• İshakEdebiyat

Öykü- Hatice Göz- Bir Yer Görmek

“Allah belamı versin benim,” dedi, “bir daha bir yere getirirsem sizi.”

Çift tarafı keskin bir ses sokakta yankılandı. Kırk yılın başı bir bayram izni vermişti fabrika, tam dört gün! Hadi ilk iki günü evde geçirmişlerdi ama öyle de olmuyordu işte. Ne demeye çalışıyordu o zaman bir gün insan içine çıkmayacaklarsa şöyle giyinip; çocukları diğer çocukların gördüğünü görmeyecekse. Tabii çocukları için çalışıyordu, ya ne için olacaktı.

Canını dişine takmış, geçen yirmi yedi yılını o kör olasıca fabrikaya vermişti; bütün ömrünü, her gün kapıdan çıkıp eve gelirken parça parça bırakmıştı o tezgâhlara. Ömrü tezgâhta kıyılmış ete benziyordu. Bir tek elleri de değil; ciğerleri, dizleri, saçları, gözleri… Bedeni burada eskimişti. Bir gün ölürse cenazesini evden değil de buradan kaldırsalar yeriydi. Servisin penceresinden fabrikaya baktı mıydı önce bir iç çekerdi, ömrünün bir koca günü daha el sallardı ona, ah derdi hafiften.

Çocuklar gelirdi aklına, Esma ile Yusuf. Daha çok küçük Yusuf, Esma ile aralarında iki yaş var. Önceleri istediler de çocukları olmadı. Neler demediler ki o zamanlar. Sonra sonra bir mucizedir işte, Esma geldi dünyaya. İlk göz ağrıları güzel Esma, akıllı, zeki Esma. Ama işte milletin ağzı torba değil büzesin, çocuk olunca da susmuyorlardı. “İkinci lazım ikinci,” deyip duruyorlardı. Zordu. Yap demesi ele kolaydı, bir de oğlan lazım demesi kolaydı, yaşlandığında bir bakanın olur demesi kolaydı.

İnsan, bu kan emici zenginlerin sofrasına her gün canından bir parça bırakmadan nasıl büyütürdü iki çocuğu? Hem de İstanbul gibi bir çukurda. O da öyle yapıyordu işte, her gün canından veriyordu. Hep çocukları içindi her şey. Her şeye katlanıyor, gık etmiyordu. Fazla mesai mi var? Kalırdı. Maaşlar geç mi yatacak? Olsun, illa ki vereceklerdi. Yeni gelen mühendis bozuntusu tepelerinde gezinip kök mü söktürüyordu? Ne yapalım canım, duymazdan gelirdi. Katlanırdı. Hele şimdilerde, ağzını açanı kapının önüne koyuyorlardı. Ömrünü bıraktığı kapı yani. Çok örneğini görmüştü; yıllarını vermiş bu fabrikaya, çok ter dökmüş demiyordu kimse, atıveriyorlardı.

Katlanıyordu o da. Şurada emekliliğine ne kalmıştı ki. Hele bir emekli olsun, ikramiyeyle köydeki yıkık baba ocağının yerine iki oda atacak, kapısına iki üç küçükbaş. Bütün yazı çoluk çocuk orada geçirecekler.

İşte bunlar hep Esma ile Yusuf içindi. Şimdi tepesinin tasını attıran çocuklar için yani.

Yoktan anlamıyorlardı ki… Varsa yoksa istiyoruz da istiyoruz. Nasıl verirdi onca parayı o plaja. Dört kişi bilmem kaç lira, nerden baksan yarı kira parası! Çocuklara indirim falan da yok ha, onlar da kişiden sayılıyordu. Nereden bilirdi denize girmek bu kadar pahalı kör olası memlekette. Eskiden buldukları yerden atlarlardı, kimse de para mara istemezdi.

Sandı ki gelirler bu küçük adaya, bulurlar sakince bir köşe, çocuklar ayaklarını suya koyar. Sonra hanım oyalar onları, evden getirdikleriyle yedirir içirir; o da işte, bir gölgelikte birazcık soluklanır. Ayaklarını suya koyacaktı çocuklar, verilir miydi onca para buna be! Delirmiş bunlar. Allah’ın denizini siz çevirin, sonra da haraç kesin böyle. Ulan Allah’ın denizi be! Verilmez o para, zaten veremezdi de.

Buraya kadar nelere harcamışlardı, sırf akbil basmak bir öğün yemek parası ederdi. İskelenin hemen önü dondurmacılarla kaplıydı. Kurnazlar! Çoluk çocuk görsün de aldırsın diye yapıyorlar hep. Hiç düşünmezler fakir fukarayı. E çocuk bu, gördüğünü istiyor tabii. Onu almışlardı neyse; gönlü olsun çocukların diye. Bakmasınlar başka çocukların ellerine, babaları çalışıyordu nasılsa.

Ellerinde dondurmayla yürümüşlerdi epey. Ada yokuş doluydu, çık çık bitmeyen yokuşlar. Dayanmamıştı Esma’nın terliği, kopuvermişti. Diksen dikilmez, zaten burada nerede diktireceklerdi. Aradılar taradılar ucuza bulamadılar, hepsi mahalledekilerin beş katı para. Dayansaydı keşke terlik, bu yazı da geçirseydi. Dayanmadı. Şu çocuklara da bir şey dayanmıyordu. Kendi kaç yıldır aynı ayakkabıyı yaz kış giyiyordu. Hanım da öyleydi. Aldılar mecbur bir terlik, Esma nasıl sevindi bu işe.

Sonra baktılar herkeste birer bisiklet, dururlar mı? Onlar da parayla elbet, yirmi lira saatliği. Etti mi iki bisikletten kırk lira. Binmişlerdi neyse, bir deniz kenarına indikten sonra getirir bırakırlardı bunları, zaten çocuklar da heveslerini almış olurlardı.

Allah vere de yolda başka şey görmeyeler demişlerdi içlerinden; onca yolu, doğru düzgün bir şey de göremeden varmışlardı bu sokağın ağzına. Ayaklarını suya koyacaktı şuncağızlar.

Çocuklar ne heves etmişlerdi yokuşu inerken, e onlar da etmişlerdi etmezler mi? Kapıdaki adam onları daha uzaktan görür görmez olduğu yerden az daha kaymıştı, tam kapının ortasına.

“Burası halk plajı değil,” demiş, sonra eklemişti. “Giriş doksan lira kişi başı.”

“Halk plajı nerde?” diye sormuşlar, “Epey var ama yürünür,” demişti adam. “Yürüyemeyiz derseniz şu arabalar götürüyor parayla,” demişti. Tam arkalarını dönmüşlerdi ki, “Orası da en son yetmiş liraydı,” demişti adam. Halk plajıydı hani? Hangi halk bu, kimin halkı veriyor o kadar parayı Allah’ın denizine? Yok dedi, gidilmez oraya da.

Aşağısı paralı plaj, çocuklar yoruldu, çocuklar sıkıldı, ellerinde evden getirdikleri kaplarda yemekler. Burada sokak ortasında da yenmezdi ki, ayıp, burası onların mahallesi değildi neticede. Yol boyunca bir park da görmemişlerdi, anca dükkân, kafe, otel… Başlamıştı çocuklar zırlamaya. “İsteriz de isteriz,” diye. Yoktan anlamıyorlardı, pahalıdan anlamıyorlardı. Sanki kendileri anlıyordu da! Şu güzelim memleketin her karışını paraya çevirmişlerdi. Esma’yla Yusuf’un yerde tepinen sesleri kulağında büyüdü, büyüdü.

Bütün bunları bir çırpıda düşünürken bağırdı birden, kan beynine sıçramıştı. O neler yapıyordu bunlar için, oysa onlar? Bir gezmeye gelmişlerdi güya, nefes aldırmamışlardı. Ne hanım ne çocuklar. Bir huzur yoktu ona, şöyle ağız tadıyla bir iş yapmak yoktu. Nerden çıkmıştı da gelmişlerdi buraya. Hep bu kadının başının altından çıkıyordu gereksiz işler. Kır dizini otur evinde gül gibi, değil mi ama.

Yine öfkelenmişti. Düşündükçe öfkeleniyor, öfkelendikçe çocukların ağlamaları kulağının içindeki duvarlara çarpıyor, bütün bir vücudu sanki onların sesi ile sarsılıyordu. Dayanamıyordu, yeterdi. Ne işleri vardı burada. Susmuyordu şu çocuklar, tutturmuşlardı.

“Allah belamı versin benim, bir daha bir yere getirirsem sizi.”

“Zaten ne zaman bir şeye heves etsek kursağımızda bırakırsın.”

Porselen tabak düşüp de kırılmış gibi bir sesti bu, duyulur duyulmaz.

Bunu derken bir yandan da yerlerde sürünen çocuğu zapt etmeye çalışıyor, öbür yandan başörtüsünü düzeltiyordu. Bir hışımla iki eliyle kavrayıp yanına oturttu Yusuf’u, sertçe. Zaten her şey bu çocuklar için değil miydi? Sanki kendi için mi istemişti kalkıp da ta buraya gelmeyi? Çocuklar ayaklarını suya koysun demişti; iki insan görsünler, farklı yer görsünler, öğretmenleri sorarsa tatilde ne yaptınız diye, anlatacak bir şeyleri olsun demişti. Onlarınki gibi bir mahallenin çocuklarına da niye bu sorulurdu ki? Ne yapacaklardı en fazla? Yakında bir piknik alanı bulurlarsa oraya gider, sıkış tepiş mangal yapar gelirlerdi işte hep. Ya da en fazla memlekete giderlerdi tatil diye. Geçmiş kayıplar için taziye gezmeleri, düğünler, nişanlar derken geçerdi o da.

Daha ilktir şu İstanbul’un azcık dışına çıkmışlardı. Gerçi sanki İstanbul da peşlerinden gelmişti, çok kalabalıktı, insanlar ne çok geziyorlardı, nasıl bu kadar çok geziyorlardı. Ne güzeldi ama işte, millet ne güzel gezmelere gidiyordu hep. Ne vardı yani onlar da ara sıra yapsalardı? Hem çocuklara iyi gelirdi, sonuçta her şey onlar içindi.

Biliyordu elbet parasızlıklarını, bu ayki sıkışıklığı, bitmeyen taksitleri. Önleri kıştı, doğalgaz faturaları şimdiden uykularını kaçırıyordu. Yemeyi içmeyi düşünmek bile istemiyordu. Bakliyatı bile taneyle sayıp öyle yemek yapacaktı yakında, az kalmıştı! Gıdım gıdım harcıyordu kocası denecek adamın eline verdiği parayı. Sabah akşam düşünüyordu, neresinden arttırsam da bir köşede birikse diye. Fazladan tek bir şey almıyordu eve. Bir şey artık öldüm diyene kadar kullanıyordu. Biliyordu o para ne zorluklarla kazanılıyor. O da boş durmuyordu ki işte, evde çalışıyordu her Allah’ın günü. Onun mesai saati de yoktu, tatil günü de!

Al işte bak yine gece boyu yiyecek hazırlayıp şu poşete koymuştu ki fazla para harcamasınlar. Sabuna kadar her şeyi almıştı yanına, taşırdı. Taşıyordu da. Çocuklar bir şeye el uzattıklarında önce o itiraz ediyordu hep, etmiyor muydu?

Babaları önce kıyamıyor alıyor, sonra da, “Bu çocukları hep sen böyle tepemize çıkartıyorsun,” diye kendisine kızıyordu. Onun da içi gidiyordu çocuklar bir şeye meyledince, gözlerinde o istek parlayınca. Ah diyordu, para olsa da her şeyi alsak. Yoktu ki ama işte. Şu terlik az daha dayanamamıştı. Mahallede olsalar bir koşu dikerdi belki, ama burada ne mümkündü. Çocuk yalın ayak mı yürüseydi, alacaklardı mecbur. Ne suçu vardı onun, çocukların.

Yine de mutlulardı ama, Allah’a sitem etmiyordu, hâşâ. Aç değil açıkta değillerdi, gezmeye bile gelmişlerdi. Apartmanlarının bodrum katında Suriyeli bir aile kalıyordu, beterdi halleri. Bir koca aileden yalnız onlar kalmışlardı; anne, baba, dört ufak çocuk, dayı ve bir de dede. Bir keresinde aşağıya inmişti de kapıdan evlerinin içini görmüştü, yalnız dört köşeye serilmiş minderler vardı. Bir de ortada halı işte, ipleri her yandan saçaklanmış.

Allah’a şükür onlar yine iyilerdi, geçinip gidiyorlardı. Kocası da çalışkandı çok şükür, hiç iş seçmezdi. Ama işte hemencecik kızıyordu, parlıyordu. Bütün sinirini onlardan çıkarıyordu. Bir yerlerde, onlar farkında olmadan biriken öfkesi böyle anlarda patlayıveriyordu sanki. Ne vardı yani şu iki üç saati bir kavga etmeden geçirselerdi. Yok ama olur muydu hiç, illa bir hır çıkacaktı. Çocuktu bunlar, ne olacaktı yani, ağlar ağlar susarlardı. Kendi bütün gün evde kalıp bunların zırıltısını çekse alışırdı tabii. Akşamdan akşama görünce çekilmez geliyordu insana zahir.

Şimdi böyle bağırmış, sokağı inletmiş de ne olmuştu, içi mi serinlemişti yani. Burunlarından getiriyordu şu güzelim adayı. Gezememişlerdi bile. Çocuklarla zordu öyle kafayı kaldırıp ahşap evlere, işlemeli, oymalı balkonlara, pencerelerden sarkan sardunyalarla kapı önlerine dökülen begonvillere bakmak. Nasıl evlerdi bunlar böyle, kimler oturuyordu buralarda, inanamıyordu. Kocaman bahçeli, yüksek pencereli, bol odalı, her odası ışık alan evler. Aklı almıyordu burada insanın yaşadığına. Kendi mahallelerinde evler ne kadar dip dibeyse burada o kadar ayrıklardı. Kendi kapıları ne kadar betonsa, asfaltsa buraları o kadar ağaçtı, çimdi, çiçekti. Bir yandan çocukları kolaçan edip bir yandan görmeye çalışıyordu ama zordu, bir anlığına bile dalamıyordu şu güzelliklere.

Hele fotoğraf çekmek! Millet nasıl da her köşe başında durup durup çekiyor, şaşıyordu. Kocası telefonunu bir kere zor bela vermişti de çocukları çekmişti. Birisinden de kendilerini çekmelerini istemişti, ailecek bir poz vermişlerdi. Ne güzel olmuştu. Olsundu.

Kocasına baktı, sakinliyordu. Soluğu duruluyordu. Belki iyice yumuşardı da şu üstteki sokağa da çıkarlardı, güzel diyorlardı orasına. Gelmişken görürlerdi. Sonra da bir yol arası, azcık bir çimenle başlarına gölge yapacak bir ağaç buldular mı oturur, yerlerdi yemeklerini. Kocası şimdiki öfkesini kendi de sitemini unuturdu. Kırk yılın başı güzel bir gün geçirmiş olurlardı, bir yer görmüş olurlardı.

“Yusuf!” diye bağırdı Esma. “Yusuf bak, yavru kedilere.”

Bir hevesli, neşeli, meraklı ses doldu sokağa. Yusuf gözlerindeki yaşları koluyla siliverdi, güneşten kurumuş cildinde küçük su kanalları belirdi. Annesinin yanından hoplayıp koşarak ablasının yanına geldi; boyu onun yarısına erişiyordu daha.

Beyaz apartmanın balkonundaki iki kediyi görmüşlerdi, ne tatlılardı öyle. Miniciklerdi. Anneleri neredeydi acaba. Ne yiyorlardı, mamaları mı vardı süt mü emiyorlardı? Yusuf’la Esma aralarında fısır fısır konuşurlarken apartmanın dış kapısından içeri doğru süzülmüşlerdi, kendileri bile fark etmemişti belki artık içerde olduklarını. Unutmuşlardı denizi, ayaklarına değecek suyu, babalarının kulaklarında kopan bağırtısını, annelerinin her zamanki titrek sesini. Bir tek Esma terliklerini unutmuyordu. Gözleri hep terliklerine takılıyordu, ne güzellerdi, pembe pembe, parlak. Öbür yandan yerdeki kurumuş begonvil dalını alıp balkon parmaklıklarından içeri sokmuş, yerde hışırtı çıkarıyordu. Yavru kediler bayılırlardı böyle oyunlara. Bunu Yusuf’a da öğretmeliydi. Ama kediler birbirleriyle oynuyor, boğuşuyor, yerlerde kayıyor, sonra yine birbirlerinin üzerine zıplıyorlardı. Onlar da böyleydi işte, evde hep böyle oynuyorlardı. Akşama kadar. Keşke anneleri de oynasaydı onlarla, hatta babaları bile oynasaydı. Ne olurdu ki birlikte oynasalar?

Hem ne güzel dondurmaydı o, çikolatalı, fıstıklı. Annesi niye kızmıştı ki üzerine damlattı diye? Esma zaten, o koca damlayı yiyemediği için üzülmüş, kızmıştı kendine. Bisiklet diye tutturan o değildi neyse ki, huysuzluk yapmamıştı. Kiraladıklarında hemen koşup binmişti tabii, kaçırmazdı. Babaları söz vermişti, seneye yaz tatiline karne hediyesi olarak bisiklet alacaktı onlara. Seneye çok vardı daha ama beklerlerdi. Onların sokakta birkaç çocuğun bisikleti vardı yalnız. Aşağı sokaktaki boş arsaya doluşup binerlerdi bazen onlar da. Bisikletin sahibi bir tur attırdı mı, o gün onlardan mutlusu olmazdı. Yine onlar binebiliyordu da, mahallelerindeki Suriyeli çocuklar ne yapsınlardı. Kimse onlara bisikletini vermezdi. Anneleri duysa bacaklarını kırardı. Ama Esma verecekti, hele bir seneye bisikleti olsun, o verirdi. Bisikleti olmayan bütün çocuklara verirdi. Arka sokakta bir tur attırırdı hepsine, annesi görmezdi, Yusuf’u da tembihlerdi.

Şimdi bu adaya iyi ki gelmişlerdi de binmişlerdi bisiklete, şu yavru kedilerle oynamışlardı. Hele terlikleri. Hiç düşünmemişti Esma. Öbür terlikleri o kadar giymişti ama burada yırtılacağını ne bilirdi. Sevinçle dönecekti mahalleye, yeni terlikleriyle. Sanki sırf ona terlik almaya gelmişlerdi bu adaya.

Mutluydu. Bir de yemek yeselerdi iyiydi. Esma görmüştü, annesi poşete dört tane de elma koymuştu. Kesin yemekten sonra verecekti. Görmüştü Esma, çok dikkatliydi, her şeyi hemen görürdü. Öğretmeni de hep derdi bunu. Kedileri de, o küçücük kedileri de öyle görmüştü.

“Bak,” dedi Yusuf’a, “bak nasıl da oynuyor yavrular.”


Hatice Göz

92 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör