• İshakEdebiyat

Öykü- Işıl Şenol- Mavi Kanatlıydı Kuşlar

İçi sıkılmıştı her gün aynı şeyleri yapmaktan. Biraz hava almak, kafasını dinlemek istiyordu. Tebdil-i mekânda fayda vardı. Otobüse bindiğinde fark etti cüzdanını unuttuğunu ama geri dönmek istemedi. Kafasını kaldırıp şöyle bir bakındı. İlk göz göze geldiği delikanlı, elindeki akbili gösterdi. Şanslı günündeydi, hemen yanına gitti delikanlının. Cüzdanı olmadığından verecek parası da yoktu. Almaya tereddüt etti, bir şeyler geveledi. Delikanlı, “Hiç önemli değil, alın lütfen!” dedi. Aldı ve gülümseyerek teşekkür etti.

Arkadaki tekli koltuk boştu. Pencere kenarından dışarıyı izlerken mest olurdu. Otobüs yol alırken o da başka bir dünyaya yol alırdı. Yarım saatlik bir yolculuktan sonra istediği yere varacaktı. Deniz kenarında oturup kafa dinlemeyeli kaç ay olmuştu? Anımsayamadı. Denizin kokusunu içine çekecek, gönlünü hoş edecekti. Yapacaklarını düşünürken içi içine sığmayan bir çocuk gibiydi. Çocukluğunu hatırladı. Babaannesine giderlerken yolun köşesinde pamuk helvacı olurdu. Satıcının gece gündüz orada olduğunu düşünürdü çünkü ne zaman geçseler satıcı oradaydı. Renk renk pamuk helvaları görünce çok heyecanlanırdı. Annesi de oğlunun bu halini görünce onu kırmaz, bir tane alırdı. Yolda yiyerek giderlerdi. Her tarafı yapış yapış bir halde babaannesine varırlardı.

İşte, otobüse binince de o renk renk pamuk helvalar gibi olmuştu içi. Bu ruh hali ile vaktin nasıl geçtiğini anlayamadı. Otobüsten inince hafif bir esintiyle denizin sarhoş eden kokusu karşıladı onu. Çok özlemişti bu havayı, ne güzel şeydi deniz. Bedeni gevşemişti. İnsanın havasını değiştirir, diyenler boşuna söylememişti. Gece gündüz mazot, yemek kokusu duymaktan, taksilerin bet korna sesini işitmekten bıkıp usanmıştı. Ne diye bu kadar beklemişti buraya gelmek için? Bundan sonra her hafta geleceğim, diye düşündü. Bugün fırsatını bulmuştu işte ama cüzdanını unutması biraz canını sıkmıştı. N’apalım, bir dahakine daha temkinli olurum.

Yürürken ayaklarının ağrıdığını hissetti. Romatizmalarına bağlayacaktı sebebini ama hava yazdan kalmaydı. Park çocuk kaynıyordu. Sahil boyunca ilerledi, yürüdükçe bacakları da düzeliyordu sanki. Seyyar satıcılar, güzel havaya şükredip sahile sıralanmıştı. Kaynamış mısırcılar, çekirdek, çay, su satanlar bir de pamuk helvacı gördü yine çocukluğundaki gibi. Bir iç geçirdi, eski günlere duyduğu özlemle. Annesini anımsadı. Canım oğlum, diye gözlerinin içine bakardı hep.

Kayalara oturdu. Martılar, güvercinler dört dönüyordu gökyüzünde. Her biri ayrı bir perdeden şarkı söylüyordu. Kuşlar korosunun konserini locadan dinliyordu . Gözlerini kapattı, derin bir nefes aldı. Mis gibi iyot kokusuyla ciğerleri bayram etti. Gözlerini açınca, cennette miyim acaba diye düşündü ve çok eskilerden okuduğu bir öyküden satırlar geldi aklına. “Ve denize bir dakika durup bakmaya vakitleri olmadığını söyleyen bu insanlar, ne zevksiz mahluklardı.” Kim söylemişse ne güzel söylemişti. Kimin yazdığını hatırlamaya çalıştı. Bulamadı bir türlü. Gerçekten de aradan onca yıl geçmiş ama insanlar hiç değişmemişti. “Zevksiz mahluklar, n’olacak denize bakıp keyfini bile çıkartamıyorlar.” Gülümsedi. Denizin tadını çıkarmayı biliyordu. Ben çok zevkli bir mahlukum, diye düşünüp övündü kendisiyle.

Martıların sesi git gide yükseliyordu. Az sonra pat pat sesleriyle kıyıya yanaşan balıkçı teknesini gördü. Martıların şarkıları boşa değildi, balıkçı bugünkü kısmetini çıkarmıştı. Tam kadro teknenin etrafında dört dönüyor, motorun pat pat sesine çığlıklarıyla eşlik ediyorlardı. Onlar da kısmetinin peşindeydi. O anda denizin mavisi öyle canlıydı ki güneşin ışık oyunlarıyla martıların kanadına yansıyor, onları adeta maviye boyuyordu. Ücretsiz konser şimdi görsel bir şölenle taçlanmıştı. Daha ne isteyebilirdi hayattan. Tam o anda karnının gurultusuyla konser bölündü. Midesi kazınmıştı. Bu havada balık ekmek ne iyi giderdi. Kıyıya yanaşan balıkçı, iskeleye çıkıp kayığı bağladı, kasaları almaya davrandı. Yaşlı adam kasaları görünce, “Rast gelmiş” dedi. “Allah bereket versin,” dedi balıkçı gülümseyerek. “Av yasağına kadar böyle giderse yüzümüz güler. Et fiyatları almış başını gitmiş, hiç değilse millet balık yer. Bizim de satmaya yüzümüz olur be dayı!” “Haklısın, bari doyasıya balık yeriz.” Balıkçı, kasaları alıp uzaklaştı. Martılar kalakalmıştı balıkçının ardından. Artık başka yerde arayacaklardı kısmetlerini. Ne tuhaf, diye düşündü adam. Şu hayatta herkes ekmeğinin peşinde. Sözgelimi şu çığırtkan martılar, balıkçının balıklarına göz diktiler ama havalarını aldılar. Şimdi n’olacak, aç mı kalacaklardı? Başka bir yerden doyuracaklar karınlarını. Aradıktan sonra bulunur bulunmasına da şu açgözlü bazı mahluklar olmasa. Canı sıkıldı, tam bir küfür savuracaktı ki arkasından şarkı söyleyerek geçen küçük çocukları duyunca vazgeçti.

Karnının gurultusu iyice artmıştı. Güneşe karşı gerindi, yerinden kalkıp usul usul yürümeye başladı. Biraz ilerdeki başka bir çocuk parkı da cıvıl cıvıldı. Dertsiz, tasasız oynuyorlardı. Bir süre onlara takıldı kaldı. Çocukluk ne güzel şey, en sevdiğin tatlıdan aldığın ilk lokma gibi. Hem o kadar tatlı bir o kadar da çabuk biten o ilk lokma gibi. Hasretle anımsadı yiten çocukluğunu. Artık son çocukluk dönemine girmişti. Önünde kaç yıl vardı yaşayacağı kim bilir. İnsanlar yaşlandıkça çocuklaşır, diyordu herkes. Eğer aynı saf duyguları hissedecekse memnuniyetle razıydı yeniden çocuk olmaya. Dumanı tüten karavanlardan kızarmış, yağlı balığın kokusu geldi. Ayakları onu kokuya doğru yöneltti. Annesi de çok güzel balık yapardı. Bir tepsi balığı ailece silip süpürürlerdi. Babası o akşamlarda iki kadeh aslan sütü içerdi. Philips marka radyoları, İstanbul radyosuna ayarlıydı. Akşam yemeği saatlerinde ajanslar dinlenir sonra Zeki Müren’in, Müzeyyen Senar’ın, Hamiyet Yüceses’in kadife sesleri doldururdu evlerini. Annesi bazen eşlik ederdi şarkıya. Kız kardeşi hep mızmızlık eder, balığını bir türlü bitirmezdi. Şimdi aklında yer etmiş bu fotoğraf sahnesi çok kıymetliydi onun için. Saf mutluluğun temsiliydi.

“Yarım ekmek yapalım mı beybaba?”

Bu sesle irkildi. Kokuyu duyunca bacakları ağrı sızı dinlemeden buraya kadar gelebilmişti. Cüzdanını aradı, bulamadı. Unutmuştu herhalde. Sağ ol oğlum istemem, dedi, yürümeye devam etti. Yorulmuştu, acıkmıştı, susamıştı. Sahildeki banklardan birine güçlükle attı kendini. Güneş, yaz mevsimindeymiş gibi yakıyordu. Havalar ne kadar tuhaflaşmıştı, aralık ayının ortasında tişörtle gezilebiliyordu. Uykusu gelmişti. Her öğlen, tam bir saat muntazam uyurdu. Cep saatine attı elini ama bulamadı. Hay Allah, evde mi unuttum acaba diye düşündü. Güneşin konumundan öğle saatinin geçtiğini tahmin etti. Şöyle bir kıvrılsam ne iyi olur, diye düşünerek banka uzandı. Derin bir nefesle kokuyu içine çekti ve dalgaların hışırtısıyla kendini uykuya bıraktı.

Bir zaman sonra bir el onu uyandırdı. Tanımadığı bir delikanlı ona bakıyordu, biraz telaşlı gibiydi. Polis olabilir miydi? Belki burada uzanmaması gerektiğini söyleyip onu uyaracaktı. Kalktı.

“Buyur evladım, bir şey mi istedin?”

“Ah dede, kaç saattir seni arıyoruz bir bilsen! Annem telaştan mahvoldu.”

“Af edersin evladım, anlamadım. Beni mi arıyorsunuz?”

“Dede, kaşla göz arasında çıkıp gitmişsin yine evden. Annem hemen eski mahalledeki komşularımıza gitti. Allahtan Sabriye teyze balkondaymış da seni otobüse binerken görmüş. Ahmet bey diye seslenmiş ama duymamışsın.”

Delikanlı “Ahmet Bey” deyince, yaşlı adamın zihninde bir hareketlenme oldu. Karşısındaki delikanlı, torunu Umut’tu. Bulanık bir suyun yavaş yavaş berraklaşması gibi görüntüler de onun zihninde öyle berraklaşıyordu. Umut devam etti.

“Sana bir şey olacak diye çok korktuk. Sabriye teyze otobüse bindiğini söyleyince anladım buraya geldiğini. Çok şükür iyisin, bir şeyin yok değil mi,” dedi ve sarıldı dedesine sımsıkı.

“Yok evladım bir şeyim, gayet iyiyim, içim geçmiş o kadar.”

Delikanlı büfeden su aldı, bir dikişte bitirdi suyu Ahmet Bey.

“Hadi dede, eve gidelim artık. Annem meraklanmasın daha fazla.”

Yolda giderken Umut annesini aradı, dedesinin iyi olduğunu haber verdi. Annesi sevinçten ağlıyordu. Çok şükür bu sefer de ucuz atlatmışlardı. Peki bu durum nereye kadar böyle sürüp gidecekti? Umut okula gidiyor, babası çalışıyor, annesi de tek başına baş edemiyordu yaşlı adamla. O ağır başlı, nahif Ahmet Bey gitmiş, yerine bambaşka biri gelmişti. Bir an her şey yolundayken beş dakika sonra kimseyi hatırlamıyor, “Siz kimsiniz?” diye bağırıp çağırmaya başlıyordu. Kızı çok üzülüyordu babasının durumuna ama bir çaresi olmadığını da biliyordu.

“Evde içim sıkılıyor, her şey üstüme üstüme geliyor. Burada içim ferahlıyor ama siz hiç getirmiyorsunuz.”

“Dedeciğim, geçen hafta sonu hep birlikte buradaydık, unuttun mu? Annem balık yapmıştı hatta.”

Unutmuştu.

“Yok canım, yaşlandım diye hep kandırıyorsunuz beni.”

Güneş, ışıklarını tüm gücüyle dünyaya gönderirken martılar da denizin üzerinde mavi kanatlarıyla uçuyordu.


Işıl Şenol

68 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör