• İshakEdebiyat

Öykü- Hakan Sarıpolat- Kuş Mezarlığı

En son güncellendiği tarih: Mar 17

Gece.

Ay ışığı ve sokak lambası bir olmuş, karanlığı yırtmaya çalışıyor. Bahçenin koyu gölgeleri amaçsız gezinen hayaletlere dönüşmüş. Pencere kenarında, bahçedeki kuş mezarlığını izliyorum. Huş ağacının etrafına dizili, başlarında küçük birer mezar taşı. Babam sağken gözü gibi bakardı her birine. Temizler, pırıl pırıl ederdi. Şimdi bakımsızlar. Yaprak kaplamış üstlerini. Aradan sıyrılmış mezar taşları da olmasa fark edilmeyecekler.

Ağacın üstü kuşlarla dolu. Hint bülbülleri, sakalar, papağanlar, ispinozlar, kanaryalar... Daha ismini bilmediğim bir dünya kuş. Her yerdeler. Karanlığın içinde parlayan gagaları, gözleri... Taşlaşmış bedenleriyle bekliyorlar. Nöbet tutuyorlar sanki.

Babam.

"Çocukluğumda tutuldum bu sevdaya. Yazılıdan en yüksek notu alınca öğretmenim bir kitap hediye etti. Kapağında onlarca kuş. Nasıl sevindim bir bilsen… Eve gider gitmez sedire uzanıp okumaya başladım. Semih, Süleyman, Hayri… Hep birlikte kuş yakalayıp, ‘Azat buzat beni cennet kapısında gözet,’ diyerek satıyorlardı. O zaman karar verdim, ben de kuş yakalayıp satacaktım. Hemen bir kapan yapıp evin aşağısındaki tarlaya kurdum. Başladım beklemeye. Saatler geçmesine rağmen bırak yakalamayı, bir tane bile görmemiştim. Tam ümidi kesmiştim ki daha önce hiç görmediğim ala renkli bir kuş kapanın altına kondu. Başladı ötmeye. Sesiyle büyülendim. Zihnim farklı alemlere akıp gitti. İpi çekmek bile aklıma gelmedi. Susunca kendime geldim. Hemen ipi çektim. Koşarak gidip kapanın içinde çırpınan kuşu izledim dakikalarca. Bir süre sonra durdu, kara gözlerini bana dikti. Bakışlarında merhamet saklıydı. Satmayacaktım onu, eve götürüp besleyecektim. İsmini de bulmuştum. Müzeyyen. Kapanı usulca açıp kuşu elime aldım. Minicik kalbi nasıl atıyordu avucumun içinde. Onunla birlikte kalbim de...” Alıp eve getirmiş Müzeyyen’i. Ağaç dallarından kafes yapmış. Evdekiler karşı gelse de inat etmiş. Bırakmam demiş başka bir şey dememiş. Mecbur, ses etmemiş dedemler.

Zamanla.

Babamdaki kuş merakı artmış. Hastalığa dönüşmüş. Bir Müzeyyen daha yakalama fikriyle her sabah evden çıkıyor, karanlık bastırana kadar dönmüyormuş. İşi gücü bırakmış, okula gitmez olmuş. Bir zaman sonra evin içi kuşlarla, av malzemeleriyle dolup taşmış. Ağlar, kapancalar, kafesler, teller... Evdekiler bıkmış usanmış artık.

Bir gün dedem yerdeki ağa takılıp düşünce olanlar olmuş. Burkulan bacağını tutup deli gibi bağırmaya başlamış. Sinirden gözü dönmüş. Bütün av malzemelerini kırıp yakmış. Kuşları teker teker ait oldukları yere, gökyüzüne salmış. Müzeyyen evden çıkmak istemese de zorla kovmuş onu.

Eve döndüğünde kuşların ve malzemelerin olmadığını gören babamın dünyası başına yıkılmış. Hele Müzeyyen’i göremeyince… Dolu gözlerle çıkmış evden, saatlerce kuşlarını aramış. Bulamadıkça babasına olan siniri çoğalmış. Dedem, “Ölürüm de almam o şeytanları evime. Bırak artık şunların peşini. İşine gücüne bak, okuluna git.” demiş. Babam dinlememiş. Vazgeçmemiş sevdasından.

Bir sabah pencere kenarında şarkı söyleyen Müzeyyen’i görünce kafaya koymuş. Evi terk edip Müzeyyen ile yaşayacakmış. Annesinin kötü günler için sakladığı altınları almış. Toplamış eşyalarını, kimseye haber vermeden kaçmış evden. Ne peşine ağlayacak annesini ne sinirden deliye dönecek babasını düşünmüş. Seneler geçse de dönmemiş bir daha evine.

Annem.

“Rüya gibiydi evliliğimizin ilk zamanları. Kuş sesleriyle uyanırdım her sabah. Ormanda yaşıyordum sanki. Şarkı söylerlerdi kuşlar bana. Çok seviyordum onları. Babandaki hastalığı anlayana, eve her gelişinde bir kuş getirmeye başlayana kadar. Daha önce hiç bahsetmemişti bu huyundan. Bilsem… Yapma, etme, bu kadar kuşa nasıl bakarız, dedim ama dinlemedi. Masrafıydı, pisliğiydi, kokusuydu…” Gözleri kızarmış, uzun uzun yutkunmuştu. “Bizi birbirimizden ayıran bir bıçak bu kuşlar. En keskini de Müzeyyen. Derin bir tutku baban için. Kılına zarar gelse dünyası yıkılır. Yüreği ona bağlı sanki. En çok neye içerliyorum biliyor musun? Onu benden değerli görmesine. Onu benden...” Daha fazla konuşamamış, boncuk gibi yaşlar dökmüştü gözlerinden.

Annemi ilk defa o kadar hüzünlü görmüştüm. Kendime hala kızarım. Kim ister ki esirgenmiş sevgiyi, bölünmüş aşkı? Öncesinde anlamalıydım onu. Babamın olmadığı zamanlarda odasından çıkmamasından, kuşlara nefretle bakmasından. Elinden gelse bir çırpıda yok edecekti hepsini.

Babam.

Bir kuş öldüğü zaman dünyası yıkılıyor, üzüntüden yataklara düşüyordu. Hastalığı o kadar ilerledi ki ölen kuşlarından bile ayrılmak istemiyordu. Öleni tahta bir kutuya koyuyor, bahçedeki huş ağacının altına gömüyordu. Bunu kutsal bir tören edasıyla yapıyordu. Mermerden yaptırdığı mezar taşının üstüne kuşun ismini bile yazıyordu. Bir de mezarın başında dualar okuyordu. “Ölünce beni de onların yanına gömün." deyip duruyordu. Delirmesinden korkuyorduk.

Annem.

Ne yapacağını şaşırmış, evdeki kuşlara, ağacın altındaki mezarlara bakıp uzun uzun gülüyordu. Sinirden. Nefreti sadece gözlerinde değildi artık. Her yerinden sızıyordu. Her adımında, her sözünde. Görebiliyordum.

Müzeyyen.

Zamanla şarkıları azaldı. Büyülü sesi kısıldı. Tüyleri dökülmeye, bedeni küçülmeye başladı. Kuştu bu, elbet bir gün ölecekti ama babam için böyle bir şey düşünülemezdi. Onu hiç ölmeyecek, ilk gördüğü andaki gibi kalacak zannediyordu. Ama öyle olmadı.

Kafesinin içinde yün yumağına dönmüş Müzeyyen’in cansız bedeniyle karşılaşınca olanlar oldu. Babam dizlerinin üstüne çöküp hıçkırıklara boğuldu. Gözü gibi baktığı kuşunu kaybetmişti. Assolist kızını.

Gözüm anneme kaydı. Ağlamıyordu. Gözlerindeki sinsi parıltıyla kafesteki ölü kuşa bakıyordu. Dövünen babamı umursadığı bile yoktu.

Babam.

Saatlerce ağladı kuşun başında. İçindeki yaşı akıtmasını bekledik. Fakat kesilecek gibi değildi gözyaşları. Müzeyyen, babamın içinde kurumamaya yemin etmiş bir göl bırakmıştı. Daha fazla dayanamadım. “Ağlama artık baba.” dedim. Sesimle toparlandı. Rüyadan uyanmış gibi silkelendi. Boş gözlerle kalktı, Müzeyyen’i bembeyaz bir örtüye sardı, üstüne güzel kokular sürdü. Bahçeye inip ufak bir mezar kazdı özenle. Ölü kuşu mezara koyup çukuru elleriyle doldurdu. Gömme işi bitince mezarın yanına boylu boyunca uzandı.

İzledik.

Mezarın başından ayrılmayan. Boylu boyunca yerde uzanan babamı. Teselli etmeye çalıştık. Fakat bizi duyduğu yoktu. Mezara dikilmiş gözlerini yakalamak imkansızdı. Rüzgâr vuruyor, yağmur dövüyordu ama babam kıpırtısız, mezarın başında yatıyordu. Ne yapıp edip babamı eve sokmalıydık. Diller döktük, yalvardık, fayda etmedi. Hastalanmasından, başına bir iş gelmesinden korkuyorduk. Sonunda annemle bir olduk, neredeyse sürükleyerek soktuk babamı eve. Bu defa da pencerenin kenarına oturdu. Sallanarak, “Elimde değil.” demeye başladı. Şaşırdık. Neden böyle diyordu ki?

Babam.

Annemle beni yanına çağırdı. Normale döndüğünü zannederek sevinçle oturduk yanına. Birkaç günde yaşlanmıştı sanki. Avurtları çökmüş, saçları beyazlamıştı. Zayıflıktan kemikleri sayılıyordu. Beyaza çalan göz bebeklerini aramızda gezdirerek, “Kuşlarım size emanet. Ben nasıl baktıysam, siz de öyle bakın onlara.” dedi. Annem, babamın elini tutup ağlamaya başladı. Müzeyyen öldüğündeki gibi yapmacık değildi hüznü. “Bunlar nasıl söz böyle. Ölecekmiş gibi...” Babam birkaç kez yutkundu. Gözlerini mezarlığa dikip, “Beni de onların yanına gömün.” dedi. Kesik kesik nefes aldıktan sonra hareketsizleşti. Eli annemin elinden kaydı, saat sarkacı gibi sallanmaya başladı. Annemin çığlığı yükseldi. Kuşların çığlığı da.

Babamı sarstım. Karşılık vermedi. Olanı anlayınca içime kocaman, kızgın bir taş oturdu. Usulca eğilip mezarlığa kilitlenmiş gözlerini kapattım.

Hüzün.

Evin içini siyah bir perde gibi kapladı. Babamı kaybetmiş, bir kuşun ardına vermiştik. Onca sevdiğini gömüp sağ kalan adam, bir kuş için ölmüştü. Müzeyyen bizler için bir kuştu, meğer babam için yaşama sebebiymiş. Hiçbir ölüm basit değilmiş. Anladım.

Ev.

Ölüm haberinin duyulmasıyla ev doldu taştı. Babamın ölümünü kabullenememiş annem kanepenin üstünde oturuyor, etrafındakileri görmüyordu. Bütün işle ben ilgileniyordum. En önemli sorun hala çözülmemişti. Babamı nereye gömecektik? Son sözleri, beni de onların yanına gömün, olmuştu. Hatırlatsa mıydım bunu anneme. Sessizce yanaştım. Annemin yüzündeki ifadeyi görünce vazgeçtim. Zaten zamansız ölümün şokunu yaşıyordu kadıncağız. En iyisi susmaktı.

Babamı aile mezarlığına gömdük.

Kuşlar.

Babamın ölümünden sonra değiştiler. Kafeslerinin içinde çırpınmaya. Aralıksız ötmeye başladılar. Şarkı değildi söyledikleri, ağıttı. Ne yaptıysak susturamadık. Annem sinirden titriyordu artık. Matemini yaşayamıyordu kadın. Babamın acısıyla uğraşırken bir de bunlar çıkmıştı başına. Onu bu eziyetten kurtarmalıydım. Babamın sözleri olmasa çoktan hepsini salmıştım ama… Başka bir çözüm bulmalıydım. Annemin odası geldi aklıma. Huzur bulduğu tek yer. “Odana çekil anne. Yoruldun. Dinlen biraz. Bana bırak işleri.” Karşılık vermeden matemini yanına alıp odasına kapandı.

Ben.

Ne yapacaktım? Nasıl bakacaktım kuşlara? Babamın kuşlarıydı onlar. Bırakın onlara nasıl bakılacağını, çoğunun ismini dahi bilmiyordum. Fakat başarmalıydım. Babam için. Vasiyeti için. Vakit kaybetmeden çalışmaya başladım. Bir yandan temizlik yapıyor, bir yandan kuşları besliyordum. Hangisine hangi yem verilir bilmediğimden, karıştırdığım yemlerden birer avuç koyuyordum kafeslerine. Sadece yemlerini yerken susuyorlardı. Sonra çığlıklarına devam. Kafamın içindeydiler sanki. Bir zaman sonra duyduğum, düşündüğüm tek şey kuşların sesi oldu.

Günler.

Bu şekilde geçti. Annem odasında. Ben bir saniye olsun susmayan kuşlarla. Uyuyamıyordum gürültüden. Ne zaman yorgun düşüp uyumak istesem babam rüyama giriyordu. Lime lime dökülen etleri, mosmor dudakları ve simsiyah gözleriyle karşıma dikiliyor. Boynuma atılıyordu. “Neden vasiyetimi gerçekleştirmediniz?” Bağırıyordu. Nefretle bakıyordu suratıma. Çürümüş bedeninden dökülen solucanlar, böcekler kaplıyordu her yanımı. Boğulur gibi oluyordum. Her defasında çığlık atarak. Ter içinde uyanıyordum.

Annem.

Odasından sessizce çıktı. Suratındaki kararlı ifadeyle doğruca pencerelere yöneldi. Her birini teker teker açtı. Sonra kuşların kafeslerini. Şaşkınlıktan dilim tutulmuştu. Engellemek istedim ama kuşlar hışımla kafeslerinden çıkıp gökyüzüne atılmıştı bile. Annem rahatlamış. Yıllardır yapmak istediği şeyi yapmıştı. Sonunda kuşlardan, huzursuzluğundan kurtulmayı başarmıştı. Sevinçle boynuma atıldı. “Gittiler. Sonunda hepsi gitti.” Bu defa mutluluktan ağlıyordu.

Kuşlar.

Gitmediler. Aynı gece ağıtlarıyla geri döndüler. Huş ağacının üstüne, siyah birer meyve gibi dizilip çığlık atmaya başladılar. Annem yatağından fırladı. Kuşları görünce olduğu yere çöktü. Mutluluğu çok kısa sürmüştü. Onu daha önce hiç bu kadar üzgün görmemiştim.

Sabah.

Kuşlar bir anda sustu. Hepsi. Aynı anda. Kıpırtısız, sessizce beklemeye başladılar. Fakat neyi bekliyorlardı?

Bekledik.

Günlerce. Cam kenarında, huş ağacının üstünde bekleyen. Yemeden, içmeden öylece duran kuşları. Bir saniye olsun yerlerinden kımıldamıyorlardı. Hiç ölmeyecekmiş gibiydiler. İlk günkü gibi.

Annem.

Gün geçtikçe hüznü koyulaştı. Uyanık olduğu her an kuşları gözlüyordu. Endişeyle izledim. Pek bir şey yediği yoktu. Zorla, birkaç lokma. Sonra yine kuşları gözlüyordu. Babam gibi olmasından, ölmesinden korkuyordum.

Gece.

Başım düştü düşecek. Annem yorgunluktan sızmış, derin nefesler alıyor. Bahçeden gelen sesle irkiliyorum. Puslu hava her yere sinmiş. Bahçeyi bulanık bir tabloya çevirmiş. Ağacı yalayıp geçen rüzgârla, kuşlar kanatlarını çırpmaya başlıyor. Aynı anda, tanıdık bir ses çıkarıyorlar. Bir şeyi harekete geçirmeye çalışıyorlar sanki.

Toprak kaynamaya başlıyor. Oturduğum kanepenin titrediğini hissediyorum. Annemi sarsıyorum. Uyanmıyor. Mezarlar birer birer yarılmaya. İçlerinden kuşlar çıkmaya başlıyor. Yüzlercesi. Kuru yaprakların arasından sıyrılıp ağacın etrafında toplanıyor. Ağaçtaki kuşlar mezardan çıkanların yanına konuyor.

Kuşlar.

Toprağı eşelemeye başlıyorlar. Hiç durmadan. Fırlayan kum taneleri sisli havayı daha da bulanıklaştırıyor. Sadece boz bulanık bir görüntü.

Bir süre sonra duruyorlar. Toz bulutu azalınca ağacın altındaki çukuru fark ediyorum. Kuşlar çukurun etrafına dizilmiş, bekliyorlar.

Puslu havayı yaran siyah bir siluet beliriyor. Kuşlar, siluetle tanıdık sesi çıkarmaya başlıyorlar. Karaltı büyüyor büyüyor. Gözlerimi kısıyorum görebilmek için. Babam. Babam gelen. Gözlerime inanamıyorum. Ama o işte. Üstü başı toz toprak içinde. Yürüdükçe etleri dökülüyor ardına. Mezarın başına gelince duruyor. Beyaz gözlerini bana çeviriyor. Elim ayağım boşalıyor birden, titremeye başlıyorum.

Babamın gözlerinde huzurlu bir ifade. Gülüyor sanki. Kuşlara dönüp bir şeyler söylüyor. Konuşuyor onlarla. Kuşlar kanatlarını çırparak karşılık veriyorlar. Babam bana bakıp elini kaldırıyor. Veda ediyor sanki. Gülerek çukura iniyor. Boylu boyunca uzanıyor. Kuşlar gagalarını toprakla doldurup çukura atmaya başlıyorlar. Toz duman içinde kalıyor her yer. Annem hala uyuyor. Bağırıp uyandırmak istiyorum ama ağzımı bile açamıyorum.

Kuşlar, çukur kapanana kadar durmuyorlar. İşleri bitince, son kez çığlık atıyorlar. Havalanıp. Gecenin karanlığında kayboluyorlar.

Gittiler.

Annem, “Gittiler” diye bağırıyor. Odanın içinde deli gibi koşturuyor. Güneşin altında ışıldayan huş ağacına bakıyorum. Bomboş. Gözlerimi kapıyorum. Derin derin nefes alıyorum. Gittiler sonunda diye düşünürken tanıdık bir ses gelip kulağıma konuyor. Bahçeye bakıyorum. Huş ağacının altında, taze toprakla kaplı tümseğin üstündeki Müzeyyen’i görüyorum.


Hakan Sarıpolat

377 görüntüleme