Öykü- Huriye Kaya- Poşet

Sanki neşesi gibi bedeni de gitgide küçülüyor, bir siyah kumaşın soluşu gibi bembeyaz soluyordu annem.
Eve vardığımızda mutfağın ışıkları açıktı. Annem yine o huzursuz telaşına kapılarak alelacele içeri girdi. Son zamanlarda her eve dönüşümüz aynıydı; kapıdan girer girmez evi kontrol eder, perdeleri düzeltir, eksilen bir şeyler olduğunu söyler dururdu.
Annemin hemen arkasından babama seslendim, başka kim olabilirdi ki? Elinde mutfak havlusuyla karşıladı bizi.
“Efendim kızım,” dedi yüzündeki gülümsemesiyle.
O an durdum. Babamın elinde havlu, üzerinde annemin hiç sevmediği ama bir türlü atmadığı o önlüğü vardı. Bekçi olan bir adamın mutfakta ne işi vardı ki bu saatte? Üstelik işe gitmesi gerekiyordu.
Annem babamı uzun uzun süzüyordu. Önlüğüne baktı, yüzüne baktı, elindeki havluya baktı. Birden o her zamanki anne oldu.
“Mutfağıma neden giriyorsun? Ben yaparım yemek,” dedi ve babamın boynundan aceleyle önlüğünü aldı.
Annem biz yanında yokmuşuz gibi söylenmeye devam etti, “İşe gidecekti neden burada? Ben yaparım yemeği, niye giriyor ki mutfağa?”
Babam o aldırmaz gülüşüyle konuşuyordu, “Aman sen de, giderek daha korkak oluyorsun. Toplayıvereyim şöyle ortalığı demiştim.”
Gülüşünün sesi tehditkâr bir havaya bürünmüştü çoktan.
“Alış artık!”
Bunu çok sık söylerdi anneme. Son zamanlarda daha sık söylüyordu.
Babam birden kollarımdan sıkıca sarmıştı. Başımdan öptü. Gözlerimin içine bakarak konuşmuyordu.
“Bir alışamadı şu mahalleye.”
Annemi bırakıp babamla bir kanepeye oturduk.
“Neden işe gitmedin baba, izin günün mü değişti?” dedim.
Babamın sol omzuna yaslanmış yatıyordum. Babam da saçlarımı birkaç kez okşadıktan sonra televizyonu açıp izlemeye başladı. Kısa bir sessizlikten sonra
“Sizinle yemek yiyip öyle gideceğim bugün,” dedi.
Babamın yüzünü dikkatle inceledim. Uzun zamandır olmadığı kadar keyfi yerindeydi. İyi misin? diyemedim yüzündeki neşenin yitmesinden korkarak.
Ona okulumun ilk gününü anlatmak istiyordum.
“Okulu çok sevdim ya,” diyerek söze başladım ama neşeli yüzünün ardındaki babam beni duymuyordu.
Aklı başka yerdeydi sanki. Televizyona baktım. İzlediğini hiç görmediğim günlük dizilerden birini açmıştı.
Babamdaki tuhaflık yemek masasında da devam etti. Annem de dalgındı. Konuşmuyorduk bu gece. İkisinin de aklı başka yerdeydi. Farkları ise babam bunu çok iyi saklarken annem suratıyla her şeyi anlatırdı. Annem anlayamadığım bir dünyada anlayamadığım şeyler mırıldanır, söylenir, kızar, sakinleşir, susardı. Bazen bu susuşları beni korkuturdu. Ya aklının gittiği o uzak yerlerden dönemezse? Babam da annem gibi aklıyla uzaklara gitmeye hazırlanıyordu.
Yemekten sonra birbirine uzak iki köşeye çekildiler. İkisi de uzaklarda olduğu belli yolculuklarına devam ettiler.
Babam işe gidip annem uyuduğunda eve çöken sessizlikten ürken ben de erkenden yatmıştım.
Sabah uyandığımda annem akşam bıraktığım yerde, mutfaktaydı. Kahvaltı hazırlıyordu aceleyle. Gözleri şişmişti, hiç uyumamış gibiydi. Babam bu saate kadar gelmiş olmalıydı. Kahvaltısını bizimle beraber yapar, sonrasında da akşama kadar deliksiz uyurdu. Anneme soran gözlerle bakınca, “Baban gelmedi daha,” dedi.
Sesi titriyordu. Kahvaltı tabaklarını masanın üzerine her an düşecek gibi zor hizalıyordu. Bazen geç gelirdi ama ilk kez annemi bu kadar telaşlı görüyordum.
“Neredeymiş, aradın mı?” dedim.
Telaşından beni duymuyor, buzdolabını karıştırıp duruyordu.
Telaşı yavaşlamıştı. Yine o sinir krizlerinden biri mi gelecek diye tetikte beklemeye başlamıştım çoktan. Çocukken de böyle olurdu; önce eşyaları karıştırır, sonra birden donup kalırdı. Neyse ki sofraya oturmuş kahvaltımıza başlamıştık.
Yaklaşık bir saat sonra düşünceli halini bir anda bırakmış çamaşır makinesinin yanı başına geçmişti. Evdeki eski makine, sıkmaya geçtiğinde bütün evi titretirdi. Şimdi de öyle titriyordu.
Durdurmaya çalışıyordu makineyi. Kapısını zorladı. Olmayınca kırmaya çalıştı. Yine bir krize girdiğini görünce önüne geçip makineyi boşaltma programına aldım. Ne yaptığımı izliyordu dikkatle. On dakika daha çalışan makinenin başında oturmuş bitmesini elleri ayakları titreyerek izliyordu. Müdahale etmeye korktum. Yalnızca onu izliyordum. O, on dakika bana saatler gibi gelmişti.
Makinenin bitiş sesi duyulunca bana dönüp, “İçeriden poşet getir!” diye bağırdı.
Sesindeki panikle irkildim. Buruşturulup sıkıştırılmış poşetlerin arasından bir market poşeti aldım. Elimdeki poşetten kafamı kaldırıp anneme baktığımda karşılaştığım manzara korkutmuştu beni.
Makineden çıkan babamın o beyaz atletlerinden biriydi. Ama atlette soluk kırmızı lekeler vardı. Yanındaki diğer çamaşırlarla birlikte aynı poşete koydu.
Kapıdan ev terlikleriyle çıkıyordu ki durup ayakkabılarını giydi.
Bense öylece kalmıştım. Ne olduğunu sormak için ağzımı açtım, sesim çıkmadı.
Beni hatırlamış gibi geri döndü, öptü. Çıkarken tekrar döndü, bir kez daha öptü. Bir şeyler mırıldandı ama duyamadım. Tekrar evden çıkmaya yeltendiğinde ise kolundan tuttum sıkıca.
“Ne bunlar anne?”
“Sen kal,” diyebildi. Gözlerinde damlalar akmayı bekliyordu.
Arkasından geldiğimi görünce ağlayarak çığlık atmaya başladı. Sesinin de duyulmasından korkmuştu. Usulca kulağıma eğildi.
“Sen hiçbir şey görmedin, tamam mı? Kimseye tek kelime etmek yok. Hele babana sakın bir şey söyleme. Ben konuşacağım, ben yapacağım. Ben konuşmazsam durmayacak bu.”
Elinde sıkı sıkı tuttuğu poşeti hışırdatarak kapıyı kapadı. Tam kapının koluna yeltenmiş açacakken anahtarla annemin kapıyı kilitleyişini duydum. Kapıyı bir iki kez yumrukladım ama annem çoktan gitmişti. Hemen pencereye koştum. Annem, elinde poşet yalpalayarak yürüyordu. Camı açıp seslenmek istedim ama tam o sırada önünden geçen otobüsü son anda durdurmuş biniyordu.
Telefona sarıldım hemen. Annemi aradım ama açmıyordu. Babamı aramak istedim ama ne diyecektim? Kimseye de anlatma demişti annem.
Çamaşır makinesinin önüne gittim. Oturdum. Makinenin içine uzun uzun baktım. Babam birini mi dövmüştü yine? Neydi bu evin huzursuzluğu? Dağılmış poşet çekmecesine takıldı gözüm. Annem gibi tek tek katlamaya çalıştım ama beceremedim. Poşet katlamak da neydi?
Kapının önüne oturdum en son. Yapabileceğim başka bir şey yokmuş gibi geldi.
Babam tam iki saat sonra geldi. Doğrudan anahtarıyla kapıyı açıp girmişti. Beni tam karşısında kapıyı bekliyor görünce afalladı.
“Korkuttun ya beni,” dedi.
Mutfağa doğru seslendi.
“Bana bir çay koy.”
Ses gelmedi ama o da umursamadı. Koltuğuna geçip oturdu. Televizyonu açtı. Ben ne yapacağımı bilemeyerek odanın kapısının önünde dikilip kalmıştım. Bir şeyler sorma zorunluluğu hissediyor ama tek kelime edemiyordum. Çok sonra cesaretimi toplayıp,
“Baba, annem evde değil,” dedim.
Beni duymadı bile. Kumandayı tutan eli sabırsızca tuşlara basıyordu. Haber kanallarını tek tek geziyor, bir kanalda duruyor, sonra diğerinde. Aynı haberi arıyordu.
Ekranda “Son Dakika” bandı belirdi. Spikerin sesi salonda yankılandı:
“Ormanlık alanda yeni bir ceset bulundu. Yıllardır çözülemeyen soruşturmaya bir cinayet daha eklenirken, emniyet yetkilileri failin hâlâ meçhul olduğunu belirtiyor...”
Babam koltuğunda biraz daha geriye yaslandı. Ekrana baktı. Bambaşka biri vardı sanki karşımda. Yüzünde şimdiye kadar hiç görmediğim bir gülümseme belirdi.
Huriye Kaya




Yorumlar