top of page
  • Yazarın fotoğrafıİshakEdebiyat

Öykü- Halil İbrahim Özbay- Sonsuzluk ve Pazartesi

Sol elimin parmaklarını, bir hayli uzamış saçlarımın arasından tarak gibi geçirerek avucumda kalanları sayıyorum. Üç tane. Bir daha deniyorum. Bu kez beş. Morali bozulan parmaklarım, saçlarımın arasından üçüncü defa geçerek yedi tel bırakıyor avuçlarıma. Saçlarım dökülüyor. Bunu bir saat boyunca denesem, kel bir adam olarak gideceğim iş görüşmesine. Vazgeçiyorum. İş görüşmesinden değil, parmaklarımı saçlarımın arasına daldırıp denizden kum çıkarır gibi bir avuç saç teliyle yeryüzüne dönmekten. Birinci ya da ikinci denemenizde normaldir ama elinizi her attığınızda, birkaç tel saç geliyorsa, saçlarınız dökülmeye başlamış demektir, diyor televizyon ekranındaki sırma saçlı uzman. Geç kalmadan bunun önlemini almalısınız, diye devam ederken sunucu kadın atlıyor: Saçlarınızın dökülmesini engellemek için alınması gereken önlemlere geçmeden önce çok kısa bir aramız var. Sakın bizden ayrılmayın. Reklamlardan sonra buradayız. Saçlarımız neden dökülür? Onları korumak için neler yapmalıyız? Azzz sonra.

Nereden baksan on beş dakika sürer reklamlar. Kalkıp sakal tıraşı olmam ve sonra da giyinip hazırlanmam gerek ama merak da ediyorum saçlarımı kurtarmanın yolunu. Televizyonun sesini, oradan da duyulacak şekilde biraz daha açıp tıraş olmak üzere banyoya geçiyorum. Reklamlar bitip de uzmanın sesini duyar duymaz ekranın başına oturmalıyım. İhtiyaç duyduğunuzda bankanız her an yanınızda, diye bağıran davudî sesin ardından annem tiz sesiyle mutfaktan sesleniyor. Oğlum kıs şu televizyonun sesini biraz. Baban uyuyor. Yorgun geldi adamcağız gece vardiyasından. Köpüklü suratımla salona geçip televizyonun sesini kısıyorum. Otuz yaşına merdiven dayamış oğlunu önce üniversitede okutmak, beş senedir de bir işe girmesini beklemek; çeyiziyle, düğünüyle evlendirdiği ablamdan kalan kredi borçlarını ödemek için yıllar önce emekli olduğu fabrikada çalışmaya devam ediyor altmış yaşındaki babam. Aslan oğlum büyüyünce doktor olup babasının kalbini dinleyecek, onu iyileştirecek, küçük bir sahil kasabasında bahçeli bir ev alıp annesini, babasını rahat ettirecek, diyerek bir zamanlar gözlerimin içine gururla bakan adamcağız, üniversite sınavında ancak iki yüz binlik dilimdeki sıradan bir iktisat fakültesini kazanıp onu da tıp fakültesi niyetine altı yılda bitiren oğlundan umudunu çoktan kesti tabi. Emeklerinin ve yıllarının boşa gittiğini ona hatırlatıyorum diye belki de, evin içinde bile yüzüme pek bakmıyor artık. Ancak iki gün yeten haftalık harçlığımı anneme bırakıp üstüne de bir ton sitem dolu sözler kusup çıkıyor evden. Hiç olmazsa bundan sonra rahat edip ömrünün geri kalanını, hayalini kurduğu sahil kasabasındaki bahçeli bir evde geçirmek yerine, hâlâ çalışmak zorunda kalmasına hayıflanıyor biraz da. O uyumadan eve gelmemeye çalışıyor, akşamüzerleri Mine’yi çalıştığı şirketin önünden alıp bir yerlerde oturduktan, birlikte zaman geçirdikten sonra evine bırakıyor, biraz da kahvede takılıyor veya sahilde başıboş köpekler gibi dolaşıyorum.

Haftalardır kullanılmaktan körelmiş jiletle sinekkaydı yapmak için defalarca kazıdığım -bu nedenle iyiden iyiye kızaran- yüzümde kalan köpük kalıntılarını yıkadıktan sonra, başımı öne doğru eğip tepeme bakıyorum aynada. Saçlarım gerçekten seyrelmiş mi, yoksa televizyondaki uzmanın sözlerine taktığımdan dolayı bana mı öyle geliyor, öğrenmek için. Evveeeet kısa bir aradan sonra tekrar birlikteyiz işte, sevgili hocam öncelikle saçlar neden dökülür, diyen sunucu kadının sesi banyoya kadar geliyor. Askıdan aldığım havluyla yüzümü kurulayarak salona geçip televizyonun karşısındaki koltuğa oturuyorum. İlk akla gelen neden genetik yatkınlık, diyor uzman. Babamın saçları, yaşına rağmen fena değil. Anne tarafında da kel adam yok öyle. O halde benimki genetik değil. İkinci neden, bazı vitamin, mineral ve hormonların eksikliği ya da dengesizliği, diyerek bunların neler olduğunu sıralıyor. O anda annem bitiyor dibimde. Şaşkın gözlerle bir televizyon ekranına, bir bana bakıyor. Anne Allah aşkına ne buluyorsun bu boş programlarda diyen oğlum, oturmuş kadın programı mı izliyor bakiiim sabah sabah, diye dalga geçiyor benimle. İş görüşmen yok muydu bugün senin, diye azarlıyor üstüne. Ne izlemesi ya, öylesine bakıyordum, gözüm takıldı. Gideceğim birazdan, dediğim anda, uzman üçüncü ve en önemli neden olarak yaşadığımız yoğun stresi işaret ediyor. Oturduğum koltuktan kalkıp giyinmek için odama geçerken, peki saçlarımızı kurtarmak için ne gibi önlemler alacağız sorusunu yönelten sunucu kadının sesi, tam da odaya girdiğim anda uzaklaşıp duyulmaz oluyor. Oturup programın geri kalanını izlesem, annemin dilinden kurtulamayacağım. Daha da arttıracak stresimi. O da bıktı benden. Bu evde fazlalığım çünkü. İnsan, annesine, babasına fazlalık gelir mi? Beklentilerini karşılamıyorsa gelir. Herkesin beklentisi var bir diğerinden. Zaten bu beklentiler bir araya getirmiyor mu insanları? Ya da karşılanmayan beklentiler yüzünden ayrılmıyorlar mı birbirlerinden? Babam, bir doktor adayı beslediğini sandığı yıllarda, oğlunun varlığı fazlalık değildi evin içinde. Hiçbir şeyim gözüne batmazdı. Yıllar önce beni her sabah okula gönderirken bugün ne pişireyim oğluma diyen annem, uzun zamandan beri, senin sevdiğin yemeği her gün nereden bulup da önüne koyayım diyerek bunu bile hak etmediğimi yüzüme vuruyor. Seni görmediğim, saçlarını okşamadığım saatler ömrümden eksiliyor diyen Mine de işe girdiğinden bu yana soğuk bana karşı. O çok beğendiği saçlarım da dökülüyor zaten. Belki benden önce fark etmiştir bunu. Okşarken onun da parmaklarına tutam tutam geldiyse, ilerde kel olacak bir adamı ne yapayım demiştir. Hangi kadın, kel koca hayali kurar ki. Fakültedeki ilk aylarımızdan itibaren büyük bir aşkla bağlandığım kadın; on sekizinden bu yaşına kadar gözü benden başka hiçbir erkeği görmeyen Mine bile. Son sınıftan beri evlilik planları yapıyoruz. İşe girer girmez demiştik.  O, benden önce iş buldu. Hem de ilk iş görüşmesinde. Kadın diye mi? Güzel bir kadın. İki yıldır çalışıyor. Ayda en az üç başarısız iş görüşmesine gidiyorum ben de. Bu tür sonuçsuz girişimler çoğaldıkça, umudum azalıyor. Pazartesi sendromu olanlara bile özeniyor insan. Bir işin olmayınca bütün sabahlar sendrom. Sokakta şeyini sallasan iktisat ya da işletme fakültesi mezununa çarpıyor oğlum, iş bulmamız bu nedenle zor, diyen sınıf arkadaşım Fikri’nin dediği gibi, acaba güzel bir kadın mı olmak gerekiyor işe kolaylıkla girebilmek için? Şirketlerdeki eleman alımlarını yöneten, iş görüşmelerini gerçekleştiren zampara müdürler, gün boyu tıkılı kaldıkları ofislerinin koridorlarında güzel kokular dağıtarak yürüyen, hemen yanı başındaki masalarda saçlarını savurarak oturan güzel kadınlar ister tabi, ne yapacak bizim gibi sapları, diye de psikolojik ve biyolojik gerekçeler ileri sürüyor Fikri. Mine de mi, böyle zampara bir müdürün psikolojik ve biyolojik dürtülerini tatmin ediyor yoksa? Peki Mine de işi gücü, mevkisi, karizması yerinde böyle bir zamparanın örtülü kurlarına, kurnazca asılmalarına karşı boş değilse? Böyle bir adamın komplimanlarından etkilenmişse ne olacak? Bütün bunlar, Mine’nin bana olan soğukluğunu açıklar mı acaba?

Kapıyı açıp eşikteki ayakkabılarımı giyerken annem, üzerimdeki lacivert takım elbiseyi göstererek, böyle jilet gibi giyinmişken saçların dağınık mı çıkacaksın oğlum evden, deyince koridordaki boy aynasında kendimi süzüyorum. Bilinçaltım, daha şimdiden saçlarımı gözden çıkardı demek ki. Yine tarak gibi kullandığım parmaklarımla gelişigüzel düzeltiyorum, sanki çıkacak ilk rüzgârda savrulup dökülecek yapraklar kadar gözlerime emanet görünen saçlarımı. Ellerini gökyüzüne doğru açıp ey güzel Allah’ım, bu sefer bir kapı aç da oğlumun iş güç sahibi bir adam olarak eve dönmesini sağla nolur, diye kim bilir kaç yüzüncü kez aynı duayı eden annemin ağzından çıkan sözcükler, bu kadar çok tekrarlandığı için eminim ki bir berber bir berbere gel beraber bir berber dükkânı açalım demiş kıvamında ulaşıyordur Allah’a da.

Dolmuş durağına doğru yürürken, cep telefonumu çıkarıp Mine’yi arıyorum. Uzun uzun çaldırmama rağmen açmıyor. Belki birazdan döner. Eskiden ikinci çalışta açardı telefonlarımı. Biliyor musun elim ya da gözüm tam telefona gidiyor, sen arıyorsun. Arayacağını hissediyorum aşkım ya, sözleri yerini, kusura bakma, çok meşguldüm, aradığını görmemişim’lere bıraktı çoktan. İş bulup da çalışmaya başladığından beri. Belki de sahildeki parkların birinde, sırtını dayadığı ağacın altında denizden geçen tekneleri seyredip dizlerine bıraktığım başımı okşarken parmaklarının arasında kalan saçlarımdan, çok yakında kel olacağımı anladığı günden beri. Her zaman takıldığım mahalle kahvesinin önünden geçerken, oturdukları masadan bana doğru sesleniyor Salih. Okey çevirelim gel, diyor, dördüncü lazım. İş görüşmem olduğunu söylemiyorum. Tıraşlı suratımdan ve üzerimdeki lacivert takım elbiseden bunu anlamışlardır zaten de nasıl olsa bir bok çıkmaz, siktir et iş görüşmesini, sonuçta bu da zaman kaybı, gel iki el okey oynayalım demek istiyorlar. Okey oynamak zaman kaybı değil onlar gibi iş umudunu çoktan kaybetmişlere. Spor yapmak, resim çizmek, balık tutmak ya da bir ofiste çalışmak kadar yaşam tarzı. Başımı onlardan yana çevirmeden, elimi havaya kaldırıp, sonra görüşürüz anlamında uzuyorum kahvenin önünden. Gelen ilk dolmuşa biniyorum. Her zamanki gibi yer yok. Elbisem kırışmasın özeni ve tedirginliği içinde, yanımdakilere mümkün olduğunca sürtünmeden yarım saat boyunca inip binenlerden şoföre para, şoförden de inip binenlere para üstü vererek bir nevi beleşe muavinlik yapıyorum. Ne kadar özgüven duygusu olabilir ki bu halde iş görüşmesine giden adamda? Benimle mülakat yapacak şirket yetkilisinin karşısına da, ancak bir minibüs muavini ezikliğiyle oturabilirim şu halde. Ve yine defalarca kez yaşadığım şey gelir başıma: Biz sizi ararız. Bu cümledeki siz’i kâr bilirim. Adam en azından ‘sen’ demedi. Yıllardan beri evde, mahallede sen denmeye alışığım. Birinin cep telefonu çalıyor. Benimki mi yoksa? Dolmuşa binerken titreşime almıştım sanki. Titremediğime göre benimki değildir. Hâlâ çalıyor. Çıkarıp bakıyorum, çalan telefon benimki. Titreşime almamışım demek ki. Arayan Mine. Neredeyse yarım saat sonra. Ben de onunkini açmayayım. Da açmamak için bir nedenim yok benim. Beni meşgul eden işim gücüm yok. Bomboş bir adamım. Sevgilim arar da görmem diye her an cep telefonunun gözünün içine bakan. Açıyorum. Şimdi dolmuştayım, çok kalabalık, ben seni inince arayayım aşkım olmaz mı? Olmaz, birazdan toplantıya geçeceğim müdür beyle, şimdi söyle ne söyleyeceksen. Susuyorum. Sanki Mine’den daha fazla dolmuştakiler ne diyeceğimi merak ediyor. Herkes yüzüme bakıyor öylece. Toplantıya geçeceğiz değil, geçeceğim. Demek ki müdür zamparasıyla baş başa. Ben seni arayalı neredeyse yarım saat oluyor, şimdi mi dönüyorsun, diyorum kızgınlıktan ziyade kırgınlıktan. Kızamam, yalnızca kırılabilirim, işsiz güçsüzüm çünkü. Ne diyorsun ya, çalışıyorum ben, meşguldüm, ancak gördüm çağrını. Tesbih böceği gibi içime kaçıyorum. Kendime söyleniyorum yalnızca. İşte bütün mesele bu değil mi zaten. O çalışıyor, para kazanıyor. Benim bütün hayatım boka sarmışken, onun hayatının yalnızca pazartesileri sendrom. O da şımarıklıktan. İşi gücü olan her beyaz yakalı gibi. Birlikte gittiğimiz kafelerde, lokantalarda çoğunlukla hesabı o ödüyor, sinema biletini o alıyor. Bilmiyor muyum sanki, yanında taşıdığı, koluna girdiği erkeği, hep aynı tişörtlerle, gömleklerle göz zevkini bozmasın diye, vitrinde görüp beğendim yalanıyla, gururumu incitmeden sık sık hediyeler alıyor bana. Ben de kalkmış, telefonumu neden hemen açmadın diye hesap sorma cüretinde bulunuyorum. Bak sen bana. Dolmuş parasını bile hâlâ babasından alan ben, kalkmış kendi ayakları üzerinde duran iş güç sahibi bir kadına hesap soruyorum. Şu parayı uzatabilir misiniz? Bir adet Bornova. Uzatıyorum. Nasıl olsa başka işim gücüm yok benim. Başlatma meşguliyetine şimdi, diyerek coşuyorum dolmuşun içinde bir anda, telefondaki sevgilime. Yolculardan çok kendim şaşırıyorum. İçimdeki ses başka, ağzımdan dökülenler başka. Durup dururken neden böyle bir şey yaptın diyor içimdeki ezik çocuk. Dışımdaki aç kabadayıysa, yetti ama. O telefon, diyorum ben aradığımda açılacak, anlaşıldı mı? Der demez suratıma kapanıyor telefon. Bu son yaptığı bana dokunuyor. Son aramalardan Aşkım’a dokunuyorum ben de. Çalıyor. Ama açmıyor aşkım. Bu daha çok dokunuyor. Sinirden titreyen başparmağım bir kez daha Aşkım’ın üzerinde. Aradığım kişiye ulaşılamıyor. Alsancak’taki iş görüşmesini boş verip Bornova’ya, Mine’nin çalıştığı şirkete gitmeli. Görmeli, birlikte toplantıya gireceğini söylediği müdür olacak şu zamparayı. Kemer’de inecek var mı, diye bağırıyor şoför. Var. Hâlâ içimdekiyle dışımdakinin dengesi bir değil. İniyorum dolmuştan. Üstüm başım ve kalbim kırış kırış. Dünya üstümden geçse düzelmez. Dünya üstümden geçse ölecek canım yok içimde. Kemer’den Alsancak’a kadar yürüyorum. Bir mağazanın vitrin camında, üstüme başıma çeki düzen vermeye çalışıyorum. Cama yansıyan bedenimin üzerinden lacivert takım elbisemi düzeltir düzeltmez, görüntüm siliniyor, vitrindeki yazılar kalıyor bir anda:

 

    Dr. Mümtaz ÜNLÜ

    Kalp Cerrahı

 

Babasının gurur duyduğu büyümüş bir çocuktur Mümtaz. Telefonumu çıkarıyorum. Mine’yi aramak için değil. İş görüşmesine geldiğim şirketin telefonuma kayıtlı konumundan adresine ulaşmak için. Her işte olduğu gibi, burnumun dibindeki adresi bulmak için bile işim yukarıdaki Allah’a kalır gibi, uydulara kalıyor. Biliyorum yoksa, yapacak başka bir şeyim olmadığı için buradayım. Bu görüşmeden de bir bok çıkmayacak. Telefonumdaki konum beni beş katlı bir binanın önüne getiriyor. Anlaşılan işleri oldukça yolunda, büyük bir ithalat-ihracat şirketi. Çünkü tepesinde siyah zemine kahverengi harflerle POLİMAK yazılı sade ama çarpıcı bir tabela olan beş katlı, boydan boya siyah cam kaplı binanın tamamı bu şirkete ait. Cep telefonumun saatine bakıyorum, randevuya yarım saat var daha. Mine de hâlâ aramamış. Arasa ne diyecek? Kusura bakma, yoğunum bu aralar, haklısın ilgilenemiyorum seninle…mi? Ben ne diyeceğim? Çok sinirlendim, kusura bakma, moralim bozuk biraz…mı? Güzel zamanlarda, canım cicim kolay tabii. Oysa bir ilişkide, kaliteyi ve sadakati gösteren gerçek ölçü, kriz zamanlarında birbirine nasıl davrandığındır. Zaten yıllardır avucunda tuttuğun, üstelik işi gücü olmayan sevgilinin telefonlarını açmayı ertelemek kolay. Sıkıysa sevdiğin insanı kaybetme korkusu duyduğun, mutluluğun yoğun zamanlarında dene bunu. Telefonlarımı açmamayı, açmadığın zaman kızdığımda suratıma çemkirip numaramı engellemeyi ya da cebini tümden kapatmayı, sıkıyorsa etrafımda güzel kadınlardan müteşekkil ofis arkadaşlarımla sabahtan akşama bir arada bulunduğum, maaşımın dolgun, pabucun pahalı olduğu on numara bir işim varken dene de göreyim seni Mine Hanım. Babam olacak adam da bir kalp cerrahı olmasam bile, büyük bir şirkette dolgun maaşla çalıştığımda, görmezden gelecek mi beni evin içinde bakayım. Annem, ısıtıp ısıtıp önüme koyacak mı üç günlük yemeği. Şu hayatta ne olacağım, ne işe yarayacağım stresi yaşamadığım için saçlarım da dökülmezdi şu halde. Saçların o kadar yumuşak ve parlak ki okşamak ve karıştırmak isteği uyandırıyor insanda, diyen kız arkadaşlarımıza gıcık olduğun fakülte günlerimizdeki gibi, saçlarına yalnızca ben dokunabilirim tamam mı, duygusunu kaybetmezdin içinde. Sahi, bu yüzden mi ilk fırsatta saçlarımla oynamayı seviyordun eskiden. Bana göz koyan kadınlara karşı içinde biriktirdiğin hıncı yok etmek istercesine her gün. Örneğin, son otobüsü kaçırınca Konak’tan Karşıyaka’ya bir gece birlikte yürüyerek öğrenci evine bıraktığım Selma’ya duyduğun öfkeyle, o orospu bilerek kaçırmıştır otobüsü, diye nasıl kızmıştın. En yakın arkadaşımızdı üstelik. Yine gecenin bir vakti beni arayıp, çok kötüyüm lütfen beni hastaneye götürür müsün dedikten sonra koşup Ege Üniversitesi Hastanesi’ne götürdüğüm ve bütün gece başında beklediğim Serpil’e karşı uzun süre içinde taşıdığın kinle, sevgilisi niye götürmüyor efendim, demiştin. Çünkü adam memleketine gitmişti o gün. O gider gitmez mi rahatsızlandı kaltak, diye bir güzel kusmuştun içindeki öfkeyi yine en yakın arkadaşlarımızdan birine.

Vakit geçsin diye oturup bir şeyler içeceğim kafe arıyorum etrafta. Bir berber dükkânının önünde buluyorum kendimi. Vitrin camından dağınık saçlarımın özensiz yansımasına bakıyorum. Hiç düşünmeden içeri atıyorum kendimi. Sakal tıraşı olan bir müşteri var yalnızca. Cep telefonuyla oynayan boş kalfa, hoş geldiniz deyip bol dövmeli kollarıyla çeviriverdiği koltuğa oturtuyor beni. Kör bir jiletle de olsa bu sabah sakal tıraşı olduğum için aynadan yüzüme bakıp nasıl yapalım saçları, kırıkları mı alacağız yalnızca, diyerek, sormaktan çok, bir öneride bulunuyor. Keşke kalbimdeki kırıkları da almanın kolay bir yolu olsa. Kalp uzmanı Doktor Mümtaz Ünlü’nün koltuğuna otursam ve bu cümleyi bana o da kurabilse. Kalbiniz ipek gibi yumuşacık ve çok güzel, kesmeyelim, kırıklarını alalım yalnızca. Berber şöyle bir karıştırıyor saçlarımı parmaklarıyla. Çok yıpranmışlar ve sanırım dökülmeler de başlamış, diyor. Güçlenmeleri için biraz kısaltmakta yarar var, diye ekliyor. Siz bilirsiniz diyorum. Eline makası aldıktan sonra, peki ne kadar kısaltayım, diye soruyor. Hiç düşünmeden, tamamen kes diyorum. Nasıl yani, tamamen derken? Usturayla, diyorum, kazıyın. Yerine daha güçlüsü çıksın diye kalbimi de böyle kazıyıp atsam bir süreliğine. Steteskopuyla dinledikten sonra kırıklarından tamamen kurtulup yenilensin ve güçlensin diye onu göğsümden kazıyıveren doktor Mümtaz Ünlü’nün muayene koltuğunun dibine düşüverse kalbim de, berber kalfasının ayaklarının dibine düşen saçlarım gibi.

Kısa bir süre sonra, aynada ışıl ışıl parlayan saçsız başıma bakıyorum. Kel değil, saçsız. Aynı şey değil bunlar. Kel, asla saçı olmayacak demek. Benimkiler daha güçlü ve kırıksız bir şekilde çıkacaklar. Böyle de çok karizmatik oldunuz, diyor berber. Teşekkür etmek için adını soruyorum. Mümtaz diyor. Ya da ne demişse, ona ben bu adı yakıştırıyorum. Siz de, diyorum bir nevi saç cerrahısınız. Anlamadan yüzüme bön bön bakıyor. Ücretini verdikten sonra kim bilir kaç yüzüncü iş görüşmesine gitmek üzere elli adım ötedeki şirketin yolunu tutuyorum. Sekreter, çok kısa bir süre içinde beni şirketin insan kaynaklarından sorumlu zâtın körfez manzaralı odasına alıyor. Benim yaşlarımda -ama dolgun maaşlı bir işi ve mevkisi olduğu için benden daha karizmatik- insan kaynakları sorumlusuyla tokalaşıp tanıştığım sırada cep telefonum çalıyor. Arayan annem. İsmini henüz öğrendiğim Yalçın Bey’den özür dileyerek telefonumu sessize alıyorum. Bu işlem sırasında bile yeniden ve ısrarla arıyor annem. İş görüşmemin nasıl geçtiğini merak etmiştir. Telefonu cebime koyuyorum. Karşılıklı konuşmadan çok, Yalçın Bey’in sorduğu sorulara yanıtlar veriyorum. Doldurmam için bazı formlar uzatıyor. Hemen geleceğini söyleyip beni odada yalnız bırakıyor. Formda benden istenen ilk bilgi vatandaşlık numaram. Hep ezberimde olan ama şu an üçüncü basamaktan sonrasını hatırlayamadığım on bir haneli sayıyı kimliğimden bakmak üzere elimi cebime atıyorum. Önce telefonumu çıkarıyorum. Annemin cevapsız aramaları sekizi bulmuş ekranda. Bu seferki iş görüşmemi ne çok abarttı. Halbuki bu da diğerleri gibi sonuçsuz kalacak. Biz sizi ararız, deyip yollayacaklar eve. Babamın karşısına işsiz, güçsüz bir adam olarak çıkacağım yine. Belki de çekip giderim buralardan, ona yaşattığım onca hayal kırıklığını yüzüme her baktığında yeniden yeniden hatırlamasın diye. Hazır, odada kimse yokken, telefonumu elli kere çaldıran anneme de kızıp iki çift laf edeyim. Daha ikinci çalışta açıyor. Telefon elinde bekliyor belli. Ya ne arayıp duruyorsun zırt pırt, diye bir güzel haşlıyorum kadını. Baban, diyor gözyaşları içinde, kalp krizi geçirdi, yığılıp kaldı salonun orta yerinde. Babanı kaybettik oğlum.

Yalçın Bey giriyor odaya. Formları doldurmadığımı görünce, bunları daha sonra da tamamlayabilirsiniz, diyor. Sizinle çalışmaya karar verdik. Önümüzdeki pazartesi, sizden istenen evraklarla gelip başlayabilirsiniz.


Halil İbrahim Özbay

0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page