• İshakEdebiyat

Öykü- Hande Çiğdemoğlu- Moby Dick'e Giderken

Acımasız güneşin kavurduğu tenime sorsan, bir anda suya atlamam, sıcaktan nefessiz kalan bedenimin her karesini suyla buluşturmam gerekirdi. Ama ben iskelenin yosunlu merdivenlerinden usul usul indim. Önce sağ ayağımın başparmağını suda gezdirdim. Onunla ilgili bildiklerimi unutacak kadar ayrı düştüğüm bir dünyanın tadı vardı. Ayağımın tamamı suyla buluşunca diğerini de yanına aldım. Bir basamak daha indiğimde buz mavisi bir ürperti yükseldi, aşağıdan yukarıya. İşte bu tanıdıktı. Unuttuğum her şeyi bir anda hatırladım. Deniz!

Birazdan beni kollarına alacak, sarmalayacak, örtecek, iyileştirecekti. Hasta mıydım ki? Bilmem. Su dizlerimi aşar aşmaz, önüne geçilemez bir arzuyla ama yine de yavaşça kollarımı içeriden dışarı uzatarak suya girdim. Gereksiz konuşmalar da, abartılı kahkahalar da, çocuğun ısınan meyve suyu da, tuzdan sertleşmiş havlular da, kapağı kumlanmış güneş kremleri de, yıllık iznin son üç günü de o kavurucu sıcakla birlikte dışarıda kalmıştı. Daha bir an geçmemişti ki, derin bir nefes alıp olanca gücümle suya daldım. Boyumu geçti geçmedi, suyun dibinde havalanan kumları parmaklarımla işaretledim. Kollarımdan beni yukarı çeken ağırlığa direnerek yüzdüm, yüzdüm. Nefesimin boğazıma dayandığı o son an gelince küskün bir can havliyle, başımı yukarı kaldırdım. Deniz, buraya ait olmadığımı hatırlatır bir güçle beni yüzeye itiyordu. Gönülsüz bir nefes aldım. Tuzlu gözlerimi ondan daha tuzlu parmaklarımla ovalayıp açmaya çalıştığımda, önümde hayal gibi bir mavi uzanıyordu. Dudağımdan yayılan gülümseme öyle coşkundu ki neredeyse ruhuma yayılacaktı. Elbette buna izin vermedim. Rahatladığımı, bir parça da olsa huzurlu olduğumu hisseden o kemirgen yaratık, saklandığı yerden çıkmıştı. Şaşırmadım. Telaşla yüzümü kıyıya çevirdim.

Gördüğüm siluetlerin hepsi tanıdıktı. İnsan ömründe çok da uzun sayılmayacak bir süre önce âşık olduğum adam mesela. Ablası ve onun âşık olup olmadığını bilmediğim kocası. En tanıdığı ise çocuklarım. Şemsiyenin gölgesini paylaşmış iki küçük insan, bedenime sonradan eklenen uzuvlar gibiydi. Biri, çıkarmamak için canını vereceği siyah tişörtü ve başının bir parçası gibi duran kulaklıklarıyla bağdaş kurmuş otururken, bebeklikten çocukluğa koşar adım yürüyen diğeri ise hamakta uyuyordu.

Etraflarında büyüğünün yüzünün daha asık olup olmadığı, güneş koruyucusunu yenileyip yenilemediği, küçüğünün üzerine sinek, böcek konup konmadığı, terleyip terlemediği hatta hamaktan düşüp düşmediği ile ilgilenecek kimse yoktu. Bir an denizin suyu buz gibi oldu. Düzene giren nefesim tekrar hızlanmaya başlamıştı. Henüz birkaç dakikadır suda olmama rağmen kıyı, beni kendine çekiyordu. Elti mi görümce mi ne dendiğini bir türlü öğrenemediğim, çocukların “hala” dediği kadına güvenemezdim. Onun hayati bir tasası vardı çünkü. Güneş, vücudunda henüz hurma rengine dönmemiş yerleri, yüzüne leke yapmadan yakmalıydı. Bunun için, koca şapkasını çekiştirerek şezlongunda bir o yana bir bu yana dönüyor, çantasından çıkardığı çeşit çeşit kremi dönüşümlü olarak yüzüne, göğsüne, bacaklarına sürüyordu. Ay sonunda, kulübün toplantısı vardı. Konusu neydi bilmiyordum ama temasının en çok kimin bronzlaştığı, en güzel kimin giyindiği, en fazla kimin kocasının kazandığı, en çok kimin harcadığı olacağına emindim. Orta yaşı çoktan geçmesine rağmen bir genç kız gibi umursamazdı o. Çocuğu olmamasından mı, hayatta hiç gerçek sıkıntı çekmediğinden mi, karakterinden mi bilmem bulutların üstünde yaşayan bir prenses tavrıyla yaşardı. Bu yüzden bunca yıldır ne o benim hayat mücadelemi, ideallerimi, yoksunluklarımı ve hayal kırıklıklarımı anlayabildi, ne ben onun önceliklerini, keyiflerini, huzursuzluklarını ve dünyaya bakışını sindirebildim. Ama severdim onu. Ne de olsa ailedendi. Hem birbirini sevmek için anlamaya gerek yoktu.

Çocuklar bıraktığım gibiydi. Bacaklarımı ve kollarımı batmayacak kadar hareket ettirsem de kıyıdan bir hayli uzaklaşmıştım. Yine de bir sorun olsa görebilir, yüzerek çabucak onlara ulaşabilirdim. Denizi böylesine pürüzsüzleştiren ve beni açıklara doğru iten rüzgâr, şu tepelerin üstünden aşıp geliyor olmalıydı. Köse bir yanağı andıran kayaların ardında başka bir dünya olduğunu hayal etmeye yeltendim. Oysa dünyam, uzun zamandır hayal kuramayacak kadar gerçekti. Sorumluluklarım öyle büyüktü ki rüyalarımda bile özgür değildim. Uçan kazın boynuna sarılıp tepeleri aşamaz ya da Moby Dick’in peşinde okyanusları geçemezdim. Yetişkindim ben. Hayatlarının her bir karesinden sorumlu olduğum çocuklarım vardı. Sonra öğrencilerim. Birkaç sene sonra hayata atılacak olan kendini yetişkin sanan çocuklardı onlar da. Bildiklerimi layığıyla aktarmaya çalışırken hayatlarında benden de bir iz kalsın istiyordum. Becerebildiğimden emin değildim. Bunun yanında ikinci düzeltmeyi alan tezimi bitirmem, çevirileri henüz tamamlayabildiğim makaleleri yayınlatmam ve bir üst unvan için kimi sınavlara girip puanlarımı yükseltmem gerekiyordu. Bunca gereklilik arasında hayal kurmak, rüya görecek kadar huzurla uyumak mı?

Hem bir evim vardı benim. Yuva olarak da tanımlanabilecek, yolunu en iyi bildiğimiz, geceleri orada uyuduğumuz, arkadaşların, akrabaların hatta bazen komşuların ağırlandığı derli toplu yaşam alanımızdı burası. Kutsaldı. Üç oda bir salon bu betonarme sığınakta yaşayan herkesin yiyeceği, giyeceği, temizliği, güvenliği hatta keyfinden ben sorumlu olsam da çocuklar ileride buraya “baba evi” diyeceklerdi. Boş bırakmaya gelmezdi. Faturasını, aidatını, kredisini unutur, birkaç gün temizlemeden durursan küser, arkasını dönerdi.

Ve hayat arkadaşım! Gidilecek çok yol, seçilecek çok rota vardı el ele tutuştuğumuzda. Önümüzde ne olursa olsun, heybesinde aşk olan yol arkadaşları olacaktık. Bu yüzden bizimle birlikte şahit denilen iki kişi daha imza atmış, parmaklarımıza yasal halkalar takmıştık. Sevmek, saymak, destek olmak, bağlı kalmak için söz vermiştim. Sözümü tutmak benim görevimdi. Yetişkinler koşullar ne olursa olsun sözünü tutar!

Ben ayaklarımın altından kayan akıntı ve üzerimden geçen rüzgârla usul usul giderken, kıyıdakiler gittikçe küçülüyordu. Yine de büyük kızımın hamakta kıpırdanan kardeşini diğer yana döndürmek için kalktığını görebilmiştim. Akıllı kızım benim. Umursamaz görüntüsünün altında koca bir sorumluluk dağı olduğunu biliyordum. Ne de olsa armut dibine düşüyordu. Biraz içim rahatlamıştı.

Kollarımı yukarı kaldırıp bacaklarımı birleştirdim. Hafif bir hamleyle suya gömülüp, çabucak yüzeye çıktığımda yüzüm hala kıyıya dönüktü. Bu kez de onları gördüm. Hayat arkadaşım ve ablasının hayat arkadaşı, çocukların babası ve halalarının kocası, yani kocam ve görümcemin kocası ya da görümcemin kardeşi ve onun eniştesi diye adlandıracağım iki adam. Tavla oynuyorlardı. Bir zamanlar sevgilim diye ünlerken şimdi eşim ya da kocam diye anlattığım adamın, üst üste gelen hepyeklerin hırsıyla daha da terlemiş olduğuna emindim. Üzülüyordum ona. İki yetişkin, iki çocuk her şey dahil bir otelde tatil yapmanın maliyetinden kaçmanın bedelini, gündüzleri ev sahibiyle tavla oynayarak, evin ufak tefek tadilat işleriyle ilgilenerek, akşamları barbeküyü yakarak ödüyordu. En zoru da eniştesinin üst perdede tonlanan sesiyle anlattığı her konuda onunla hem fikir olma durumuydu. Aksi halde sohbetin tartışmaya dönebilirdi. Ev sahibiyle tartışmak ise sayılı birkaç günü zehir etmekten başka neye yarardı? En ufak bir gerginlikte perişan olan hatta hastalanan ablasını üzmeye değer miydi? Onu üzmektense canını vermeye razıydı öyle severdi ablasını. Zaten bayram ve izinler gibi bulduğumuz her fırsatta maaile onların yanında olmamızın sebeplerinden biri de, ablasının biricik kardeşi ve yeğenlerine olan düşkünlüğüydü.

Şu anda eniştenin elindeki zarları uzun uzun sallarken bir yandan krize rağmen işlerinin iyi olduğunu, üretimlerinin devam ettiğini hatta ihracat oranlarının artacağını ballandıra ballandıra anlattığına emindim. Neredeyse söylediklerini bile duyabiliyordum.

“Oğlum sende de ne inat varmış. Gel benim şirkette çalış işte! Üç beş fosil mükellefin defterini tutmakla ne köy olunur ne kasaba. Hem bana da iyi olur. Muhasebe dediğin şirketin yatak odası. Senden iyisini mi bulacağım. Ha ha ha!”

Kocamın, zoraki bir gülümsemeyle kafa sallarken, yine mars olmamak için hamle yaptığı anlardı bunlar. Bu sırada çocukların varlığını kuvvetle muhtemel unutmuştu. Zaten çocuklarla ilgili bir şey yapması için bunu ondan talep etmek gerekirdi. Öyle görmüş, buna alışmıştı. Şimdi de olması gerekeni düşünmeden öyle yaşayıp gidiyordu işte. Ona göre çocuklar, annenin sorumluluğundaki değerli taşlar gibiydi. Baba onların güvenliğinden ve refahından sorumlu olan bir bekçiden fazlası değildi. Sorsan canından çok severdi ama belli etmezdi. Sevginin, karşındakine renklerini bulaştırmadığında bir işe yaramayacağını anlayamamış şanssızlardandı. Üstelik baba dediğin, çocuklarla öyle yüz göz olmazdı. Hele henüz regl olmuş kafası karışık bir kız çocuğu ile daha altı bezli ana kuzusu için bir baba ne yapabilirdi? Anneleri vardı ya! Anneleri her şeye yeterdi.

Anne dediğin her şeye yetebilmeli ve ne olursa olsun mutlu olabilmeliydi. Ya da böyle görünmeliydi. Beni de bunun için seçmemiş miydi zaten? Aşk, sevgi bir yana dursun, bir kadının ona eş olması için sırtını dayayabileceği kadar güvenilir, çocuklar doğurup onları yetiştirebilecek kadar yetenekli olması gerekirdi. Tıpkı yeni bir şirket kurarken yapılan fizibilite çalışmaları gibi titiz olunmalıydı eş seçerken. Kârlılık ve verimlilik oranı arttıkça, imzayı atmak kolaylaşıyordu. Seçiminden pişman olmadığı her halinden belliydi.

Bir yolculuğa çıkarken hedefi belli olanlar her zaman mutludur. Oysa kimileri sadece yolculuğu sevdikleri için yoldadır. Bileti alırken akıllarındaki şey, varacakları istasyon değil yolculuğu sevmeleridir. İşte aşkı yolculuk sananlarla, yolculuğun olmasa da olur parçalarından biri olarak görenlerin birliktelikleri yorucudur. Yorgunluk hayal kırıklığı ile birleştirdiğinde ise yıkıcı olabilir. Neyse ki yorgun değildim, olamazdım.

Ne zamandır sudayım bilmiyordum. Yüzmek yerine öylece durmuş, kıyıda kalanlardan oluşan hayatımı izlemiştim. Onların dışındaki her şey, onlara ait zamandan çalmaktı ne de olsa. Mesleğim dışındaki kitapları sindirerek okumayı, hani şu gençken dinlediğim gürültülü müzikleri kendimden geçercesine dinlemeyi, uzun uzun yürümeyi ya da sadece yalnız kalmayı aslında ne kadar özlediğimi düşünmek gereksizdi. Tartışmak değildi niyetim. Şikâyet etmek hiç değil. Bu hayatı ben seçmiştim. Pek çoklarının hayal ettiği bir hayata sahip olduğu için insan şikâyet eder miydi? Allah taş yapardı. Annemin sesi kulaklarımda çınladı. Bir çocuğu kardeşsiz büyütmemem gerektiği salık verildiği için ikinci çocuğuma hamile kalmıştım. Oysa kariyerimi sekteye uğratmamam için doktora sınavlarını geçmem gerekiyordu. Bir kez daha anne olmakla, yeni bir eğitim basamağına adım atmam aynı zamana denk gelmişti. Bütün gece uyumadığım bir gecenin sabahı, yardım için annemi çağırmıştım. Geldiğinde, yara olmuş memelerimin acısına aldırmadan ona sımsıkı sarılmıştım.

“Anne, beceremiyorum ben yetişemiyorum. Bebek çok ağlıyor. Ablası çok mutsuz, sürekli kapris yapıyor. Babaları ise eve çok geç ve yorgun geliyor. İznim bitmek üzere, ders programını almadım bile. Anne şu evin haline bak, günlerdir temizlenmedi. Üstelik akşama yemek yok. Anne duş almam lazım. Anne çok uykum var. Anne canım çok yanıyor.” diye hıçkırarak ağladığımı hatırlıyorum. Annem kollarımdan tutup beni sarsmıştı. “Ne varmış beceremeyecek? Herkes yapıyor. Sakın şikâyet etme. Allah taş yapar sonra!”

Bedenimi geriye atıp, sırt üstü yattım. Suya giren kulaklarımla dünyanın sesleri silindi. Başka bir dünyanın uğultusuyla dinlenmeliydim. Beni tüm benliğimle kucaklayacak bir dünyaya ihtiyacım olduğunu inkâr etmek neye yarardı? Islanan başımı sudan çıkarıp bir kez daha kıyıya baktım. Beyaz kibrit kutuları gibi duran evlerin önündeki ağaçlar, begonviller, şemsiyeler birbirine karışan renklerden ibaretti artık. Diğerleri bir yana çocuklarımı görmeye çalıştım. İki küçük karınca bile onlardan daha iyi seçilebilirdi. Neyse ki kokularından, seslerine, tenlerinden, hareketlerine kadar her şeyi hissetmem için onları görmeme gerek yoktu. Artık belki de sadece onların babası olarak nitelendirebileceğim adam ise hızla silinen bir karaltı gibiydi. Kıyı, tüm gerçeklikler gibi uzakta kalmıştı. Ellerimi sudan çıkarıp buruşmuş parmaklarıma, sonra da ürkek ayaklarıma baktım. Onlar ve kuş kanadı kalbim çocuk oluvermişti. Kendi dünyasından daha büyük bir yer bilmeyen, saf ve hevesli bir çocuk… Yüzümü maviliklere döndüm. Uzun zamandır bir şeye için duymadığım bir coşkuyla yüzdüm, yüzdüm. Sonra durup, dinlenmekten utanmadan, özgürce nefeslendim. Artık derinlere dalmaya hazırdım. Üzerimden tıpkı Nills’in uçan kazına benzeyen bir martı geçiyordu. Seslendim.

“Bana şans dile arkadaşım! Moby Dick’ i bulmaya gidiyorum.”


Hande Çiğdemoğlu

139 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör