan satan bir eda sindi üstüne. Aklına ne zaman gelse böyle oluyordu. Sonra dalıp gittikçe kabul ediyordu Nazlı’yı birden. Ustasına hayır nasıl derdi. İçinin derinliklerinde bir yerlerde huzursuzluk ve gurur okşanması savaş verdikçe veriyordu.

Takvimin yanına asılı kırmızı telefon çaldı. Çırak koştu hemen. “Buyur usta,” deyince Özcan radyonun sesini kıstı. “Tamam,” deyip kapattı. Özcan nasıl olsa söyleyecek diye sadece bakıyordu, bir el hareketi ya da kafa sallamadan. Abi, usta, “Saat bir buçukta kapatın. Özcan da üçte babasından arabayı alıp meydandaki kahvenin önüne gelsin,” dedi. Boş bulunup “Tamam,” dedi Özcan. Boş bulunduğunu belli etmeden bıraktığı işine döndü. Çırak pek şaşırmış gibi değildi. O da işine döner gibi yaptı.

Özcan alet edevatı duvara dizerken çırak etrafı toplamaya başladı. Alet edevat asılıyorsa dükkân artık kapanacak demekti. Dükkânı güzelce kapattılar. Yeşillikler içindeki yokuş yoldan aşağı saldılar kendilerini. Sigara yaktı Özcan, Yasin’e de uzattı. Yasin, Özcan’ın bu cömertliğine de pek şaşırmadı. Temmuz ortasında dükkân kapatmışlardı, buna Özcan da sevinebilirdi. Yokuş yolun sonunda Özcan yukarı yola saptı. Yasin aşağı yola gitti.

Evlerinin önüne geldiğinde yüzündeki kirler terle gözüne kadar indi. Yanmaya başladı gözü. İki katlı, beton sıvalı, çatısı yapılmamış bu evin önünde gözleri kapalı anahtar aradı. Anahtar aramasına sinirlendi. Yanına hiç anahtar almazdı. Zili çalmadan girişteki merdivenlerde bağırdı. Boğuk bir sesti çıkan. Uzaktan duyan anlamazdı da kardeşi Zehra, abisinin ona seslendiğini bilirdi. Kimse çıkmadı balkondan, aşağı inip kapıyı açan da olmadı. Özcan bağırmayı kesti, gri demir kapının hep tekmelenmekten dökülmüş yerlerini tekmelemeye başladı.

Birinci kattaki kiracı çıktı camdan. Sonra çekildi içeri. Özcan’a açtı kapıyı. “Arka odada onlar. Duymuyorlardır,” dedi. Sesi utangaç mıydı yoksa korkmuş muydu kestiremedi Özcan. “Sağ ol,” dedi belli belirsiz. Sesi çatallanınca utandı. Merdivene yöneldi yavaşça ama komşu kadın kapatmadı kapısını. Dönüp bakmadan çıktı beton merdivenlerden. Sahi bu kadının adı neydi. Ayşe mi, Aysel mi, Yeliz gibi bir şey de değildi ama Y vardı içinde kesin. Evin kapısını yumruklamaya başladığında aşağıdan kapı kapanma sesini duydu. Ne diye beklemişti yukarı çıkana kadar? Bu ayıp değil miydi? Sesinin çatallı çıkışına, komşu kadının kapıya çıkmasına hep sebep Zehra’nın kapıyı duymamasıydı. Bir öfkeyle kapıya tekme savurunca kapı kırılacak gibi inledi.

Annesi kapıda belirdi. Annesini görünce kızamadı. Zehra da arkadan sırıtıyordu. Banyoya yöneldi. Banyodaki tabureye oturup güneş enerjisinden gelen suyun ısınmasını beklerken aklına komşu kadın düştü. Elin evli barklı kadınını düşünmekten ar etse de kendini alamamıştı. Bir buçuk yıldır buradaydı, dönüp bakmamıştı, bugün aklına düşmesi iyi değildi. Şöyle birkaç saniyelik bakmada gördüğü kadarıyla güzel değildi. Ama çirkin de diyemezdi Özcan kadına. Bakışları güzel gibiydi. Özcan’a dik dik bakmıştı, utanmadan. Bunu Özcan da uyduruyor olabilirdi. O kadar kısa bakmıştı ki kadına emin olamıyordu. Sıcak su dizlerine döküldükçe gerilen sinirleri yumuşadı. Saat aklına düşünce birden acele acele keselenip durulanmaya koyuldu.

Yatağın üstündeki temiz kıyafetleri giydi. Annesi onun hep üstüne titrerdi. Az konuşuyor diye horoz kesip kanını dört köşeye sürmüştü küçükken. Daha birçok kez çabaladı. Fayda etmeyince bıraktı. Dili vardı, konuşmamak onun bileceği şeydi.

Mutfak masasının üzerindekileri yerken Zehra geldi kıkırdayarak. “Bahar aradı üç kez. Sana bir şey mi olmuş merak etmiş. Dedim iyi ama şu aralar çok meşgul.” Kahkahayı basan kardeşine tebessüm etti. Bugün öfkesi çabuk diniyordu.

Çıkarken, “Abi, Bahar ararsa bir daha arama, abim evlendi diyeyim mi,” diyen kardeşine “De,” dedi. Sesi çatalsızdı. Vücudunun güzelliğine yakışan bir ses çıkarınca annesi neşelenmişti.

Merdivenlerden inerken yüzünü bir ateştir aldı. Kendine hâkim olamayışına içerledi. Duvardan tarafa sindi. Korkuluğu olmayan merdivenin boşluğa açılan tarafından korkuyordu. Komşunun kapısına bakmamak için bir hayli çaba sarf edişine de içerledi. Kadının adını bilmezken, bir kapı açtı diye miydi bunca tantana?

Kapı önünde duran arabanın orada oyalanmaktan alamadı kendini. Kendi pencerelerine bakar gibi yaparak baktı birinci kata. Bir gölge vardı perdenin arkasında. Gölgeyle tam göz göze gelecekken kaçtı gölge, perdeyi hafifçe salladı kaçışı. Ne diye gözlüyordu şimdi? Nereden biliyordu ki onun kadın olduğunu? Belki çocuğuydu, belki kocası. Belki de bir aşığı vardı, tedirgin olmuşlardı.

Saati daha fazla geçirmeden bindi arabaya. Dışarıda birinin onu izlediğinden eminken heyecan basıyordu. Şimdi doğru düzgün kaldıramazsa arabayı rezil olurdu. Besmele çekti, çevirdi kontağı. Dikiz aynasında kendine baktı. Kısa bir andı bu. Baktı denemezdi. Gözleri yalayıp geçmişti aynayı o kadar. Daha fazlası onu utandırırdı. Biraz fazla gaz verse de istop ettirmeden kaldırdı arabayı. Hızlıca evin önünden uzaklaştı. Birkaç tanıdığa kafasıyla selam verip meydandaki kahvenin önüne park etti arabayı.

Etraf parti bayraklarıyla süslü arabalarla doluydu. Ustası fena takmıştı seçimlere. Seçim konvoyunda ne kadar çok araba varsa o kadar iyiydi. Babası sevmezdi böyle şeyleri lakin ustanın sözüne karşı gelmek de ayıptı.

Meydanın etrafında, sıralı kahvehanelerin iskemlelerinde uyuklayan yaşlılar seçim heyecanıyla hafiften canlanır gibi olsalar da temmuz miskinliği yakalarında duruyordu hala. Çoğu genç gölgelere çömelmiş hararetle tartışıyor, maç sonrası olduğu gibi küfürler savruluyordu etrafa. Onca gürültü yine de bir sessizliği çağrıştırdı Özcan’a. Kahvehanenin yanındaki terzi deposu geçici olarak partinin seçim yeri oluvermişti. Terzi Lütfi, gençlerin alkışına dayanamamış, tamam demişti. Dükkânın önüne küçük bir hoparlör bağlanmış ha bire kahveden gelen müziği bastıran parti müziği çalınıyordu.

Özcan istemeye istemeye girdi içeri. Ustasını selamladı. Kontağı verip çıkacakken, “Sen de katıl aslanım. Bak sizin kiracı da burada. Adamı da al yanına,” deyince kalmak zorunda kaldı. Olur minvalinde bir kafa sallamasıyla geçiştirdi ustasını. Ustasının el ettiği kiracıları yanlarına gelince kıpkırmızı kesildiğini, soluğunu alırken utandığını hissetti Özcan. Daha bugün bu adamın karısını aklından geçirmişti. Allah razı değildi buna ki şimdi adam karşısına dikilmişti. Yoksa hiç denk gelmeyen kiracıları şimdi burada neden karşısına çıksındı?

“Nasılsın Özcan?”

“İyiyim Ali abi. Sen nasılsın?”

Özcan’a şaşkın şaşkın baktı ustası. Uzun sürmedi bakışı. Utandırmak istemedi. Daha bir gün kendisine bu kadar uzun cümle kurmamasına içerleyecekti ama Ali’nin tanıdık bir yüz oluşuna verdi. Ali bilindik bir cevapla karşılık verdi. O Özcan’ın az konuştuğunu ya da onunla neden uzun konuştuğunu kafasında tutacak biri değildi. Yap denileni yapardı. Şimdi de yeni gelen araçlara bayrak götür denilmişti. Özcan’la bayrakları taşıdılar. Özcan onu takip ediyordu. Ali kafasını istese verecekti.

“Sizin araba nerede?”

“Şurada abi.”

“Olum nasıl da yakıştı bayrak. Ben de alacağım bir tane.” Ali konuşmayı seviyordu. Alacağı arabanın modelinden, ses sisteminden, deri koltuklarından. Olmayan bir şeyi öyle coşkuyla tarif edince Özcan mecbur dinledi. Hatta inandı o arabanın varlığına. Bir yerde Ali, “Hanım da üç beş bileziğini verecek,” demeseydi aynı istekle devam edecekti dinlemeye. Hanım. İsmini söylememişti. İsmi neydi kadının. Bir önemi de yoktu. İsmi neyse ne? Özcan’a neydi. Kaçıp gitse giderdi. Ustası yadırgamazdı ama bir şey onu Ali’nin yanında tutuyordu. Ali’yi merak ediyordu. Ali’nin evinin içini. Onca mahremi en doğru yoldan öğrenmenin tek yolu.

Bir ses koptu meydanda. Miskin yaşlılar hoyrat gençlerin ellerinde salladıkları bayrakların rüzgârına kapıldı. Arabası olanlar, gölgedeki partili gençleri arabalarına aldılar. Bir kamyonet de en azılı olanları kasasına topladı. Ali, Özcan’ın yanında gençlerden biraz daha yaşlıca ama daha genç bir heyecanla duruyordu. Arabaya başka kimseyi almaya gönüllü değildi ikisi de. Özcan ısrar etse de, “Emanet malın canı götünde olur Özcan’ım. Sonra babanla papaz olmayalım,” dedi Ali oturmadı şoför koltuğuna. Özcan Ali’den bu olgunluğu beklemiyordu. Üzüldü. Adamın içten içe olgunluktan nasibini almamış olmasını diliyordu. Ali sadece berber kalfası olarak var olsa ne iyi olurdu. Ömür boyu kendi dükkânı, evi, arabası olmasa. Öylece berber kalfası olarak kalsa.

Hiç heyecanlanmadan ama büyük bir özenle kaldırdı arabayı. Arabayı konvoy boyunca büyük bir coşkuyla kullandı. Ali, her bir manevrasında onun sırtına vuruyordu. Konvoy uzadıkça uzadı. Ali cebindeki kaseti taktı teybe. Yarı belinden itibaren camdan sarkarken bağıra bağıra şarkıya eşlik etti. Elindeki bayrağı bir velede kaptırınca keyfi kaçtı. Küfür kıyamet konvoydan ayrıldılar. O an anladı Özcan Ali’nin çakır keyif olduğunu. Hep içer miydi? İçmediğinde bu kadar konuşkan ve neşeli miydi? Tam tamına zıttı değil miydi bu adam Özcan’ın? Öyleydi ya…

Herkesten önce vardılar meydana. Ali coşkusunu yitirmişti, yaptığından utanmış gibi değildi hiç. Özcan’ın ona saygı duyduğuna kanaat getirmiş olacak ki öğütler verip duruyordu. Özcan arabadaki bayrakları topladı. İşi bittiğinde coşkulu kalabalık meydandaki yerini almıştı. Ustasına görünüp eve yollanacaktı. Sahilde gezmeyi canı istemiyordu. Bahar geldi aklına, bu içini daha da sıktı. Ustasına görünüp giderken Ali girdi koluna. Coşkusu geri gelmişe benziyordu. “Eve kadar gidiyorsan beni de atıver.” Elindekileri gösterip “Yürümeyeyim bunlarla,” diyen Ali’nin elindeki paketleri aldı. Arka koltuğa yerleştirirken de inceledi göz ucuyla. Konvoy sonrası eve eli kolu dolu gitmeyi akıl edecek halde olmayışından belliydi paketlerin içindekilerin ne olduğu. Rakı, kavun, birkaç meze.

Yol boyu partiden, seçimden bahsetti Ali. Cevap vermemek için her şeyi başıyla onaylıyordu Özcan. Ya da şaşırıyor gibi sesler çıkarıyordu. Dişe dokunur bir şey yoktu dediklerinde. Herkesin bildiği şeyleri sadece o biliyormuş gibi anlatıyordu. Şehrin yarısı sözlerini dinletmek için aynı şeyi yapıyordu. Bu şeyi tanıdık bir yolu bilir gibi biliyordu Özcan. Ezberdi her şeyiyle. Belli etmemeyi, he demeyi öğrenmişti. Bir bu taktiğini babası yemiyor, anlıyor, anlayınca içerliyordu.

Evin önüne gelince durakladı Özcan. Arabadan çıkmak istemedi. Ali kavunu koltuğunun altına sıkıştırırken kalan paketi de ona bırakmıştı. Bir bahane uydurup geriden gelemezdi. Aynı anda dikildiler evin demir kapısı önünde. Tekmeledi Ali kapıyı. Işık yansa da tekmelemeye devam etti. Ayak sesleri duyulurken “Gülsünnn…” diye inletti kapı önünü. Adı Gülsün’müş. Y yokmuş içinde. Y nereden aklına düşmüşse.

Gülsün ağır ağır açtı kapıyı. Kocasından korkmuş gibi değildi. Kocası kızdıkça daha ağır hareket ediyordu. Ali’nin elindeki kavuna yöneldi. “Özcan’ın elindekileri al,” deyince, öncesinden daha hızlı hareketlerle Özcan’a doğru yürüdü. Özcan, kapının önünde hep Gülsün’ü beklermiş gibi durdu. Gülsün bir saniyeliğine kaldırdı başını ve baktı ona. Elindekileri alırken paketlere değil de ona baktı. Ona bakarken paketleri onun eline hiç dokunmadan buldu. Ali çoktan içeri doğru yürümeye başlamıştı. Kısa bir an sonrasında kadın yetişti kocasına. Özcan, durur gibi yürüyerek gitti arkalarından. Sanki zaman serilmiş kalkmıyordu yerden. Ali içeceği içkinin heyecanıyla bir iyi akşamlarla başından savdı Özcan’ı. Kapıyı kapatmadan girdi içeri. Gülsün, oyalandı kapıyı kapatmamak için. Özcan merdivenlerin tam ortasından yürüdü yukarı.

Kadın bakmıştı işte ona. Ali âşık olunacak adam değildi. Bir gençlik hevesiyle de olsa Gülsün ona âşık olmuş olamazdı. Küçüktü kocasından. Beş belki altı yaş, daha fazla değildi. Zorla mı evlendirdilerdi? Çocuk yaşta da evlenmiş olamazdı. Kabaca hesapladı. On sekizini geçmiş olmalıydı evlendiğinde. Çocuğunun yaşını da düşününce kesinkes öyleydi. Özcan’dan da büyüktü o zaman. Üç yaş kadar. Belki biraz daha fazla. Belki burada kiracı olduklarından beridir seviyordu onu uzaktan. Onun gibi bir koca düşlüyordu. Önüne bir fırsat çıkınca da âşık olduğu adamın yüzüne bakmak istemişti. Özcan’ın bir suçu yoktu bunda.

Kapıyı kim açtı, yemeğe ne vakit oturdular bilemedi Özcan. Babası sofrada “Arabayı almışsın. Konvoya katılmışsın,” deyince biraz kendini toplar gibi oldu. Cevap vermesini beklemeden “Ustan çağırmasa hayatta salmam ya neyse. Hiç sevmiyorum bu işleri,” diye ekledi. Sonra yine partilerden ve seçimlerden bahsetti. Babası tuhafiyeciydi, akşam lisesini bitirmiş, gazete okur, haber izlerdi. Futboldan haz etmez, aşırı taşkınlıkları sevmezdi. Bir zanaat öğretiyor olmasa ustasına da saygı duymazdı. Ama ustası işinde iyiydi.

Sofradan sonra yaz başında balkona taşınmış televizyonun önünde yine seçimlerle ilgili programları seyrettiler. Babası kesik kesik her siyasetçiye bir şeyler söyledi. Özcan’ın hayat görüşü de babasınınkinden ileri gitmemişti. Daha çocukken ve bu evin temeli bile atılmamışken, daha küçük ve kendilerine ait olmayan evlerinde, aynı televizyona bakarlar ve babası sigarasını tüttürüp aynı cümleleri kurardı. Daha ilerisi olmamış ve olmasına da izin verilmeyecekti. Şimdi doğuştan gelen sessizliği ile babasının izinde belki ondan daha iyice ama fazlası olamayacak kadardı. Annesi oğlu için başka şeyler düşlese bile babası onun küt kalmasını yeğlemiş, yanına almak yerine elden bir usta seçmişti.

Karşıda başka bir ev olmadığından fazladan bir balkon mahremiyetine gerek yoktu, balkonlarında rahattılar. Televizyonun sesi yine de çok açılmazdı. Küçük kız arada ses yükseltir ama bu da uzun soluklu olmazdı. Balkonun dışına çıkmayan seslerin arasına aşağı kattan gelen sesler eklenince balkon sefasını erken kestiler. Kiracının ayıbını görmezden gelmek, onun yerine utanmak bir vazifeydi.

Aşağıdan gelen sesler her zamanki seslerden farklıydı. Dinledi Özcan. Bir inleme, ağlama ya da başka cinsten bir şeydi. Televizyonun sesi kesilmeden önce bir şeyler olmuştu ama duyamamışlardı o kadarını. Sesler inceldiği vakit içeri çekilmişlerdi. Ne olduğunun merakı belki korkusu sardı içini. Evin ışıkları sönüp annesi “Hadi uyu artık,” deyinceye kadar sesleri düşündü. Salonun penceresi önünde bir sigara yaktı. O sigarasını içerken asfalt yola yansıyan alt katın ışıkları söndü. Özcan bir tur atmak için dışarı çıkmayı düşünse de olduğu yerde biraz daha kaldı. Yatağına gittiğinde uyku ve uyanıklık arasında, tatsız rüyalar ve düşüncelerle sabahı etti.

O sabah kahvaltı etmeden, annesi yeni yataktan kalktığında evden çıktı. Merdivenlerde Gülsün’ü görmeyi umdu. Çöp atar, kapalı kapı ardından bir ses çıkarır umudu vardı. Bu saatte uyanmamış olma ihtimali düşünemedi. Bahçe kapısında duraklasa da bir ses yoktu Gülsün’den. Özcan’ın dileği Gülsün’ün iyi olduğunu görmek miydi yoksa onun bir daha kapıdan, pencereden bakması aralarındaki şeyin gerçekliğini göstereceğinden miydi? Bilemedi. Belki her ikisini de istiyordu. Hem Gülsün baksın, onu görmek istesin hem de gece gelen sesler ona zarar vermiş olmasın.

İsteksiz ve yorgun, umduğunu bulamamış, yoldan yokuş aşağı giderken bir gölgenin onu izlediğini hissetti. Aklına ilk gelenin Ali olması bir ürperti saldı içine. Olabilir miydi? Olamaz mıydı? Adımları yavaşladı, on adım sonrasında arkasına bakmak için durdu. Arkasında Gülsün dikiliyordu. Özcan şaşkınlıkla aynı Gülsün gibi put kesildi. Kadının ona dik dik bakan gözlerinden bir şey anlaşılmıyordu. Sevgi mi öfke mi? Neden öfke olsun? Peki, neden sevgi olsun?

O an zaman akmasa, kimse görmese, ne yapacağını düşünmese. Ama zaman akar, birileri görür. Düşünmek mecburi. Döndü Özcan sırtını Gülsün’e önce yavaş yavaş, sonra gençliğinin verdiği çeviklikle daha seri. Kulağında bir uğultu, başını saran bir ateş. İçinde bunca zaman tuttuğu sözlerin hepsini haykırma isteği. Yokuş yukarı sonra yokuş aşağı. Dükkânın önünde durmak aklına geldi. Bir kez dönüp bakmamıştı. Bir kez dönüp baksa, konuşabilir miydi? Belki sade Gülsün konuşurdu.

Dükkânın kepenklerine sırtını dayadığında, yokuş başında gördü Gülsün’ü.



Hafize Çetinkaya

66 görüntüleme