• İshakEdebiyat

Öykü- Hilal Aras- Vakit Gelince

Kütüphaneden gece geç saatte çıkmıştı. Yürüttüğü çalışma derin mi derin, tam bir gayya kuyusu. Kütüphaneyi küçük alana bağlayan köprüyü geçip San Zaccaria'ya doğru dar sokaklardan geçti. Rıhtım sessiz ve hareketsizdi. Çürümeye yüz tutmuş tuğla duvarlar boyunca yürüdü. Kanalda gondollar yoktu. İskelelere bağlı küçük kayıklar vardı. Neyse ki son vapura soluk soluğa yetişebilmişti. Giudecca'yla Zattere Rıhtımı arasındaki karanlık geniş kanallarda yol aldı. Piazzale Roma'ya giden kanala son yolcuydu. Son yolcu...

Bitkin bir halde eve girdi. Parkelerden gelen tıkırtıların ürpertisiyle lambayı açtı. Onu karşılayan sadece odanın solgun ışığı. Etraf hiç olmadığı kadar dağınık. Perdeyi araladı. Gökyüzünde bulutlar arasında asılı duran ay neredeyse tanın ağarmasıyla yok olacak. Pencere önünde sıralanmış fotoğraflardan birini eline aldı. Eski bir tarihi ele alırcasına... Kanalları, ağı ve lagunadan oluşan coğrafyasıyla nasıl büyülemişti genç profesörü. En görkemli şehirlerden Venedik'te, Rialto köprüsünün hemen ayağında Çinli bir turistten yeni aldığı fotoğraf makinesiyle kendisini çekmesini rica etmişti. İlk günlerin hevesleri, heyecanı, bu şehre olan yabancılığı... Farklı bir kültüre dahil olabilmek, kendini kabul ettirebilmek için gösterdiği çabayı... Yirmi altı yaşında mıydı? En fazla yirmi yedi. Rutubetli şeftali tonlardaki yaşlı binaların önünde bu uzun boylu, siyah saçlı adamın gözlerindeki ışık ne kadar canlı ve umutlu görünüyordu. Fotoğrafı usulca yerine koydu. Yatağına boylu boyunca uzandı. Yalnızlığıyla birkaç saat örtünüp uykuya daldı.

09.15’te saatin alarmı çalarken yatakta doğruldu. Yavaş ve uykulu adımlarla banyoya girdi. Niyeti dün gecenin yorgunluğunu biraz olsun üzerinden atıp gevşemek. Sıcak su, çıplaklığının bütün ayrıntılarını dolaştıktan sonra akıp gidiyor. Ellerine bakarken gözlerinden iki damla yaş mı süzülüyor? Bunu ayırt etmek zor. Duşun ardından üzerine bir şey giymeden evin odalarında dolaştı. Yalnız yaşamanın nimetleri mi? Hayır değil. Geçici rahatlamalardan, heveslerden zevk almayı bırakalı çok olmuştu. Başka bir şey bu. Eksiklik, yoksunluk, tam olamamak. Ait hissetmiyor hiç kimseye, hiçbir şeye... Yıllarca kök saldığı bu şehir artık onu boğuyordu.

Kurulanıp ağır ağır pijamasını giydi. Ketılda suyu ısıttı. Masada duran beyaz porselen fincana biraz sıcak su ve kahve. Şeffaf paketten çıkardığı çikolatalı kruvasandan büyük bir ısırık aldı. Derin bir iç çekip dumanı balerin edasıyla dans eden kahvesini yudumladı. Bu konuyu uzun zamandır düşünüyor. Ya sigaranın dumanına karışıyor hayali ya da içtiği şarabın kadehinde ışıl ışıl parlıyor. Ne zaman, ne zaman... Aklı fazlasıyla meşgul, karmakarışık. Kitaplığındaki dünya haritasını alıp boylu boyunca masaya yaydı. Parmakları, Venedik'ten İstanbul'a, batıdan doğuya aşağı doğru bir çizgi çekti. Önce Hırvatistan'a. Oradan Bosna- Hersek Mostar köprüsüne. Mimar Hayrettin'in eserine bakarak yeşillikler içinde kahvesini yudumladığını hayal etti. Karadağ'dan Kosova'ya. Üsküp'e... Bulgaristan'daki Rodop Dağlarının zirvesinde parmağı bir süre takılı kaldı. Edirne'ye Mimar Sinan'ın ustalık eserim dediği Selimiye Camii’nden İstanbul'a sonra güzeller güzeli Bosphorus'a ulaştı. Geçmişi iki bin beş yüzyıl öncesine dayanan, Antik Çağ’da başlayıp günümüze kadar gelen Kız Kulesi’ni kırmızı kalemiyle işaretledi. Telefonuyla biraz internette gezindi, bilindik siteden bir giriş bileti aldı.

Aynanın karşısına geçip ıslak gri saçlarını taramaya başladı. Gençliğindeki gibi. Her zaman arkaya doğru… Eşi en çok bu halini beğenirdi. Arkadan sessiz adımlarla yaklaşıp usulca sarılır sevdiği şarkıları tatlı nefesinin buğusuyla kulağına fısıldardı. Bazen dans ederlerdi. Tangoyu öğrenemediğinden dert yakınırdı. Kızdığında başka bir kadın olurdu, keyifliyse başka, işiyle pürdikkat ilgilenirken başka. Karşısında boylu boyunca duran aynada, arka arkaya dizili ne çok hatıraları vardı. Tarağı yerine koydu. En son ne zaman kullandığını hatırlamadığı parfümü boynuna sürdü. Yatak odasına geçip siyah pantolonu ve koyu mavi kazağını yavaş yavaş giydi. Telefonu telaşla çalmaya başladı. Suzan'dı arayan. Fakülteden çok eski bir dostu. Kızıl saçları omzuna dalga dalga düşen, gülerken sağ yanağındaki gamzenin çukurluğu insanı hayran bırakan güzel kadın. Eşinin vefatından bir yıl sonra tanıştığı meslektaşı. İçinde oraya buraya savrulan kaç ayrı kadınla yürüdüğü kaç ayrı yoldan biri. Söylediklerini dinlemedi anlatırken, dinlediğini düşündürecek kısa cümleler kurup dışarıyı seyretmişti. Son zamanlarda evden sadece iş ve genel ihtiyaçları karşılamak için dışarı çıkıyordu. Elini pencerenin mermerine koydu, soğuk dışarı davet ediyordu.

Dışarıda yorgun, kederli, serin bir hava vardı. Yaklaşık otuz yıldan beri Venedik'te yaşamasına rağmen zaman sanki hiç geçmemişti. Şehrin labirentlerinde takılı kalmış. Kollayıp kucaklamış, hiç bırakmamış gibi. Uğrak yeri olan kafeye geldi. Kalabalıklar arasında hüzünlü masaya oturdu. Yine San Marco'nun güvercinleri, eski yıllanmış yapılar... Dukalar Sarayı'nı, kiliseyi, Fenice'yi de onarıyorlardı. Oysa yıllardır onarılmayan tek şey içindeki kapkara boşluklar. Üst üste ne koyduysa yıkılıp durdu. Taş üstünde taş kalmadı. Anlam denilen yüce mertebe onu yavaş yavaş kendi kaderine terk ediyordu.

Garsondan bir bardak beyaz şarap rica etti. Yanına Fettuccine con Salmone. Vivaldi'nin dört mevsimi kulağına çalınmaya başladı. Gözlerini inceden kapatıp anda kalmaya çalışarak iç seslerini dinliyor. Kendini müziğe, kalabalığa, kokulara verdi. Belleğinin, gönlünün derinliklerinde kalan bir anı seçiyor. Evliliklerinin ikinci yılıydı. Venedik'ten İstanbul'a daha sık gidip geldiği zamanlar. Eşi, İstanbul'da iş nedeniyle üç yıl daha kalmak zorundaydı. Bir akşam sahilde, yıldızlara bakarak konuşurlarken eşi karanlık suları şenlendirecek tatlı bir kahkaha attı. “Venedik sular altında kalacak ve sen buraya dönmek zorunda kalacaksın.” Aradan yıllar geçti. Nice taşkınlar görmüş bu şehir kimselerin lafına kulak asmadan hâlâ hayatta, herkesi kendine hayran bırakarak nefes almaya devam ediyor. O sırada telefon çaldı. Arayan yine Suzan. Bu anın büyüsünü bozmak istemiyor. Israrlı telefonu sessize aldı. Hem telefonu, hem de içinin kıyametlerini. Suzan'ı seviyor şüphesiz ama yaşadığı şu anı kimseyle paylaşamaz. Gözlerini tekrar kapatıp şehri bir süre daha dinliyor.

“Şu kente benzeyen bir kent gördün mü hiç? diye sorar Kubilay Han Marco Polo'ya ve yüzüklü elini imparatorluk kayığındaki yatağından dışarıya uzatıp kanalların üzerindeki kemerli köprüleri, mermer eşikleri, suda yüzen görkemli sarayları, kayıkları, balkonları, kubbeleri, çan kulelerini, lagunanın üzerinde yeşeren bahçeleri göstererek. “Hayır Efendim” diye yanıtlar Marco Polo, “Böyle bir kent olabileceğini tahmin bile edemezdim.”

Ona sorsalar bunu tartışmak hala güç.

Hesabı ödeyip kalkıyor. Venedik caddelerinde iğne atsan yere düşmeyen saatlerdi. Meşhur Murano cam eşyaları, Burano dantelleri, gondolcu şapkaları, magnetler, sıra sıra dizilmiş maskeler... Rengarenk gizemli, ifadesiz maskeler. Eskiden çok eskiden Venedikli zenginler sadece karnaval sırasında değil akşam yemeği tiyatro gibi her türlü eğlence için dışarı çıktıklarında maske takarlarmış. Caddeye adımını atacakken son bir hamleyle geri tek bir adım attı. Uzun boylu sakallı genç bir adam son anda yanından geçip gitti. Az daha çarpışıyorlardı. Arkasından onu kovalayansa küfürlerini kusarcasına etrafa saçtı. Nefes nefeseydi. Kalbinin varlığını boğazına kadar hissediyordu. Damarları derinin altında hepsi birden aynı anda atıyor, kalabalığın yarattığı gürültü üzerine ateş yağdırıyordu. Elleri titremeye başladı. Caddenin sağında kalan büfeden su alıp küçük tahta sandalyeye oturdu. Sakin kalmaya çalışarak cebinden çıkardığı ilacını içti. Nefesi biraz düzelince ayağa kalktı. Daha iyi hissediyordu. Krem rengi montunun yakalarını dikleştirip yoluna devam etti. Korkmuştu. Ölüm; bu kadar ani, bu kadar zamansızdı işte. Yaşamın anlamsızlığını acımasızca yüzüne haykıran iblis. Hangi şekle, surete bürünüp kimin canını alacağı bilinmez.

Santa Lucia tren garına yöneliyor. İnsan gürültüleri arasında biletini alıp koltuğuna oturuyor. Uzun bir yolculuk olacak... Karşıdaki koltukta oturan yirmili yaşlarındaki kızın, trenin camına yansıyan görüntüsüne dalıyor. Alnını narince kapatan siyah kakülleri, mor mantosunun içindeki beyaz gömleğin yakasında masum kırmızı bir fiyonk... Yüz hatları eşine çok benziyordu. O da beyaz gömleğine kırmızı fiyonklar, fularlar takardı... Bir an göz göze geldiler. Kız göz kapaklarını yarıya indirip oralı olmadığını belirten hareketlerle dışarıyı seyretti. Narin kâküllerini düzeltti. Çantasından ağır ağır telefonu ve kulaklığını çıkarıp kendi dünyasına daldı.

Aniden giriliveren bir tünelin karanlığı herkesi yutuveriyor. Başı trenin sarsıntılarıyla hafif ve ritmik bir şekilde cama çarpıp duruyor. Bazen yanı başından akıp giden görüntüleri seyre dalıyor. Yolun kenarındaki evler, ağaçlar, belli belirsiz nesneler hızla akıp gidiyorlar. Sahil kasabaları ve şehirlerden geçiyor. Kendini Suzan nerededir acaba şimdi, diye düşünürken buldu, gülümsüyor. Tünellerin karanlık girdapları yeniden vagonun içindeki koltukların ve yolcuların siluetlerini yutmaya başlıyor. Demir tekerleklerin hızı, rayların üzerinde cayırtılar çıkararak azaldı. Tren Pisa Centrale'de iyice yavaşladı. Tamamen durdu. Toparlanıp inmeye hazırlandı. Trenden onunla birlikte bir adam, bir kadın ve bir çocuk iniyor. Önce adam inip bavulları yere bıraktı. Sonra çocuğu kucaklayarak indirdi. En son da elini uzatıp kadının inmesine yardımcı oluyor. Birbirlerini çok seven, mutlu bir aile olmalılar. İmrenerek bakıyor onlara. Trendeki kırmızı fiyonklu kız tekerlekli bavuluyla yanından hızlıca geçip gitti. Üşüyor. Montunun fermuarını biraz daha yukarı çekip kalabalık insan grubuna ortak oldu. Efkârlı sigarasını yaktı. Dumanı ardında bırakarak yürümeye devam etti.

Taksiye binmek istemedi. Başka zaman olsa yirmi dakika onun için büyük bir zaman dilimidir. Şimdi dakikaların pek önemi yok. Yirmi dakikada da gidebilir, yarım saatte, bir saatte fark etmez. Yürümek istiyor, yürüyüp biraz daha düşünmek, sakinleşmek... Falterona dağından doğup Alplerden çıkarak Floransa, Empoli ve Pisa'dan geçerek tren denizine dökülen kahverengi, yeşil, çamur karışımlı nehir. Arno nehri... Yine bir köprüden Arno'ya bakıyor. Rıhtımlar boyunca sağlı sollu, üç ya da dört katlı sıra sıra dizili, kırmızı kiremitli taş yapılar. Suda, kıyıya bağlanmış birkaç yalnız kayık. Akşama doğru kalabalıklaşan üniversite öğrencileri ve iş çıkışı evlere dönenlerle dolan sokaklar. İşte! Pisa Kulesi, Piazza Dei Miracoli'deki -mucizeler meydanı- anıtsal mezarlık, vaftizhane ve mermer katedralden ibaret külliyenin çan kulesi olarak inşa edilmişti. Yeşil çimenlerle çevrelenmiş geniş bir alan. Etrafta kalabalığı daha da arttıran turistler kuleye çıkmadan sadece fotoğraflamakla yetiniyor. Telefonu çalıyor yine. Araştırmalarını beraber yürüttüğü can dostu Antonio. Telefonu açarsa her şeyi berbat edebilir düşüncesiyle meşgule atıyor.

Etrafa baktı. Sağa, sola eğilip bükülen bedenler, eller, ayaklar. Bu anlar ölümsüzleştirilmeli... Yana eğilmiş her an yıkılacak gibi duran üst üste bindirilmiş yuvarlak altı sütun dizisinden meydana gelen kuleye hayran hayran baktı. Elli altı metre yüksekliğiyle şehrin simgesi. Üzerinde kırmızı bir bayrak. Hayır, Türk bayrağı değil. Kırmızı renk üzerine beyaz haçtan ibaret. Kulenin önünde uzun bir kuyruk var. Olsun. Bekleyebilir. Japon'undan İspanyol'una, neredeyse her ülkeden insanlar. Yorulduğunu hissediyor. Uzun bir bekleyişten sonra biletini onaylattı. Sadece yarım saat kalabilir. Bunu biliyor.

İki yüz doksan dört basamaklı beyaz merdivenleri yavaş yavaş çıktı. Bedenini, arada su içip dinlendirdi. Kulenin en tepesine çıkarken başı zonkluyordu. Ve İşte! Nihayet. Giovanni Pietro Orlandi'nin Assunta çanı. Sekizinci katta bulunan yedi çandan biri. Çanların her biri bir müzik notasını temsil ediyor. Ne yazık ki çan hareketlerinin kuleyi zayıflatacağından endişe ettikleri için çanların çalması yasaklanmış. Biraz daha ilerliyor. Rüzgâra direniyor adeta, saçları darmadağın. Siyah demir korkuluklara dayanıp bir süre şehri izledi. Karşıdan denize bakınca sakin ve durgun görünüyordu. Ama kendi iç denizleri içinden çıkılmaz halde. Gökyüzü gri ve sıkıntılı, neredeyse yağmur yağacak. Bir süre, Pisa Katedrali ve Pisa st. John vaftizhanesinin dantel gibi işlenmiş mimarisinin ayrıntılarında göz gezdirdi...

Eşinin erken ve ani ölümü içinde geçmeyen, sürekli acıyan bir yaraydı. Pisa kulesinden, Kız kulesine ufka bakarak ince bir çizgi çekiyor. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Üsküdar Salacak sahilinden her geçişlerinde eşinden bıkmadan, yorulmadan, heyecanla anlattığı kız kulesinin tarihini, efsanelerini dinlerdi. Yanına doğru gelen ayak sesleriyle irkildi. Teselli arayan gözyaşlarını siliyor. Trende gördüğü kırmızı fiyonklu kız şapkasının uçmasına engel olmaya çalışarak telefonuyla birkaç poz çekip kulenin diğer tarafına geçti.

Gözlerini kapatıp bir süre kalbini dinliyor. Başını eğerek yaşlı ellerine baktı. Sonra sağına, soluna, arkasına... Bir rüyanın içine düşmüş gibiydi. O da başlarda Pisa kulesi gibi dik duruyordu. Sonradan eğildi, büküldü. Ara sıra onarıldı. Yıllarca hayata tutunmak, eğilmemek için çabaladı. İçinde yaptığı muhakemede onu rahatsız eden şey, daha kaç yıl yaşayacağı düşüncesi oldu. Belki bir ay, belki beş, on... Sağlıkla geçirebileceği daha kaç yılı vardı ki? İnsan madem ölecekti en azından yıllarca hasretini sürdüğü yurdunda, doğduğu yerde olmalıydı. Gökyüzü belki yine renklenip son yıllarının mutluluğu her hücresine sızar, yine can bulurdu. Kırmızı fiyonklu kız topuklu ayakkabısının tıkırtılarıyla kuleden aşağı iniyordu. Etrafta kimse kalmamıştı. Gözlerini ufuk çizgisine doğru yöneltti. Orası daha aydınlık ve ferahtı. Rüzgâr, özlem duyduğu topraklara artık dönme zamanı geldiğini kulağına usulca fısıldıyordu.


Hilal Aras

80 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör