• İshakEdebiyat

Öykü- İbrahim Savar- İçinden Konuşanlar

Karneden üç gün evvel okuldan aldılar beni. Eylül olduğunda çocuklar kaskatı yakalıklarını çekeleyerek okula koşarken ben elimde askı, esnafa çay dağıtıyordum. İnsan okula gitmeyince on beş tatil, çocuk bayramı, kurtuluş günü gibi belli tarihler derhal çıkıyor hayatından. Onun yerine kahvedeki ihtiyarların cemreleri, seneidevriyeleri ve üç aylık günleri giriyor. Kendi günlerimi değil onlarınkini sayarak usuldan büyüdüm.

Başım da okşandı, sertçe yanağım da. “Âlem anan baban değil, olacak elbet,” dediler. İnandım. Aptallığa kaçan bir iyimserlik içinde herkesin işine koştum yıllarca. Su parası mı yatacak belediyeye? Niyazi koşar. Amortinin biletleri yenileriyle mi değiştirilecek? Niyazi halleder. Bakkal işi bende, fırın işi bende, manav, pazar işi, hepsi bende. Üstüne bir de kahvede çıraktır Niyazi. Sabahın kör karanlığından gece yarısına kadar tabanı yanmış it gibi git o yana, gel bu yana.

Zamanla bahşişi sağlam tutmayanların işini savsakladım. “Ustam kızıyor,” deyip çekildim. Hüseyin Amca hariç. O ne isterse, eve ne gönderirse anında yerine getirirdim. Delikanlı kalbim, kuş olup onların penceresine konmuştu.

Bilmezdim o zamanlar, insanlar içinden konuşurmuş. Hesabı kendine saklı, rahat konuşmalar. Sonra sonra duyar oldum seslerini.

Hayriye Hanım düşünür…

Ne yapmalı da gayrete getirmeli şu çocuğu? Yiye yiye ineklere döndü. Buna sofra kurup kaldırmakla geçti ömrüm. Oturduğu yerden kalkmaz, elinden telefon düşmez, bir iş buyurursun kırk bahane bulur da kılını kıpırdatmaz. Şu kadın artık kocadı, demez. Tahsili yok, mesleği yok, bir merakı yok. Askere de almadılar zaten. Biraz soluklanırdım belki. Başkası olsa utancından yerin dibine girer, bunun canına minnet. O raporu almak için şubeye gidip geldiği bir haftayı askerliğe saydı, geçip oturdu. Şu yaşa geldi bir arkadaşı yok. Kahveye gitmez, maça gitmez, eğilip pencereden dışarı bile bakmaz. Başımızın üstünde şu çatıyla, rahmetliden kalan aylık da olmasa açlıktan ölür giderdik. Ben böylesini görmedim.

Yalnız bir huyu var, her kusurunu örter. Tatlı dillidir. Öyle el âlemin çocukları gibi olura olmaza çemkirmez anasına. “Kurtaracağım seni bu hayattan,” der. A oğlum, benim hayattan kurtulmama ne kalmış şunun şurasında. Gözüm yumulmadan mürüvvetini görsem, gelin elinden bir acı kahve içsem, torun başı okşasam kâfi. Mutfaklarda çürüdüm. Silkinip kalksa, bir iş tutsa, evini ekmeğini bilse, ben de göğsümü gere gere kız arasam.

Gerçi aramaya ne hacet? Şu bizim komşu Şadiye Hanım’ın yeğeni var, Seza. Gözüm onda. Bana da yazık. Ne gençliğimi bildim ne kadınlığımı. Şöyle başköşeye oturmanın vakti geldi de geçiyor. Ama bizimkinde iş yok. Of, of…

Şadiye Hanım kaşınır…

Uyuz mu oldum nedir? Her baharki halim. Evi barkı badana etmeli. Soba isinden kapkara oldu duvarlar. Perdeleri sökmeli, yeri yatağı günlemeli… Aman ne çok iş var. Seza da olmasa pisliğimizde boğulur gideriz.

Hayriye Hanım her vesileyle övüp duruyor yanımda Seza’mı. Ne hamarat kızmış ne güzelmiş, eli ne lezzetliymiş… Ayol bunlar benim bilmediğim şeyler mi? Anlamaz mıyım senin karın ağrını? Montofon oğluna aşçı, kendine hizmetçi arıyorsun sen. Benim pırlanta yeğenim senin işe yaramaz oğlunun mu layığı? Ne hallerde büyüttüm ben onu. Bir parça bebeydi bu eve geldiğinde. Sokakta ite kaka bugüne getirdiniz. Bir gün öksüzdür deyip başını mı okşadınız, iki güler yüz mü gösterdiniz? Şimdi ele avuca gelip işe yarar oldu mu “Gel yavrum Seza.” Yok size Seza meza. Biraz gününü görelim.

Hüseyin Bey taşınır…

Şu kahve de olmasa… Öldüm, bittim bu karının dırdırından, uyuz it gibi kaşınmasından, gülmeyen yüzünden. Emekli olduk, kurtulduk dedik, karga bilmem nesini yemeden kalkıp şehrin ta öbür başındaki daireye taşınmaktan. Nerede efendim? Sabah kahve yolu beni bilir, yatsı vakti ev yolu beni.

Asıl o zavallı kıza acırım ben. Sabahtan akşama teyzesi olacak mendeburun keyfi için döner durur. Anası ölüp babası olacak hayırsız da geçip gidince bize düştü büyütmek. Bizde de evlat hasreti var, sarıp sarmaladık, bu boya getirdik. Fakat karıda insanlık yok ki. Masuma ana olacağına, analık oldu. Ödü patlıyor biri isteyecek de evlenip gidecek diye. E, ben de Hüseyin’sem, bulacağım Seza’ya hayırlı bir kısmet. Ayıp mı, günah mı?

Kahvede kadastrodan emekli Zeki Bey var. Çelebi bir adam. Oğlu da kadastroda şimdi. Geliri yerinde, evi var, boylu poslu… Sevaptır. Öksüzün yuvasını yapsak. Bunca babalık hakkım var. Hem…

Yaman adam bu Zeki Bey. Memleketin neresinde ne var ezberden biliyor. Bir madamdan kalma metruk bir ev varmış. “Ortaklaşa alalım,” diyor. “Akraba da olursak, itimat artar,” diyor. “Kör kuyusu olurmuş bu evlerin. Boş çıkanını görmedim,” diyor. “Aman kimseye ağzından bir şey kaçırma,” diyor. “Definecinin karısı bile düşmanıdır, uykuda bir gevezelik edersin maazallah,” diyor…

Eder miyim hiç? Cebimiz biraz para görse, rahat etsek fena mı olur? Onca yıl çalıştık, elimize geçen ne? Bu evlilik ne yandan baksan hayırlı bir iş.

Foto Kazım kuşanır…

Herkes fotoğrafçı oldu. Öldü bizim meslek. Eskiden böyle miydi? Ben çırakken, her hafta kutular dolusu filmle kalem pil satardı ustam. Banyosu, tabı da caba. Artık kimse fotoğraf yaptırmıyor. Sorarsan hepsi bilgisayarda, bellekte… Kim bakıyor onlara? Çektin, bitti. Fotoğraflar albümlere dizilir, her gelene tekrar tekrar gösterilirdi. Hiçbiri kalmadı. E, fotoğrafçı ne yiyip içecek? Kimliğe, pasaporta çekilenle döner mi bu dükkân?

Artık iş sanalda. Bir atsam kendimi oraya. Çeksem bir kısa film. Sıradan değil, sanatlı filan. Durup uzun uzun düşünen adamlar, içten gülen çocuklar, neşeli sokak hayvanları olan bir film. Büyük yönetmenlerden biri görmeli. “Tez getirin bunu çekeni,” demeli yardımcılarına. “İş var bu çocukta!” Kazım, geçmeli kameranın başına, öyle filmler çekmeliler ki herkesin parmağı ağzında kalmalı. Kara zemin üzerinde festival festival dolaşmalı Kazım’la usta yönetmenin adları.

Ben bunları kurarken Niyazi geldi dün. Güya boş bardakları alacak. Oyalanıp duruyor. Dedim, bu kerkenez kahveci dövmüştür gene garibanı. Gık desen ağlayacak, öyle dolu. Ben sormadan kendi sökün etti. Bizim Hüseyin Abi var yukarı sokakta. Sabah akşam kahvede oturur, bir tuhaf adam. Niyazi her gün bakkaldan, manavdan sipariş götürür onlara. Gide gele bunun evlatlığa yakmış abayı. “Kız da seviyor beni,” diyor. “Daha ne o zaman,” dedim. Hüseyin Abi, kahvede biriyle fısıldaşırken duymuş, “kızı onun oğluna verecekler,” diyor. “Eee,” dedim. Başını eğdi, sustu. “Kaçacak bana,” demez mi bacaksız? “Eline, ayağına düştüm, yardım et,” diyor da başka bir şey demiyor. Edeceğiz elbet. Mahallemizin çocuğu bir yerde. Fakat biz de sebepleneceğiz bu sevdadan.

Niyazi kızın kapısına vardığı gece kamera da kayıtta olacak. Foto Kazım iftiharla sunar: Saraydan Kız Kaçırma. Rol kesmek yok. Herkes hayatının başrolünü oynayacak.

Bir yıl sonra işler hepten tersine döndü...

Şadiye Hanım sevinir…

Elimi çabuk tutmalıyım. Hayriye Hanım neredeyse gelir. Poğaçalar hazır, keki dilimledim, salatanın tuzu az eksik olmuş ama kadının tansiyonu var, arzu ederse eklesin. Şöyle karşılıklı oturup dertleşelim dünürümle. Bakalım İstanbul’dan neler almış, nereleri gezmiş? “Önümüzdeki ay biz de gidelim,” diyorum Hüseyin Bey’e. Otur otur paslandık vallahi.

Ne iyi oldu da taşındık şuraya. Kesesine bereket damadımın! Bizi hep el üstünde tutuyor, sağ olsun. Hayır, demeye fırsat vermeden çekti getirdi. “Koca bina anneciğim, bir katı da sizin, itiraz istemem,” dedi. E, ne yapalım biz de kıramadık. Şükür, rahatımız yerinde. Her bir masrafımız karşılanıyor. Seza da burnumuzun dibinde, iki kat üstte. Hiç ayrılmamış gibiyiz. Daha ne isteriz.

A, zil çaldı! Geldi işte.

Hüseyin Bey kıvanır…

Herkese nasip olmaz yaptıklarının mükâfatını bu dünyada görmek. Öksüze ettiğimiz sahipliğin hatırına olacak, iki gün yüzü gördük. Dört bir köşesi sıcacık, rutubeti yok, derya deniz kat. Bir ben, bir hanım. Çarşıya iki adım, parka iki adım, kahveye iki adım… Kahve de kahve hani. Bizim eski batakhaneye benzemez elbet. Kibar muhit burası. Her biri ne makamlardan emekli, beyefendi insanlar. Ne konuşacağını, nasıl davranacağını şaşıyor insan. Çokluk dinliyorum. Bulmacayı da ilerlettim o sebepten. Ben kutuları doldurdukça merakla takip ediyor Macit Hoca. Üniversiteden emekli, çelebi bir adam. Nerede Macit Hoca, nerede Zeki hergelesi… Az kalsın hem kızın başını yakacaktık hem de ikramiyeden kalma üç kuruştan olacaktık. Madamın evi dediği düpedüz kendi baba eviymiş meğer. On para etmez yıkıntıya ortak edecekmiş beni neredeyse. Üçkâğıtçı!

Şükür, damat yetişti imdadımıza. Seza da biz de mesuduz.

Foto Kazım gönenir…

“İyilik yap, denize at,” demişler. Kalbini temiz tutup çalışınca oluyormuş. Her sorana aynı öğüdü veriyorum. Niyazi’ye ettiğim iyiliğin ona bir hayrı dokunmadıysa da beni abat etti.

İşler iyi. Eski dükkâna çıraklardan birini oturttum. Vesikalıkla uğraşamam bu saatten sonra. Ben, çarşı içindeki büyük stüdyodayım. Üçüncüye de yer bakıyorum. Şöyle kalburüstü bir semtten tabii.

O gece çektiğim film, hiçbir yönetmenin dikkatini çekmedi. Ama şehirde, hatta bölgede herkesin beğenisini kazandı. İşler peş peşe geldi.

Kendi senaryosunda başrol oynamak isteyenlere film çekiyorum şimdi. Evlenme teklifleri, kavuşma sahneleri, doğum sancıları, mutlu sonlar, yaş günleri, buluşmalar… Müşteri ne isterse... Fikir onlardan, çekmek, kurgulamak bizden… İyi para veriyorlar. Hayalimdeki gibi siyah ekranda ismim de görünüyor filmin sonunda. Üstelik kameraman olarak değil, yönetmen olarak.

Hayriye Hanım övünür…

Müjdeyi aldım da ondan koştum İstanbul’a. Şadiye Hanım’ın haberi yok daha. Çaya gidince söyleyeceğim. Seza’mız hamile.

İstanbul kazan, biz kepçe girmediğimiz mağaza, mobilyacı kalmadı. Can pareme en güzel bebek takımlarını, nevresimleri, mama sandalyesini, beşiği, dolabı aldık. Eyüp Sultan’da kurban kestirdim, etli pilav dağıttım geçen cuma. Feda olsun!

Ben, bu oğlan ne olacak, diye dertlenirken aklına kurban olduğum meğer ne işler becerirmiş o telefonun başında. Bilir miyim? Bizler cahil insanlarız. Ortaokulun arka kapısından kaçtık da kocaya vardık. Para tahsille, ticaretle kazanılır sanıyoruz sadece. Hâlbuki devir değişmiş. Dükkânsız ticaret, tahsilsiz meslekler varmış. Para alıp para satmayla da hayat kazanılırmış. Üçe beşe aldığı, üç milyon, beş milyon oluvermiş bir anda.

Ne yalan söyleyeyim “Şu kadar paramız var, zengin olduk,” deyince aklını oynattı sandım. Birine okutayım, muska yazdırayım derken tuttu beni bankaya götürdü. Çekmek istediği parayı duyunca bankadakiler eline ayağına düştüler. Müdür geldi, ne diller döktü. “Hazırda o kadar paramız yok,” dedi. “Hem neden çekiyorsunuz, şuna yatıralım, bundan alalım, daha çok kazanın,” dedi. Yine bir şey anlamadım. Ne zaman ki bu apartmanı satın almak için tapuya gittik, o vakit inandım.

Tövbe bir daha ne telefonuna karışırım ne bilgisayarına. Hatta torunum doğsun, beşiğinin kenarına ben koyacağım tableti.

Kazım’ın çektiği filmi defalarca izledim. Her seferinde de içim burkuldu. Son anda kaçmaktan vazgeçen Seza’nın kapısından bir cenaze gibi dönen kahveci çırağını oraya gömdüm.

Diğerlerinin filmi daha acı bir sonla bitti. Hayriye Hanım’ın oğlu iki yıl sonra her şeyini kaybetti. Yeniden mahalleye döndüler. Kocasının tembelliğinden bıkan Seza, kızını da alıp teyzesinin evine sığındı. Hüseyin Bey yatalak oldu. Foto Kazım’ı ise adamın biri, yatağında yakaladığı karısıyla birlikte kurşunladı. Hiçbiri bir daha toparlanamadı.


İbrahim Savar

251 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör