• İshakEdebiyat

Öykü- Halis Kandemir- Siz Hiç Mezarlığa Bakıp

Oradalar mı? Bilemem. “Devam et,” diyorlar yaşamaya, son yüzyılın en büyük buhranını yaşıyorum bilmiyorlar. Denek olarak kullanılmam lazım. Duygularım ders kitaplarında, modern insanın sorunlarının dışavurumu konusu olarak üniversitelerde ders olarak anlatılmalı. Bu geniş yeryüzüne artık sığamıyorum. Özümü, varlığımı ve benliğimi yitirdim. Herkes gibi aynaların artık beni göstermediğini anladım. Doktor “Normal,” diyor. Her insanın farklı egoları olurmuş, her ortamda insan aynı şekilde davranamazmış. Sonum cezaevi, iyi ihtimalle bir yerde öldürülmek. Neler yaşadığını hatırlamayan bir adam için fazla şanslıyım. “Şimdiye gel,” diyor doktor. Çok yapmacık. Benden sıkılmış. Ama hep anlıyormuş gibi bakıyor. Peki biz samimiyetten mi böyleyiz? Hayır! “Kadın bir psikolog istemedim,” diyorum. Neden? Çünkü kadınların beni anlayacağına inanmıyorum. Kubarıyor. Hem yaşlıyım hem erkeğim, elbette ben çok bilirim havası. Bu kaçıncı görüşmemiz bir boka yaramadı. Viskilenmeden gidemem doktora, kendimi izah edemem orada. Yabancıyım doktor, yaşamadan yaşıyorum, yıllar bir arı vızıltısı gibi geçip gitmiş kulaklarımdan. “Anı yaşa, anda kal, karnından nefes al. On kere doldur karnını, ben şimdi buradayım, de. Ne beş dakika öncesi ne on dakika sonrası önemli değil, önemli olan şimdi, şimdiden başka bir şey yok elimizde.” “Peki doktor, geçmiş geçmiştir amenna; gelecekte henüz gelmemiştir, eyvallah. Peki şimdi, ne var şimdide?” Susuyor. Sonra hayattan beklentilerimi düşürmem gerektiğine geliyor sıra.

Akşama semtteyiz. Doktordan bir bok olmaz. Ben iyi biriymişim. Fakat para verdiğim biri iyi edemez beni. Bir hayır kurumu lazım bana, bir çıkarı olmadan başımı okşayacak bir el lazım. “Haftaya da gel.” Neden? Geçmişin ve geleceğin yükünden kurtulmak için doktordan icazet almam gerekirmiş. Yüreğimi kavuran hissizliğin ve korkunun üstesinden psikoloji biliminin geleceğine inanmıyorum. Elimdeki malları satıp, doktora yolu verip, mezarlığın karşısındaki o evi satıp, gideceğim. Nereye? Bilmiyorum.

Kırılganız. Birkaç kilo malı elimizden çıkarma gayretindeyiz. Selami abi yeni çıktı içerden. Cezaevi önünde yeri öptüğü gün dün gibi. Allah kimseyi özgürlüğünden alıkoymasın. Aminlerimiz tükenmeden başladık yeniden kovalamaya. Son vurgunumuz misali aldatıp kendimizi başladık yarıda kalan masalımıza. Bir Ugandalıya kınayla karıştırılmış, toz kubarı yutturmaya çalışıyoruz. Başaracağız da biliyoruz.

Burası İstanbul anne burada dil bilmeye gerek yok. Çikolatadan kadınlar sunuyor bize Ugandalı. Bize yakışmayacak şekilde “Hayır,” diyoruz. Erkan abi geçen yaz Tanzanyalı bir karıdan AİDS kaptı. Şimdi beş vakit namaz kılıyor. Alnı secdeden kalkmıyor. Artık bizle takılmıyor. Onun gibi olmamak için sadece Türkler, Türkmenler ve Özbeklerle yatıyoruz.

Parayla ne yapacağımıza dair hiçbir fikrimiz yok. Çünkü bir bataklık sineği gibi öleceğimiz yerden ayrılma gibi bir şansımız yok. Gideceğiz ama nereye? Gidecek bir yeri olmayanların kalacak yeri de olmuyor, bilirsiniz.

Gece üç randevusu. Esenyurt’ta bir batakhanenin en alt katındayız. Ugandalıya malı uzatıyoruz. Masada dolarlar duruyor. Elini sidik sarısı bir suda bekletiyor bir süre. Sonra bizim malzemeyi açıp elini malzemenin üstünde tutuyor. Olduğu gibi kınanın boyası eline geçiyor. Odayı daraltacak bir kahkaha atıyor kocaman ağzıyla. Perdelerin arasından siyah adamlar çıkıyor. Siyah adamlar şimşek gibi çakıyor. Hem dev gibiler hem acımasızlar. Ellerinde siyah sopalar. Kendi semtimizde deplasman takımından güzel bir dayak yiyoruz. Merhametsiz bir dayak. Gözüm o günden sonra az görecek, en sevdiğim üç dişimi kaybedeceğim, Selami abinin testisleri tekmelenecek, belki bir daha her pozisyonda sevişemeyecek. Siyah adamların, beyaz adamlardan aldığı intikam bu. Oysa biz bir İngiliz, bir Fransız değildik. Bu nasıl bir öfkeydi?

Devlet hastanesinde yer yok. Bir özel hastanede, güzel hemşirelerin elleri yüzlerimizde on günlük bir muamele en temizinden. Semtte madara olmuşuz. Görüşmeyelim bir süre. Akşamında tarihi caminin yüz yıllık avizeleri çalınmış. Hiç suçumuz yok ama toplanıyoruz yine de. Bir karakol dayağı, sonrasında hastane de yattığımız bir belgeyle götü kurtarıyoruz. Avizeler satılmış bizim piçler tarafından, telefonlar şen şakrak. Selami abiyle teşrif ediyoruz, kavuşamayanlar pasajının en alt katına, zencilerin bizi nasıl dövdüğünü abartarak anlatıyoruz. İntikam yeminleri veriliyor. Sabaha unutulur sanıyoruz. Malzeme fıs çıktı bizi bayıltmıyor. Yarı kıyak kafayla, gecenin dördü, bir baskın planı aniden, kendimizi orada buluyoruz. Semtin yeni kırığı Orhan’a en keskininden iki hap veriliyor, elinde teklemeyen bir Kazıklı Voyvoda burunlu bir silah. Dört Ugandalı diz kapaklarını parçalatıyor. Selami abi taşakları ellerinde “Türklerindir Türkiye,” diyerek kendini Kurtuluş Savaşı’nda sanıyor. Sabahında haberlerde yüzlerimiz, ne zaman alınırız diye bekliyoruz kuytularda. Yorgunuz, gizliden ağlıyorum. Doktor haklı, anı yaşamalıyım. Ya da ölmeliyim. “Anne,” diyorum, yüzüm sokak lambasından gelen sarı ışıkla evliyalanıyor. “Anne, neden öldün? Beni neden bu karanlık hayata bıraktın. Aydınlanamıyorum. İçimin pisliğini atamıyorum. Anne dizlerin lazım. Yedi yıldır huzurlu yatamıyorum. Anne duramıyorum. Ciğerlerim parçalandı plastik şişelerden dumanlarla, gözlerimin altı mor güller. Zayıfladım, ellerim titriyor artık. Dişlerim döküldü, saçlarım döküldü, en masum çocukluğum incirler gibi intihar edip patladı. Ben kimim? Aynalar söylemiyor. Bu kadar günah, bu kadar kadın, bu kadar uçmak, bu kadar yalnızlık. Anne, düzelemiyorum.”

Siz hiçbir mezarlığa bakıp burada kimler yatıyor acaba, diye düşündünüz mü? Ben hep düşünürdüm. Penceremden o mezarlığı görürdüm, o insanlardan birinin annem olacağını bilmeden bakıp dururdum. Şimdi annemle komşuyuz. Mezarı çok uzakta olsa da görülüyor. Gece yatmadan önce dürbünle onun mezarına bakıyorum. Sesi kulağıma geliyor gibi. “Oğlum rahat dur.” “Oğlun ne zaman rahat durdu anne? Neden öldün hem çok yalnız kaldım. Odanın kapısı hâlâ kilitli, bir gün gelirsin diye bekliyorum. Gelmiyorsun. Başka kadınlar getirdim anne, onlar beni iyi eder sandım. Eve dönünce, kapıyı açınca bir sıcak çorba kokusu burnuma vurur, o korkunç hayattan kurtulurum sandım. Olmadı. Beni bırakıp gittiler. Bırakıp gitsinler istedim. Şikâyet ettiğim yalnızlığın aşığıyım çünkü. Ölüm ne garip şey anne? Ölenler artık yaşlanmıyor. Hep o yaşta kalıyor. Yaşayanlar değişiyor, sen hep orada öldüğün anda kaldın ama ben? Ben çok farklı biri oldum. Bugün dönsen bıraktığın o korkak evladını bulamayacaksın ki.”

Akşama semtteyiz. Kavuşamayanlar pasajının zemininde zarlar elimizde, üç kuruşa beş takla. İş iyi giderse sahte viski ciğer yakar. En jantisinden bir delikanlı haftada bir kafasına sıkar. Yaşıyorum; yaşıyorum kötü kadınlar, kötü adamlarla yaşıyorum. Bir bakıyorum hiç yaşamamışım aslında. Yaşıyorum, yaşıyorum bir şeyler olmuyor. Bu ülke kirli bir paspas gibi. Olduğu yerde duruyor. Herkes basıp geçiyor üstünden ama kimse onu alıp yıkamayı düşünmüyor, kimse tozunu almıyor.

Annem ölü zaten. Mezarını her gün görmesem ne olur? Buradan gidersem ona daha yakın olurum gibisinden bir düşünce. Bir gece ansızın toplanıyorum. Bir çantalık bir eşyam bile yok. Dağılıyorum otogarlarda, en uzağa en yakın saatinden bir bilet, yollara düşüyorum ağlayarak. Benim olan hiçbir şey yok. Benim olan hiçbir yer yok. Beklendiğim, özlendiğim hiçbir yer yok. Gidiyorum. Gitmem, kalmamdan farksız. Doktoru arıyorum, açmıyor. Bir hafta gitmedim, para kazanamadı benden, açmaz tabi. Doktordan bir bok olmaz. Ben iyi biriymişim. Fakat para verdiğim biri iyi edemez beni. Bir hayır kurumu lazım bana, bir çıkarı olmadan başımı okşayacak bir el lazım. Otobüs hareket ediyor. Daha yolda pişman oluyorum. Ellerimi yüzüme kapatıp ağlıyorum. Kimsesizim.

Bir amacı olsun isterdim bu öykünün. Okuyucuyu merak içinde bıraksın. Ama bir öykü olacak hayat değil bu. Annem orada mı? Değil. Büyük yalnızlıklara alıyorlar beni. Viskileniyoruz. Annem orada mı? Değil. Orada olsa bana “Dur,” derdi. Bu kadar ileri gidemezdim. İlkokulu hatırla. İlkokul beslenme çantamda çikolatalı ekmek. Melekler kadar günahsız, melekler kadar zararsız. Hiçbir kadınla coşmamış o çocukluk, kimseye ihtiyacının olmadığı hayal gücü… Gidiyorum.


Halis Kandemir

111 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör